İrade süreçleri

İrade süreçleri, idrak edilmesi temel ihtiyaç olduğu halde en çok ihmal edilmiş konuların içinde en önemlisidir. Kişisel ve toplumsal çatışmaların kaynağını teşkil eden, huzur ve barışın tesisinde yegane faktör olan irade süreçlerini idrak etmek önemlidir. Zira,eşimizle, kardeşimizle,ailemizle, arkadaşlarımızla dostlarımızla,en önemlisi yaratıcıyla yaşadığımız çatışma ve fikir ayrılıklarının temelini oluşturur. Bu analizde; İnsanın, irade alanı, yapısı ve iradesine yön veren süreçleri  ve bu süreçlerde kurulan düşünce ve eylemlerin kişiye getirdiği nihai sonuçlarını örnekleriyle açıklayacağız.

Akıl olarak dillendirdiğimiz ve insanın nihai iradesi sayılan en üst benliğimizi bilim,süper ego ismiyle tanımlar ve akıl oluşumu uzun bir gelişim sürecinin ardınca gerçekleşir.
Kişi önce id veya nefs anılan zihinsel bir yapıyla doğar ve zamanla nefsten doğan ve “ara benlik” olarak da zikredilen, ego/vicdan oluşur. Ve bu sürecin ardından, bilimsel jargonda en üst benlik olarak kabul edilen, akıl/süper ego gelişir ve insanın nihai iradesi olur. İnsan aklı/süper ego, teoride her ne kadar nihai irade sayılsa da, kişiye ve toplumlara yön veren irade alanı, bilinç dışı iradedir. 

BİLİM DÜNYASINDA İD İSMİYLE ANILAN NEFS NEDİR

İd,”İdentity” kelimesinin kısaltmasıdır ve Türkçe manası, “tanımlanmış kimlik” demektir. Bilimsel tanımla, her canlının yaşamda kalması için, Allah tarafından verilmiş içgüdüsel özellikleri ve yetenekleri demektir  ve Kuran’da, nefs ismiyle anılır.
Nefes alma, acıkma, susama, dışkılama, cinsellik ve vücudun zararlı maddelerden korunması gibi temel güdüler, İd de yani nefs de saklıdır ve kişiyi sınav yaşantısı süresinde yaşamda tutacak şekilde donatılmış fizyolojik ve biyolojik bir mekanizmadır.

İd, veya namı diğer nefs, haz ilkesi ile kişiyi yönlendirir ve amacı bir an önce doyuma ulaşmaktır. Hedefine ulaşamamak veya bu yolda engellenmek kişide gerginliğe neden olduğu için, gerginliği yenmek adına, her tür çabayı gösterir. İnsanın doğasından gelen ve hayvani sayılan nefsani dürtüler, insanın yaşamını devam ettirebilmesi gayesinde güdülenmiş, refleks bir iradedir.

Örneğin; İnsan sağlığına zararlı olan mikrop ve bakteriler kötü kokular yayarlar. Kötü kokuları duyu organı vasıtasıyla algılayan nefs kokuyu, istem dışı  kötü ve çirkin olarak algılar. Bir kokunun güzel veya çirkin olduğu,insanın aklı ve zekası ile sonradan öğrendiği bir şey değildir. Bilakis,Allah tarafından nefsine önceden kodlanmış tanrısal bir bilgidir.
Bebek, “yaratılışta öğretilmiş beyin hücreleri” ile nelerin iyi ve kötü olduğunu” idrak edecek şekilde kodlanmış sinir ve beyin hücreleri ile doğar. Bu yüzden kendisine zararlı olan mikrobik bir ortamda,kötü koku algısı ile rahatsızlık duyar,tepki verir. İnsanın nefsine önceden kodlanmış bu ilahi algı, sağlıksız ortamlardan uzaklaşmamız gerekliliğini bildiren nefsani bir alarmdır. Henüz çok küçük bebeklerin bile, kötü kokular karşısında ağlayarak tepki vermeleri bu durumu kanıtlayan güzel bir örnektir.

İd veya nefs ; Tüm ortamlarda rahatsız olacak ya da haz duyacak şekilde bilinç altı alanımızdan bizleri yönlendirir. Örneğin; Beynimiz enerjisini şeker ile karşıladığı için ihtiyaç anında bizlere, şeker içeren karbonhidratlı besinler veya tatlı yeme ihtiyacı hissettirir ve beslenme esnasında salgılanan hormonlar sayesinde haz alarak rahatlarız.
Nefs, ihtiyaçlarımızı gidermemiz halinde “ben doyuma ulaştım artık rahatım” hissini vermek için, seratonin dopamin ve adrenalin gibi hormonlar salgılayarak kişinin gevşeme ve rahatlamasını sağlar.
Bilimsel olarak açıkladığımız bu faaliyetlerin hiçbiri, akıl ve zihinsel bir sürecin sonucu değildir. Üreme, dışkılama, acıkma, susama, cinsel faaliyetler gibi hayvanlarda da olan bu içgüdüsel yanımız, beynin nefs denen ilkel bölümünde komuta edilir. Bazı bilim insanları nefs’i bilinç altı benlik veya bilinç dışı irade ismiyle tanımlarlar.Farklı adlandırılmış olsa da nefs, en alt katmandaki yaşam güdülü veri tabanımızdır.

NEFSİN GÖREVLERİ

Nefsin iki temel görevi vardır. İlki,haz ilkesiyle kişiyi yaşamda tutmak adına sağlık koşullarına tepki vermek. İkinci önemli görevi; Kişinin bebeklik çağından itibaren başlayan ve üzüntü veren olaylar karşısında, (sevilmeme beğenilmeme değersizleştirme vs) gibi tecrübelerini, zihnin bilinçaltı katmanında saklayarak,insan ruhuna acı veren tüm duygusal hatıraları kaydetmek ve bastırmakla görevlidir. Kaydedilip bastırılan acı veren tecrübeler, kişinin ego/vicdan gelişimi ve akıl oluşumunun ardınca muktedir olduğunda, çözümlemek üzere saklanır. Önemle belirtmek gerekir ki; Nefs adıyla anılan ilahi veri tabanımızın mantığı ve muhakeme yeteneği yoktur.

ARA BENLİK EGO/VİCDAN

Nefs ile doğan çocuklar büyüyüp geliştikçe (0-6 yaş), dış dünyanın gerçekliği doğrultusunda, hazza ulaşmada bazı kuralların olduğunu öğrenmeye başlarlar. Bu süreçte nefsin bir bölümü evrimleşme geçirerek bir üst benlik olan, ego/vicdan olarak zikredilen bir ara benlik oluşturur. Uzun bir süreçle gelişen ve kişinin en üst benliği sayılan akıl/süper ego oluşumu öncesinde, akıl ve nefs arasındaki maddi manevi iletişim görevini üstlenmek adına ilk önce ego/vicdan doğumu ve gelişimi başlar.

Ego/Vicdan olarak anılan ara benliğin asıl görevi düzenlemedir. Zamanla oluşup gelişen, Akıl/süper ego ile nefsin dürtüleri arasında hakem vazifesi görür. Dış dünyadan elde edilecek bilgi ve mantık doğrultusunda insanı yönlendirmek üzere nefsten doğan ego/vicdanın bu yanını yönetici irade veya kişinin vicdanı olarak olarak dillendirmek mümkündür. Bazı bilim insanları ego/vicdan için düzenleyici dizge adını kullanmaktadır.
Ego/vicdan, kişinin dış dünya ile uyum içerisinde yaşamasını sağlayan zihinsel işlevler bütünüdür. Ancak; “gerçeklik kuralı”  ile sağlıklı çalışır ve dış dünyanın gerçekleri ve nefsin haz arayışı arasındaki dengeyi sadece “gerçeklik ilkesi” içinde adil bir şekilde yürütebilir.

Çocuğun en üst benliği olan akıl,erken evrede gelişmediği için ebeveynlerin öğretileri yani aklı, bu evrede çocuğun en üst benliği vazifesini görür. Çocuk zamanla dış dünya gerçeklerini ebeveynlerinden yardımla idrak ederken, ebeveynlerin sorumluluk veren ve destekleyen tutumlarıyla, en üst benlik olarak gelişen “akıl/süper ego”, çocuğun iradesi olmaya başlar.

Akıl, bilimsel jargonda süper ego olarak anılır ve kişiyi bilgileri doğrultusunda yöneten nihai iradesidir. Ego/vicdan sağlıklı gelişirse ve süper ego olarak anılan akla ne kadar çok bilgi yüklenirse kişi o nispette doğru kararlar almaya başlar. Çocuklar görerek öğrenirler. Ebeveynlerin, sorumluluk alan/sorumluluk veren, tutumlarından aklı kullanmayı öğrenen çocuklar muktedir olduklarında, kitaplar okuyarak, ilmi keşifler yaparak, kendi başlarına üst benliklerini mükemmel hale getirmeye çaba gösterirler. Ego/vicdan gelişimi, annelerin ilgi ve sevgisiyle ve adil merhametli tutumlarıyla sağlıklı bir yapıya bürünür.

Ebeveynlerin hatalı tutumlarıyla; sağlıklı ego/vicdan geliştirememiş çocuklar büyüdüklerinde, vicdansız olarak anılan kişilikler olduğu gibi akıl/süper ego gelişimini de tamamlayamazlar.

DUYGUSAL TERK EDİLME

img_6478

Çocuklar,ilgisiz,sevgisiz ebeveyn tutumlarında,bilimsel jargonda “duygusal terk edilme” olarak anılan ruhsal bir travma yaşarlar. Bu durum; Çok sevdiğimiz aşık olduğumuz bir sevgilinin bizi terk ettiği süreçte yaşadığımız ağır ruhsal çöküntüye benzer.Kişinin ruhunu yerle yeksan eden bu süreçte insan başka bir konuya ilgi duyamaz, adeta dış dünyanın gerçeklerine kendisini kapatır. Kişiyi yeme içmeden kesen, temel hayati sorumluluklarını bile unutturan bu çöküntü hali çocuklarda çok daha ağır seyreder. Çünkü;Yetişkinler böyle bir durumda,çöküntüden kurtulmak adına çeşitli eylemler ve çabalar içine girip rahatlayabilirler. Ancak; Çocuklar acizdir ve annenin kendilerine yönelmesini umut edip beklemekten başka hiçbir çareleri yoktur.Yetişkinleri bile dış dünyadan soyutlayan, hatta intiharlara bile sürükleyen “duygusal terk edilme” çöküntü sürecinde: Çocuğun akıl gelişimi için çok gerekli olan dış dünyayı tanıma ve öğrenmeye olan ilgisi kesilir ve böylece aklın gelişimi durur.

Ayrılmak isteyen eşine karşı, şiddet uygulayan, peşini bir türlü bırakmayan veya öldüren, günümüzde sıklıkla rastladığımız kişilikler, çocukluk evresinde “duygusal terk edilme” yaşamış kişilere örnektir. Eşi tarafından terk edilme durumlarında kalmış kişiler, çocukluk evresinde nefs hafızasına kaydedilmiş bilinç altı bastırılmış acı hatıralarına (duygusal terk) dönerek, çocukluk döneminde yetersizlikleri yüzünden anneye veremedikleri tepkiyi, anne ile özdeşleşmiş eş üzerinden şiddet yoluyla giderirler.

İnsan aciz bir varlık olarak doğar ve yardım almazsa, muktedir oluncaya kadar acz duygusu kişiyi adeta tüketir. Ego gelişimi sürecinde annenin ilgi ve sevgisiyle acz duygusunu yenen çocuklar, böylece öğrenmeye açık bir hale gelirler.

İnsan öncelikle acz duygusunu tecrübe eder. Annelerimizin yardımı olmadan yemek yiyemez su içemez, bir yerimiz ağrısa konuşma bilmediğimiz için sıkıntılarımızı ifade edemeyiz. Sırtımız rahatsız edecek derecede kaşınacak olsa, kundağı açıp kaşıyamayız ve ağlasak bile, sıkıntımızı kimseye ifade edemeyiz.
Bazen rüyalarda, tehlikeli bir durumun içinde kaldığımızı görür ve avazımız çıktığı kadar bağırıp etrafımızdan yardım almak isteriz,ama bir türlü sesimiz çıkmaz, bizi kimse duyamaz, ve öylece kan ter içinde uyanırız.
Rüyalarımızda bilinç dışı yaşadığımız bu durum aslında, bebeklik çağında yaşadığımız acz duygumuzun, bilinç altından gönderilen bir fotoğraf ile dışa vurumudur.

Gelişme çağını aczi ile çaresizlikler içinde, bulunduğu duruma katlanarak,ruhsal acılarla geçiren bir çocuğun,dış dünya ile düşünsel bir irtibat kurup, sağlıklı ego/vicdan ve sağlıklı akıl/süper ego geliştirmesi mümkün değildir. Bu evrede çocuk ilgi ve sevgiden mahrum kaldığında, nefs kendisine acı veren tüm hatıraları kaydedip bir gün çözümlemek üzere bastırır. Anneler, acz döneminde,evlatlarına çaresizliğini,ilgi ve sevgisiyle ne kadar az yaşatırsa,çocuğun nefsten doğan vicdan zikrettiğimiz ara benliği o denli sağlıklı ve hızlı gelişir.

Acz duygusunu annenin ilgi ve sevgisiyle yenen çocuk, anneye karşı güven duygusu biriktirmeye başlar ve bu duyguyla gelişen vicdan, “yardımsever vicdanlı” kişiliklerin temelini oluşturur. Ego/vicdan gelişimi sürecinde çocuk, anneden ilgi ve sevgi görmez ise, büyüdüğünde “başkalarının sorunlarına karşı duyarsız, vicdansız” bir kişilik olur.

Bu süreci ilgi ve sevgiden yoksun bir başına,çaresizlik içinde geçiren çocuklar, marazi bir ego/vicdan geliştirmeye başlarlar ve acz duygusundan kurtulmak adına çeşitli savunma mekanizmaları kuşanarak, sanılardan oluşan hayali gerçeklikler yaratırlar. Böyle olumsuz bir süreç yaşayarak oluşan ego/vicdan gerçeklik ilkesini terk ettiği için akıl ve nefs arasındaki hakemlik vazifesini de yapamaz hale gelir.

Örneğin kibir, acz duygusundan kurtulmak adına,bu evrede kuşanılan, “kişinin kendisini,kendi gerçeğinden üstün görme” saplantısıdır.
Pedofili, eş cinsellik gibi sapkınlıklar,hırs, gurur, inatçılık, atalet, kıskançlık, haset, ırkçılık,ayrımcılık, gıybet gibi narsistik kişilik özellikleri, ego/vicdan gelişimi döneminde marazlanmış ego/vicdan yapısıyla, edindiğimiz olumsuz kişilik özellikleridir.
Sevgi ve ilgi göremediği bir dış dünyada, acz duygusundan kurtulmak adına, nefsin haz arayışlarına yönelen ve bu gayede, doyum peşindeki nefsten yana kararlar alarak acz duygusunu gidermeye çalışan, bir ego/vicdanın bizi yönetmesini önlemek ve sağlıklı bir ego ile yola devam etmek ve olumsuz huylarımızı, olumsuzdan olumluya çevirmek, maalesef çok uzun yıllar sürer ve ilaçlarla,tedavilerle,mutsuzluklarla dolu, meşakkatli çabalar gerektirir.

ÖZ GÜVEN ÖZ SEVGİ VE GELİŞEN AKIL

Ego/vicdanın en önemli işlevi; İnsan ruhunun temel yaşam dürtüsü olan değerli hissetme arzusunu, kişinin öz saygı ve öz güven alanını zedelemeden korumaktır.

Öz güven;
İnsanın yaşadığı deneyimler sonucu başarıya ulaşmada kendisine olan inancını,tarif eder.Öz güven, bireyin kendisine inanmasıdır. Kendisinde var olan özellikleri hayata aktarma adına inancını ortaya koyabilmesidir.
Öz güven duygusunun, insanı mutlu ettiği sanısı,günümüz dünyasında zihinlere medya vasıtasıyla sıklıkla pompalanıyor olmasına rağmen, insana mutluluk sağlamadığı bir gerçektir.
Öz güven;Umutların yeşerdiği ve kişiyi korkusuzca eylemlere sevk eden bir saksı gibidir.

Süper ego olarak zikredilen aklın gelişimi sürecinde; Çocuklarına, makul hedefler gösterip, fırsat vererek, birşeyi kendi başlarına da, başarabileceklerini öğreten ebeveynlerin çocukları,hayatı ve sorunları daha cesur karşılarlar. Aksi tutumlarda, öz güveni eksik çocuklar, başaramayacaklarına dair bir ön yargı geliştirdikleri için, başarısızlıkla karşılaşıp acz duygusuna düşmemek adına korkuyla, okuma,öğrenme,keşifler yapma gibi zihinsel faaliyetlerden uzak dururlar.Sorumluluk verip cesaretlendirerek, çocuklarına kendi aklını kullanmasını öğretmeyen ebeveynler, akıl zikredilen süper egonun gelişimi ve gelişim sürecinin önünü tıkayan yegane engellerdir.

Öz saygı ve öz sevgi;
Kişinin, kendisini benimsemesi, onaylaması, kendisine değer vermesi ve kendi değerine ilişkin olumlayan bir kanaat geliştirmesi olarak tanımlanır ve aynı zamanda, kişinin kendisini ve sınırlarını kabul etmesi hakikatını beraberinde getirir.

Öz saygı ve öz sevgi kişinin mutluluk vadisidir. Aklını kullanmayı, ebeveynlerin davranışlarından ve ilgili tutumlarıyla, öğrenen çocuklar,aynı süreçte ebeveynlerin yardımıyla sevgi fiillerine yönlendirilirler. Önce, aile bireyleriyle yardımlaşma, ve ardından,fakirlere muhtaçlara yardım etme gibi,sevgi fiillerinde bulunmaya başlayan çocuklar,böylece kendileri hakkında olumlu kanaat biriktirmeye başlarlar. Sadece öz güven kazanmış ancak,öz sevgi biriktirmeyi öğrenememiş çocuklar, mutlu olamazlar. Mutlu olmayan bir çocuğun akıl gelişimi durur. Akıl gelişimi ve sağlığı için bu süreçte ebeveynlerin çocuklarına,mutlaka; Sevgi fiilleri ile, öz sevgi ve öz saygı biriktirmeyi öğretmeleri gerekir.

SAĞLIKLI EGO/VİCDAN GELİŞİMİ SÜRECİNDE SEVGİ

Anne tarafından ilgili sevgili bir bakım ile ego/vicdanı sağlıklı gelişen bebek,ilk zamanlar memeyi bir haz nesnesi olarak algılarken daha sonra meme sahibini, yani anneyi bir haz nesnesi olarak algılar.
Anne sayesinde, güven ve güven üzerine sevgi duygularını öğrenen bebek, annenin yönlendirmeleriyle önce diğer aile bireylerine ve sonra çevresine karşı güven duygusu inşa eder.

İlgisizliği yüzünden anneye karşı sevgi ve güven duygusu geliştirememiş sağlıksız ego/vicdan sahibi çocuklar, diğer insanlara güven ve sevgi duyguları oluşturamazlar. Nefret ettikleri halde, mecburiyetle içine doğdukları ailedeki kişileri mecburiyet üzerine sevip sayıyormuş gibi yaparak, hem kendilerini hem çevrelerini kandırırlar. Ancak, ekonomik bağımsızlıklarını elde edip kudret sahibi olduktan sonra, bu mecburi oyuna mutlaka son verirler. Eline kudret geçtiğinde ailesini terk edip yüzlerine bile bakmaktan imtina eden,akraba ziyaretlerini uzun aralıklarla ayıp olmasın diye yapan,yaşlandıklarında, anne babayı huzur evlerine kapatan veya tamamen ilgisini kesen insanlar, sağlıksız ego/vicdan sahibi kişilikleri tanımlayan örneklerdir.

SAĞLIKLI VİCDAN HAMURU ; SEVGİ

Öz sevgi ve öz saygı ile gelişen sağlıklı ego/vicdanın hamuru sevgidir.
Sevgi fenomeninin biyolojisi, özellikle de nörobiyolojik yönleri, tıp yakın tarihinde ilgi çekmeye bașladı. Bilimsel veriler, gerçek sevgi ilişkilerinin limbik sistem aktivasyonuna dayalı birtakım karmaşık, nörobiyolojik fenomenler olduğunu gösterdi.
Sevgi eylemleri esnasında,insan beyninin, en kuvvetli bedensel hazlardan yüzlerce kat daha fazla, oksitosin,vazopressin,dopamin ve serotonerjik ișlevler ürettiği,bilimsel olarak kanıtlandı.

Bilim, sevgi fenomenini ;
Kişinin bir varlığı, eylemleri ile kendi benliğinden üstün tutması,olarak açıklıyor. Çıkarsız bir sevgi yöneliminde insan,kendiliğini unutarak beyninde mutluluk hormonlarının açığa çıkmasına neden oluyor.
Örneğin içki, insanlarda bilinç altı olarak anılan ego/vicdan alanını baskılayarak mutsuzlukları bir anlığına unutturuyor iken;Koşulsuz sevgi, insan sağlığına zarar vermeden,hem sıkıntıları unutturuyor hem de,kişinin ayaklarını yerden kesecek kadar,serotonojik işlevler salgılamasına vesile oluyor. Öyle ki, insanı gençleştirmeye de vesile olan bu hormonlar,kişinin güne huzurlu mutlu ve keyifli başlamasına neden oluyor.
Altını çizerek belirtmek gerekir ki,çıkarlarımıza yönelik bir sevgi fiilinde, beyin salgılamayı azaltıyor ve çıkarımızın olmadığı bir nesneye sevgiyle yöneldiğimizde ise hormonlar yoğun bir şekilde artış gösteriyor.
İlimle de idrak ediyoruz ki ;Aziz Allah insanı yaratırken,koşulsuz sevgi üzerinde bir fıtrat ile yaratmış. Biyolojik yapımızla bizleri adeta koşulsuz sevgi fiillerinde bulunmaya zorlamış.Değerli kabul ettiğimiz hasletlerimizi ayakta tutmamız adına,insanoğlunu biyolojik olarak koşullamış.

İnsanoğlunun, bir ömür boyu peşinde koşuşturduğu, huzur ve mutluluğun,nerede ve hangi koşullarda bulunduğunu aklını kullanarak idrak etmesi ve gerekeni yapması; Aziz Allah’ın öğütlerine sırtını dönmüş Ademoğlu’nu bahtiyar edecek yegane yol olarak önünde duruyor.

Fakirler,düşkünler,yetimler,muhtaçlar,hastalar,kimsesizler,darda yolda kalmışlar, hayvanlar,sevgi/hormon ilişkisinde, mutluluk ve huzur hormonları karşılayabileceğimiz yegane varlıklar olarak öne çıkıyor.
Ayrımcılıktan uzak,eşitlikçi bir sevgi anlayışı,şüphesiz ki huzuru ve ardınca mutluluk hormonları hediye ediyor.

Mutluluk hormonları olarak adlandırılan Oksitosin, vazopressin, dopamin ve serotonin hormonları, kişide bağımlılık yapan hormonlardır ve bu hormonları sevgi fiillerinden karşılayan kişilikler, bağımlılık gereği artan bir seyirle sevgi fiillerine bağlılık gösterirler.
Aziz Allah’ın insanlara öğütlediği, karşılıksız sevgi fiillerinde,küçük bir yardım dokunuşuyla benlikten vazgeçiş, bedensel hazların kişiye sunduğu hormon miktarının kat ve kat fazlasını coşkun mutluluklar halinde sunuyor. Bedensel hazlar, insanın ihtiyacı ölçüsünde, yeterince hormon miktarını karşılamadığı için;Yeme içmede oburluk,tüketimde oburluk,cinsellikte oburluk nefsi ile yaşam sürdüren kişiliklerin yaşam tarzı ve gayesi haline geliyor.
Henüz sabah kahvaltısında öğleyin ne yiyeceğini düşünen, mutluluk elde etmek adına gününü cinsel koşuşturmalar içinde geçiren ve hayatlarını bu uğurda heba eden niceleri marazlı ego/vicdan geliştirmiş kişiliklere örnektir.

GELİŞİM SÜRECİNDE EMZİRME VE ÖNEMİ

img_6497

Emzirme süreci, ego/vicdan gelişimi için o kadar önemlidir ki; Günümüzde yaşanan ötekileştirme ve ayrıştırma sevgisizliği ve buna bağlı çatışmaların,kaynağını oluşturur. Ötekileştirme,kişinin kendisinden farklı saydığı diğer insanları değersizleştirerek aşağılaması ve düşman haline getirmesidir.

Nefs olarak anılan bilinç dışı hafıza alanımız, acı tatlı hatıraları, hormonlar vasıtası ile kaydeder.İnsanın çocukluk döneminden hatırlayabildiği anlar, sadece acı tatlı heyecanlar ile yaşanmış hatıralardır.Bunun nedeni yaratılışımızın mükemmelliğinde gizlidir. İnsan sadece heyecan yaşadığı anlarda bir dizi hormonlar salgılar ve bu biyolojik etkileşim ile hatıralar hafızaya kalıcı bir şekilde kayıt edilmiş olur. Bu kayıtlar, bilimsel jargonda tecrübe edilmiş bilgi olarak isimlendirilir. Yaşanmış bir olayın ardınca, kişiye mutluluk veya mutsuzluk getirmiş tecrübelerinin nefs hafıza alanında istem dışı kayıtta tutulduğu bilgilerdir.
Acı tatlı “tecrübe ile elde edilmiş bilgiler” haricinde kalan sıradan yaşanmışlıklar,hormon kaydından geçmediği için hafızaya alınmaz.

Bebek için anne sütü, hormonlar vasıtasıyla nefs hafıza alanına kaydedilen ilk “iyi” ve  “iyilik” kavramıdır. Memeden süt emerken, nefsin yaradılışından gelen, önceden öğretilmiş bir komutla, bir dizi hormonlar açığa çıkar ve bebeğin rahatlaması sağlanır. Böylece ilk hatıra bir haz heyecanıyla nefs olarak zikredilen bilinç dışı alana, bilinç dışı kayıt edilmiş olur.

İlk aşamada haz veren nesnenin yani annenin, çocuğuna yaşattığı temel iyi kavramı emzirmedir. Üşüme, canının yanması gibi çeşitli kötü kavramlarına  karşı nefste kayıt tutulan yegane “iyi” meme yoluyla alınan sütün sağladığı hazdır. Bu aşamada erken sütten kesilen çocuklar (iki yıldan önce) aniden kötü ile baş başa kalırlar ve iyi ile kötünün aynı anda bir kişide bulunabileceğinin sentezini oluşturamazlar.

Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirerek emzirmeyi tamamlasınlar.Bakara suresi 233

Bu nedenle iki yıllık oral dönem, çocuğun dış dünyayı idrak etmesi merhalelerinde,sağlıklı ego/vicdan gelişim sürecidir ve çocuğun sağlıklı bir tasarım geliştirebilmesi için iki yıl, “iyi olan şeyin” yani emzirmenin de sürece eşlik etmesi mutlaka gerekmektedir.

DOYUM EŞİĞİ
İlahi yaradılış gereği, insanda nefsin doyum eşiği iki yılda tamamlandığı için, sütten erken kesilen çocuklar, ilerleyen yaşlarda içki madde seks gibi çeşitli haz doyum araçlarına yönelirler.
Bebek için yegane “iyi” kavramını teşkil eden emzirmeye karşın,üşüme canının yanması gibi kötü kavramlarını oluşturan diğer etkenler ne kadar fazla olursa; çocuk doyum eşiğine o ölçüde geç ulaşır. Tersi; İyi olan emzirme, kötü etkenlerden ne kadar fazla tecrübe edilirse, doyum eşiği o ölçüde hızla yakalanır. Önemle belirmek gerekir ki, doyum eşiği yakalanmadan, çocuğu yalancı meme veya biberon ile beslemek, çocuğu haz ile bütünleştiren anne memesinden ayırdığı için haz veren anne ile çocuk arasında tensel bağ kopar. Böyle durumlarda çocuk, hem sağlıklı tasarım geliştiremez, hem doyum eşiğini yakalayamaz hem güven duygusu geliştiremez.

Doyum eşiği, kavramını yetişkinlerde aç gözlülük duygusuyla tevil edebiliriz. Çocuk düzenli bir beslenme ve bakım ile muamele göreceğini o yaşta henüz idrak edemediği için,emzirmeler devamlılıkla sürüp “tecrübe edilmiş bilgi” hafıza alanına kayıt edildikçe, anneye karşı yavaş yavaş güven duygusu hasıl olmaya başlar. Böylece “doyum eşiği” ve süreci tamamlanmış olur. Çocuğun anneye karşı güven duygusu geliştirdiği bu süreçte, yalancı meme verip, biberon ile beslemek “güven duygusu gelişimi” önemiyle sakıncalıdır. Doyum eşiği yakalanmadığı süreçte, süt eksikliği nedeniyle mama ile beslenmeye mecburiyetle başlanmış olsa bile, iki yıl emzirme ile başlayan meme/dudak ten bağı asla koparılmamalıdır. Aç gözlülük,oburluk gibi, davranışların altında, doyum eşiği eksikliği ile hafızaya kayıtlanmış ve yetişkinlik döneminde stres durumlarında açığa çıkan güven duygusu eksikliği vardır. Ülkemizde sıklıkla rastladığımız, nereye baksa, gözü bir kadın gören, evlendikten sonra bile gözünü diğer kadınlardan ayıramayan, erkek tipleri ve her konuda obur açgözlü davranan insanlar, doyum eşiğini atlatamamış kişiliklere örnektir.

Emzirmenin ilk yılında çocuk dış dünyayı idrak ederken henüz tek nesne annedir. İlk iyi algısı meme ile anneden geldiği için, aynı evrede (altı ıslanıp canı yandığında, bir yeri ağrıdığında veya üşüyüp rahatsız olduğunda) kötü saydığı şeylerin de anneden geldiğini sanır ve iyi” olarak saydığı sevgi nesnesi annenin, hem iyi hem kötü olduğunu kabul edemez,maddi,manevi varlığını borçlu olduğu bir nesnenin doğal olarak “kötü” olmasına katlanamaz.
Erken oral aşamada tek nesne tasarımı söz konusuyken, zaman içinde,(iki yılın sonunda) geç oral aşamaya giren bebek,annesinin emzirmeye eşlik eden yeterli bakımı ilgisi ve sevgisi sayesinde güven duygusu gelişir ve ego/vicdanı yeterince güç kazandığında, (ikinci yılın sonunda) tek nesne yerine “iyi” ve “kötü”nün sentezi olan doğru bir nesne tasarımı geliştirir.

Erken oral aşamada saplanıp kalan kişiler, doğru bir nesne tasarımı geliştiremedikleri için yaşam boyu,ilişkilerinde, “insan ya iyidir ya da kötü” zannıyla hareket ederler. Çünkü;Erken evrede sütten kesildikleri üzere, “ilk öteki kişi” olan anneye henüz güven duyguları oluşmaz ve doğru bir nesne tasarımı geliştiremezler.Bir insanın bazı anlarda iyi bazı anlarda kötü olabileceğine, insanın içinde hem iyi hem kötü olabildiğine ya da kötü bir insanın değişip iyi bir insan veya güvenilir bir insan olabileceğine dair bilinç dışı hafızada, hormonlarla kayıt edilmiş (tecrübe edilmiş bilgi) yoktur.
İyi-kötü, kadın-erkek, Türk-Kürt, bizden olan-olmayan, kadın-erkek ve ırksal ve mezhepsel ayrışmalar erken oral döneme dayanan zihinsel ötekileştirmenin eseridir. Ardından kişinin kendisini yüceltmesi adına, kendisine benzemeyeni ve kendisi gibi düşünmeyeni değersizleştirme ve aşağılama çabaları gelir.
İyinin içinde kötü, kötünün içinde iyi olduğu gerçeğini kavramak, ruhsal olgunluğun göstergesidir.

Psikanalitik yaklaşımla bakıldığında; aşağılanma, incinme, öfke ve intikam duygularının birbirini izleyen süreçler olduğunu gözlemleriz. İster bir bireye, ister bir gruba,  adaletsiz davranılması,kişi ya da grupta incinme, öfke ve intikam duygularına yol açar.

Gerek nefs kayıtlı ilkel savunma düzenekleriyle harekete geçen bireysel ötekileştirmeler, gerek sürü arkasında hareket bulan kitlesel ötekileştirmeler,hem bireyleri hem toplumsal yapıları ciddi ölçüde zedeler ve şiddetin temellerini oluşturur.
Her gün iki bin kişinin etnik ve mezhepsel ayrışmalardan dolayı savaşarak yaşamını yitirdiği günümüz dünyasında, erken oral dönemin ne denli ihmal edildiği ortadadır.

ACZ DUYGUSU KAYNAKLI BİLİNÇ DIŞI İRADE YÖNELİMLERİ

Acz duygusu,kişilik gelişimi döneminde yok edilememiş ve nefs hafıza alanına kayıtlanmış ise;Bu kişilikler, acz duygusundan kurtulmak adına, kendilerini yaşam boyu sarmalayan bilinç dışı bir iradenin boyunduruğu altında ve çilekeş bir esaretin kurbanları olarak yaşamlar sürdürürler. Bu esaret, neden ve niçinlerin asla farkına varılmadığı, eylemlerin, söylemlerin ve yönelimlerin sebeplerinin, esirler tarafından asla idrak edilemediği,sinsi, bilinç dışı bir irade sürecidir.

Öfke;Kişinin acz duygusunu yok etmek adına, söz veya fiiller ile giriştiği üstün olma çabasıdır.

0-6 yaş döneminde başlayıp süregelen, acz içinde kalmış kişilikler, kendilerini baskılayan bu durumdan kurtulmak adına, daha zayıf kişiler üzerinde hakimiyet kurarak üstün hissetme çabalarına girişirler. Kadınlara ve çocuklara söz ve fiiller ile gösterilen şiddet bu durumu tanımlayan en belirgin ve en yaygın örneklerdir.

Ülkemizde;Erkeklerin kadınlar üzerinden birbirlerini cinsellik yoluyla aşağılamaları yani küfürleşmeleri, sözel öfke tepkilerine verilebilecek en güzel örnektir.
Ailesi ile evinde sorun yaşayıp iş yerinde çalışanlarını ezmeye kalkanlar;
Ana babanın zulmeden tutumuna, töre adet veya geleneklerin veya toplumun baskısına tepki verememiş ancak, birikmiş öfkelerini zayıf olan başkalarına (genellikle kadınlara çocuklara ve hayvanlara) saldırarak taciz veya tecavüz eylemleri ile yatıştıranlar
İş yerinde kendisine yapılan baskı ve haksızlığa karşı, öfkesini, karısı ve çocukları üzerinden sözel veya eylemsel şiddet ile yatıştıranlar
Anneye karşı birikmiş, “çocukluktan süregelen bastırılmış öfke” nedeniyle; Bu öfkeyi,küfürle bir diğerinin annesinin veya bacısının üzerinden sözel veya tecavüzle eylemsel olarak giderenler. Acz kaynaklı öfke tepkilerini açıklayan en yaygın örneklerdir.

Pedofili ya da halk tabiri ile sübyancılık; Kişinin kendisini bir başka nesne üzerinden sevme eğilimini açıklar. Sevgisiz ilgisiz büyüyen bir çocuğun ergen döneme girmesiyle;Bir çocuğu kendisi varsayarak, kendisini ise ebeveyn yerine koyarak her hangi bir çocuğu beğenmesi sevmesi,izlemesi, dokunması ve cinsel eyleme girişmesi sapkınlığına pedofili denir. Bu sapkın kişilik bozukluğu tedavi edilmezse kişide ömür boyu süren bir bağımlılık halinde seyreder. Pedofili hastalarının hepsinde çocukluktan beri süregelen ağır acz duygusu tespit edilmiştir.

Bir çocuğu kendisi varsayarak, kendisini ebeveyn yerine koyarak, her hangi bir çocuğu, beğenme sevme dokunma ve cinsel eyleme girişme sapkınlığı;
Erken dönemde Anne ile sorun yaşayanlarda infantfilik, seçim,
Devam eden ileri evrelerde hem anne hem baba ile sorun yaşayanlarda, telofilik seçim şeklinde görülür.
Yani, erken oral dönemde anne ile ilgi sevgi sorunu yaşamış pedofili sapkınları, yalnızca bebekleri, devam eden süreçlerde de sorunlar yaşamış bireyler, hem bebekleri hem de olgun çocukları beğenirler.

Güzellik kişide cezbe yaratan şeylere verilen isimdir. Kişiden kişiye değişmesi çeşitli faktörler ile açığa çıkar. Sağlıksız ego/vicdan geliştirmiş çocuklarda cezbe daima, bilinçaltı veya bilinç dışı denilen nefs hafıza alanda kayıtlanmış ve baskılanmış sorunlar üzerine şekillenir.
Aile içi sevgisizlik sorunları ile açığa çıkan eşcinsellik, (fiziksel bozukluk haricindekiler) çocuğun bilinçaltında birikmiş acılarını yok etmek adına giriştiği bir sapkınlıktır.
Önemle belirtmek gerekir ki, eşcinseller arasında acz duygusu kaynaklı eşcinsellik oranı, yüzde yüze yakındır.Eşcinseller arasında;Aktif olanların, yani erkek rolünü oynayan bir erkeğin, bir erkeği cazip ve güzel bulmasının altında yatan gizem, bilinçaltında bastırılmış acı veren hatıraların eseridir. Bilinç dışı alandan erkeğe yönelen bu karşı konulmaz cezbe aslında, kişinin bir başkası üzerinden çocukluğundaki kendiliğini sevme, beğenme ve yüceltme eğilimidir.

Non exclusive Pedofili hastaları hem erkek yetişkinleri hem çocukları kullanırlar. Seçici değildirler. Ergenlik sonrası çocukları seçenler; hebefiller (hebephilles) olarak adlandırılırlar. Seçici olmayan hebefillerin büyük bir bölümü erkek rolü oynayan aktif eşcinsel olduğu için, tüm erkek çocukları onlar için birer hedeftir.

Bilinç dışı davranış iradesine bir diğer örnek;
Sevgisiz ilgisiz bir babanın, aileye karşı uyguladığı şiddet ortamında büyüyen kız çocukları, şiddet ortamından ve şiddet uygulayan kişilerden nefret etmelerine rağmen,babalarına benzer eşler seçerler. Bu içgüdüsel seçiminde amaç, bilinç altında babaya karşı bastırılmış olumsuz duygunun, özdeşleştirilmiş eş üzerinden düzeltilerek yok edilme arzusudur. Aynı şekilde ilgisiz ve sevgisiz büyüyen erkek çocuklarının annelerine benzer eş seçmelerinin nedeni, anneye karşı bastırılmış sorunsalı eş üzerinde giderme iradesidir.

Bilinç dışı nefs hafızası, düşünsel bir irade alanı değildir. Acı veren hatıralardan oluşan tepkisel ve aklı devreden çıkaran çok çok güçlü bir yapıdır. Bilinç dışı alan o kadar mükemmel çalışır ki, çocukluğumuzda hangi evrede ve kimler ile sorunlar yaşandıysa, bizi cezbeden güzellikler bilinçaltında bu doğrultuda seçilir.

Gelişme çağında olumsuz ortamda acz duygusuyla bir başına kalıp, sağlıklı/ego vicdan geliştirememiş kişilikler;Diğer “insanlara üstünlük kurarak acz duygularını yok etmek için”, yetişkinlik dönemlerinde, akıl zikredilen alana bilgiler yükleyip kendilerini çeşitli dallarda eğitmiş olsalar bile: Çocukluk evresinden süregelen, nefs kayıtlı bastırılmış hatıralar yüzünden akıl/süper ego ile kararlar alıp yaşam sürdüremezler.

Sadece bir kısmını örneklediğimiz, pedofili,eşcinsellik gibi marazi cezbeler ve yönelimler: gurur,kibir, haset, ötekileştirme,ırkçılık,ayrımcılık,şiddet,taciz, tecavüz gibi eğilimler,aklın iradesi değil,bilakis kişinin acz duygusunu yenmek adına gösterdiği nefsani irade çabalarıdır.

Maalesef ki; Günümüz dünyasında görüldüğü üzere,eğitimli eğitimsiz nice insanlar, nefsani irade ile yaşamlar sürdürmektedir.

İnsanda zuhur eden her sapkın yönelimin ve her tür sakil iradenin nedeni olan acz duygusu; Gerek 0-6 yaşlarda anne yardımıyla,gerek ilerleyen süreçlerde; Ancak sevgi fiilleriyle, öz sevgi biriktirerek yok edilebilir.

Önemle belirtmek gerekir ki, kişilik gelişimi dönemi, ilgisiz sevgisiz ebeveyn tutumlarında, çeşitli savunma mekanizmaları kuşanan ego/vicdan ; Acz duygusunu yenememiş kişilerde, acz duygusunu yenmek adına kararları daima nefsin iradesi yönünde verir.

Her insan sevgi dolu bir annenin kucağına doğacak kadar şanslı olmayabilir. Acz duygusunu yok edecek bir  süreci çeşitli nedenlerle hiç yaşamamış da olabilir.

Ancak;İç huzursuzluklara ve dış dünya ile çatışmalara neden olan, nefsani iradenin boyunduruğu altından çıkıp, akıl iradesine teslim olarak mutlu bir yaşam sürdürmek, bu süreci yaşayamamış her talihsiz insanın hakkıdır.

Aklın iradesine teslim olmak için, öncelikle kayıtlanmış nefs hafıza alanındaki “tecrübe edilmiş bilgileri” silmek ve yerine, olumlayan bilgileri kayıt etmek gerekir. Bu nedenle,nefsin tezkiyesi için, öz sevgi biriktirmek olmazsa olmaz yegane şarttır.

Bu hakikatla kişinin nefs tezkiyesi sürecinde sağlıklı bir ego/vicdan geliştirebilmesi için, adil, bilgili güvenilir bir vicdanın hakemliğine ihtiyaç vardır.

Bu süreçte kişiyi nefsani iradeden soyutlanmış yalın kendiliğiyle ve dış dünyanın mutlak gerçekleriyle yüz yüze getirebilecek yegane hakemlik,ilahi hakemliktir ve nefsin tezkiyesi için olmazsa olmaz yegane şahitliktir.

Kendisine güvenen ve dayanan kullarına bu ulvi şahitliği bilabedel sunduğunu TİN SURESİ ayetleriyle müjdeleyen, Hakim ve Şehid Allah, hükmüyle amel edenleri nefsin karanlıklarından aydınlıklara çıkaran en güzel hakem değil midir?

41/FUSSİLET-53: Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakk(hakku), e ve lem yekfi bi rabbike ennehu alâ kulli şey’in şehîd(şehîdun).

Âyetlerimizi, afakta, (dış dünya ile ilgili sanılardan arındırılmış gerçeklerle) ve enfeste (kalp gözü vicdanda)onlara göstereceğiz ki;Allah’ın ve Kuran’ın hak ve hakikat olduğu onlara belli olsun.Rabbinin herşeye şahit olması kafi değil mi? Fussilet suresi 53

img_6505