ZUHRÛF SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

43/ZUHRÛF-1: Hâ mim.
Hâ, Mim.

43/ZUHRÛF-2: Vel kitâbil mubîni.
“Kitab-ı Mübin (Apaçık Kitap)’e andolsun ki!

43/ZUHRÛF-3: İnnâ cealnâhu kur’ânen arabiyyen leallekum ta’kılûn(ta’kılûne).
Muhakkak ki Biz, O’nu Arapça Kur’ân kıldık. Umulur ki böylece akıl edersiniz.

43/ZUHRÛF-4: Ve innehu fî ummil kitâbi ledeynâ le alîyyun hakîm(hakîmun).
Ve muhakkak ki O (Kur’ân), katımızda (Bkz: Büruc suresi 21,22 Allah’ın katında özel mühürler ve korumalarla muhafaza edilen) Ümmülkitap’tadır. Gerçekten O Âli’dir, Hakîmedir.

43/ZUHRÛF-5: E fe nadribu ankumuz zikre safhan en kuntum kavmen musrifîn(musrifîne).
Siz müsrif bir kavim oldunuz diye şimdi size zikri beyan etmekten vazgeçip bırakalım mı?

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için; Hüküm ve Hikmet sahibi Hakim Allah, her dönem Resul’leri vasıtasıyla sınanma hükümlerini ihtiva eden beyanlarını buyruklarını iletmiştir {Allah’ın beyanları için ayrıca Bkz Zuhruf suresi 63}. Ve {Bkz; Beyyine suresi 3} Her dönem gönderdiği hükümler aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Resullere gönderilen tüm kitapların ortak ismi, {bkz; Beyyine suresi 3} aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikr’dir. Zikr tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr’in {bkz: Rad suresi 38} dönemsel niteleyici adlarıdır. Geçmişte gönderilen kitaplar muktesimler tarafından tahrif edildiği için bu nedenle Aziz Allah  SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani “içinde İslam hükümlerini içinde eksiksiz barındıran yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır . Muktesim, bölen, parçalayan, taksim eden demektir. Muktesimler, müşrik/batıl sömürü inançlarını halka empoze etmek için; Hz Musa’ya verilmiş mucizeler gibi önceki Zikr kitaplarında da mevcut olan benzeş/müteşabih ayetlerin bir kısmını almakla hak dine benzer gösterip, akabinde İslamın muhkem hükmü sayılan “sadakaların yoksunlara verilmesi”  gibi olmazsa olmaz hükümleri, “sadakaların ruhbanlığa, aracılara ve kırallığa aktarılması” gibi batıl şirk/sömürü hükümlerine dönüştürerek insanları aldatmış müşriklerden din adamlarıdır. Nitekim {bkz: Ali İmran 50. Ve Zuhruf 63,64,65.} ayetlerinde aynı senaryonun muktesim müşrikler tarafından Hz İsa döneminde de yapıldığı belirtilmekte ve Hz İsa’nın Allah’ın emriyle batıl ayetleri nesh etmek istediği halde büyük bir dirençle karşılaştığı açıklanmaktadır. Kuran’da muktesimler, Hicr suresinde detaylı açıklanmış ve 90. ayetinde çoğul haliyle muktesimler sıfatıyla kullanılmıştır. Tarih boyunca her gönderilen Resul’un ardından {bkz;Bakara suresi 100,101} kitabı tahrif ederek defaatla bozan müşriklere ihtar olarak Aziz Allah; İslam Zikr  hükümlerinin, değişmez ve korunmuş olan ve  “ana kitap” olarak da anılan Levh-i Mahfuz’da {Bkz: Büruc suresi 21,22 Zuhruf suresi 4} saklı olduğunu ve geçmişte Allah’ın indirdiği kitabı/Zikri tahrif edip yerine Tevrat’a kısım kısım yerleştirdikleri şirk ve sömürü sistemini ihtiva eden bölümleri/kısımları/ayetleri, bu nedenle Kuran ayetleriyle kaldırıp nesh ettiğini  Bakara suresi 106. ayetiyle bildirmiştir. Nitekim Zuhruf suresi 5. ayetinde de, Allah’ın hüküm kitab’ı olan Zikr’i tekrar tahrif ederek şimdi yeniden çok tanrılı şirk sömürü inançlarına tabi oldunuz diye şimdi Biz zikr’i yeniden beyan etmekten vazgeçelim mi?! sorusuyla muktesim müşriklere karşı Resul’lerin tarih boyu kararlılıkla sürdürdüğü aynı mücadelenin Kuran döneminde de Hz Muhammed (S.AV) önderliğiyle müşriklere karşı galip gelinerek sürdürüleceği vurgulanmaktadır. Allah’ın kullarına olan beyanları/beyanatları için Bkz Zuhruf suresi 63

43/ZUHRÛF-6: Ve kem erselna min nebîyin fîl evvelîn(evvelîne).
Ve sizden evvelki ümmetlerin içine de nice nebîler gönderdik.

43/ZUHRÛF-7: Ve mâ yetîhim min nebîyin illâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
Ve (şimdi sana yaptıkları gibi) onların da alay etmedikleri hiçbir nebi olmamıştır.

Tarih boyunca tüm dönemlerde; Varlıklarını ve zenginliklerini Allah’ın otoritesi üzerinden koydukları vergi hükümleriyle sürdüren {bkz: Zuhruf suresi 22,23 Zuhruf suresi 31,32 } elit hakim zümre zikredilen “müşrik mutrafiler”, her dönem gönderilmiş olan Nebi veya Resulleri alaya alarak İslam dinine ölesiye muhalefet ediyorlardı.
Elit hakim zümre ve ruhbanlık müessesesinin çıkarlarını gözetmek adına kurgulanmış ve sıradan halkı sömürmekle ihya olan ve bu gayede kendi istediklerini “Allah’ın emri” diyerek, aracılar vasıtasıyla kanunlaştıran şirk sömürü düzenini, Allah’ın yardımıyla ve Allah’ın elçisi olarak ve Allah’ın ayetleriyle yerle yeksan eden Hz Muhammed (S.A.V) karşısında Müşrikler; Hz Muhammed’e vahiy gelmiyor o “cinlerin tasallutuna uğramış bir meftun”, “aklını yitirmiş bir mecnun” iftiraları atıyorlardı. {bkz; Hicr suresi 6 Kalem suresi 6, 51 Duhan suresi 14} Aziz Allah’ın Af mağfiret hidayet gibi ulûhiyet yetkilerini gaspedip insanları Allah’ın otoritesi üzerinden sömürerek ihya olan mutrafi müşriklere “yegane ve tek yargı makamının Allah olduğu, af mağfiret hidayet şefaat vb gibi Aziz Allah’ın uluhiyet yetkilerinin aracılarda ve düzmece ilahlarında olmadığı ve yeryüzünde, Ehad Samed ve Vahid Allah’ın, asla oğlu kızı veya cinlerden vekilleri olmadığı ve birgün kıyametin mutlaka kopacağı ve dünyanın tamamen yok olacağı ve herkesin ahiret hayatında “mutlaka Allah tarafından” yargılanacağı açıklandıktan sonra, aracıların sömürü yetkileri böylece ellerinden tamamen alındığı için mutrafi müşrikler; Hz Muhammed (S.A.V) için deli mecnun iftiraları atarak ve kıyamet ve ahiret ve cehennem azabı hakkında alay edip Allah’ın Resûl’ünü küçük düşürmeye çabalıyorlardı. Küçük düşürme amaçları tabii ki kendi düzenlerini ortadan kaldıran İslam’ın yayılmasını önlemekti.
İlk başlangıçta Nebiler/mürselinler ile alay edilirken, İslam’a geçişler başladıkça: Gerek müminleri küçümseyip alay ederek, gerekse Allah’ın ayetleriyle alay ederek, “aşağılayıp önemsizleştirmekle” İslam dinini engellemeye yeltenmişlerdir. Müşriklerin alay etme çabalarını detaylı açıklayan tezekkür ayetlerine Bkz; Bakara suresi 14, 14, 212 Nisa suresi 140, Enam suresi 5,10 Tevbe suresi 64,65,79 Hud suresi 8,38 Enbiya suresi 41 Muminun suresi 110 Şuara suresi 6 Rum suresi 10 Yasin 30 Saffat 12,14 Zumer suresi 48,56 Zuhruf suresi 7, 53, 54, 57, 58 Casiye suresi 33 Ahkaf suresi 26 Mutafifin suresi 30 Humeze suresi 1 Ve ayrıca Hucurat suresi 11 Kehf suresi 56, 106

43/ZUHRÛF-8: Fe ehleknâ eşedde minhum batşen ve medâ meselul evvelîn(evvelîne).
Evvelki nice güçlü ümmetleri azgınlıkları üzerinde yakalayarak bu yüzden helak ettik.

43/ZUHRÛF-9: Ve le in seeltehum men halakas semâvâti vel arda le yekûlunne halakahunnel azîzul alîm(alîmu).
Ve muhakkak ki onlara (ahiret aleminin varlığına inanmayan o müşriklere): “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorarsan, mutlaka: “Onları, Azîz ve Alîm olan Allah yarattı.” derler.

43/ZUHRÛF-10: Ellezî cealekumul arda mehden ve cealelekum fîhâ subulen leallekum tehtedûn(tehtedûne).
O halde Size yeryüzünü döşek kılan ve sizin için orada yollar yapan da O’dur. Umulur ki böylece siz de bunları (emrinize musahhar edilmiş tüm bu mükemmel yaratıyı) düşünüp hidayete erersiniz.

43/ZUHRÛF-11: Vellezî nezzele mines semâi mâenbi kader(kaderin), fe enşernâ bihî beldetenmeyten, kezâlike tuhrecûn(tuhrecûne).
Suyu semadan bir kader ile (taktir edilmiş bir ölçü ile) indiren O’dur. Böylece onunla ölü bir beldeyi (yeryüzünü) dirilttik (yeryüzünde henüz hayat yokken indirdiğimiz suyla yeryüzüne canlılık verdik). İşte bu örnekteki gibi siz de ( dünya yaratılışının bir misli olan ahiret yurduna) tahric edileceksiniz.
(Ahiret alemindeki hamein mesnun salsalinden yaratılmış yıpranmayan eskimeyen asıl bedeninizde tekrar yaşama döndürüleceksiniz.bkz; İslamda üç yaratılış Zumer suresi 6 / hacc suresi 5,6 Hicr suresi 28}

43/ZUHRÛF-12: Vellezî halakal ezvâce kullehâve ceale lekum minel fulki vel enâmi mâ terkebûn(terkebûne).
Onların hepsinden çiftler (dişi ve erkek olarak) yaratan O’dur. Sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyler kıldı.

43/ZUHRÛF-13: Li testevû alâ zuhûrihî summe tezkurû ni’mete rabbikum izesteveytum aleyhi, ve tekûlû subhânellezî sehhare lenâ hâzâ ve mâ kunnâ lehu mukrinîn(mukrinîne).
Onların sırtlarına yerleşmeniz için ve onun üzerine yerleştiğiniz zaman Rabbinizin ni’metini zikredin! diye. Ve: “Bunu bize musahhar (emrimize amade) kılan (Allah) Sübhan’dır. Ve biz, tüm bunlara kendi kendimize güç yetiremezdik.” dersiniz diye!

43/ZUHRÛF-14: Ve innâ ilâ rabbinâ le munkalibûn(munkalibûne).
Ve Muhakkak ki biz, (tüm bunları yoktan yaratmış olan Allah’ın ahiret alemini de yaratabileceğine iman ettik ve biz de asıl hayatımız olan ahiret alemine) Rabbimize dönecek olanlarız. dersiniz diye.

43/ZUHRÛF-15: Ve cealû lehu min ibâdihî cuz’â(cuz’en), innel insâne le kefûrun mubîn(mubînun).
Ve O’na, (Allah’a) kullarından bir kısmını evlat isnad ettiler. Muhakkak ki insan, apaçık hakkı inkâr edicidir.

Geçmişte tüm çok tanrılı inançlarda; Güneş tanrısı baş tanrı olarak kabul ediliyordu.  Ve yıldızlar; Tanrının dünyayı yönetmek adına muhtelif konularda vekili olarak yetkilendirdiği, kızları veya oğulları varsayılıyordu. Ve İslam haricinde geçmişte varolmuş ulusların tümü yıldızların isimlerine totemleştirdikleri gök tanrı putları üzerinden yıldız ilahlara tapınırlardı. Ve tanrıların/ilahların isteklerini put sahibi anılan “put hizmetkarı” kahinlerden öğrenirlerdi. Bu hakikat Kuran’da Enam suresi 75~83 ve Saffat suresi 83~98 ayetlerinde kıssa edilerek; Hz İbrahim üzerinden detaylı bir şekilde örneklenir. Ve gök Tanrı inançlarına göre (o dönem mesafe ölçer cihazlar henüz olmadığından) gökkubbeyi dünyanın tepesinde yüksek direkler üzerinde kurulu Tanrı’ların yaşadığı düz bir katman olarak tahayyül ederlerdi. Bu yüzden göktanrı inançlarına bir reddiye olarak {bkz;Lokman suresi 10 Rad suresi 2} ayetlerinde  “gökyüzünü direksiz yarattık” vurgusu yapılmıştır. Kuran indiği dönemde de atalarının gök Tanrı inançlarını kitaplarına uyarlamış olan Yahudi müşrikler ise kendi krallarını Tanrının oğlu ve vekili gösterip bu vasıtasıyla tanrının yeryüzünü idare ettiğini halka telkin ederek sömürürlerken; . Hristiyan müşrikler ise Hz İsa’yı diğer gök Tanrı inançlarında olduğu gibi Allah’ın oğlu ilan ederek onun üzerinden ruhbanlık/Kilise vasıtasıyla sömürü hükümleri yazarak halkı soyuyorlardı. Aynı fitne soygunu Arap müşriklerde Güneş Tanrı’sının kızları olarak andıkları Lat Menat ve Uzza üzerinden put sahibi kahinler tarafından gerçekleştiriliyordu. Dolayısıyla göktanrı ilahları üzerinden aldatılan halk Lat Uzza ve Menat olarak isimlendirdileri Allah’ın kızları olarak varsaydıkları, Putlar’ın hidayeti ve şefaatini umarak Allaha dolaylı yöneliyorlardı. Ve Put sahipleri Tanrının insanlardan istediği vergileri harçları miktarıyla halka iletiyordu. Put hizmetkarı aracılar Allah’ın (sözde!) Melek kızlarıyla cinler vasıtasıyla saffat 6~11 ve Hicr 17,18 ayetlerinde bu yalanları reddedildiği halde haberleştiklerini aktarıyordu. Yani halk putlar üzerinden aracılar vasıtasıyla {Bkz Zümer suresi 23 ve 31} şehrin mutrafileri olan elit hakim zenginler tarafından sömürülüyordu. {Detaylar için Bkz Mâide suresi 18 Necm 23 Nahl 55-60 Necm 23 Muminun 91}

43/ZUHRÛF-16: Emittehaze mimmâ yahluku benâtin ve asfâkum bil benîn(benîne).
Yoksa O (Allah), yarattıklarından kızları kendisine seçti ve oğlanları size mi ayırdı?

43/ZUHRÛF-17: Ve izâ buşşire ehaduhum bi mâ darabe lir rahmâni meselen zalle vechuhu musvedden ve huve kezîm(kezîmun).
Onlardan (müşriklerden) birisi, Rahmân’a isnad ettikleri (kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman hiddetlenir ve üzüntüden hemen yüzü gölgelenir, kararır.

43/ZUHRÛF-18: E ve men yuneşşeu fîl hılyeti ve huve fîl hısâmi gayru mubîn(mubînin).
(Nefret ettikleri halde) Sırf ziynet elde etmek için (başlık parası almak için) yetiştirdikleri ve onların bu zulmüne karşı mücâdele etmeye bile gücü yetmeyen aciz bir kız çocuğunu mu Allah’a evlat olarak isnad ediyorlar?

43/ZUHRÛF-19: Ve cealûl melâiketellezîne hum ibâdur rahmâni inâsâ(inâsen), e şehidû halkahum, setuktebu şehâdetuhum ve yus’elûn(yus’elûne).
Ve Rahmân’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların şahadetleri yazılacak ve sorgulanacaklar.

43/ZUHRÛF-20: Ve kâlû lev şâer rahmânu mâ abednâhum, mâ lehum bi zâlike min ilmin in hum illâ yahrusûn(yahrusûne).
Ve (onlar): “Eğer Rahmân dileseydi, biz onlara tapmazdık.” dediler. Onların bu konuda bir ilimleri yoktur. (Arap müşriklere daha önce Allah tarafından bir kitap ve böyle bir bilgi verilmediği halde). Onlar sadece yalan söylüyorlar.

43/ZUHRÛF-21: Em âteynâhum kitâben min kablihî fe hum bihî mustemsikûn(mustemsikûne).
Yoksa ondan önce, onlara kitap verdik de böylece onlar, ona mı sarıldılar?

43/ZUHRÛF-22: Bel kâlû innâ vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve innâ alâ âsârihim muhtedûn(muhtedûne).
Hayır, (onlar) dediler ki: “Gerçekten biz, babalarımızı (çok tanrılı inançlara yönelmiş) bir ümmet olarak bulduk. Ve muhakkak ki biz de, onların izi üzerinde hidayete erenleriz.”

43/ZUHRÛF-23: Ve kezâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetin min nezîrin illâ kâle mutrefûhâ innâ vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve innâ alâ âsârihim muktedûn(muktedûne).
Ve tıpkı seni gönderdiğimiz gibi, senden önce de bir ülkeye bir nezir (uyarıcı) gönderdiğimiz zaman, onun (o ülkenin) “mutrafileri” (halkı sömüren elit hakim zümre) “Muhakkak ki biz, atalarımızı da öyle (Allah’a aracılarla/aracılık kurumuyla) yönelen bir ümmet üzerinde bulduk. Ve mutlaka biz, onların izlerine tâbî olanlarız.” dediler.

Müşrik Mutrafiler ve inançları: Tüm çok tanrılı inançlarda ve çok tanrılı inançlardan devşirilmiş Arap veya Hristiyanlık veya Musevilik gibi aracı vekaleti ile Allah’tan başka hükümler koymaya, af ve mağfiret etmeye, kendilerini yetkilendiren şirk inançlarının tümünde, (günümüzde mevcut olan İncil ve Tevratta da) “ahiret hayatı inancı” yoktur. Dolayısıyla ahiret inancı taşımayan tüm inançlarda “bir insan dünyada ne kadar çok mal mülk evlat sahibi ise, Tanrı’nın da onları o nisbette sevdiğine ve mal mülk ile ödüllendirdiğine iman ederlerdi/hala ediyorlar. Oysa İslamda dünya yaşantısı ve dünya nimetleri tanrı sevgisine mukayese edilecek bir yer değildir. Bilakis maddenin aldatıcı bir meta sayıldığı kısa süre kalınan sadece bir sınav süreci hayatıdır. Müşrikler arasında; Mal mülk ve evlat çokluğu ilahlarının bir mükafatı olarak kabul gördüğü için; Müşrik halk da malı ve evladı çok olan kişileri tanrının sevgili kulu olarak görüp o kişilere o ülkenin/şehrin mutrafileri olarak olağanüstü itibar ederlerdi. {Bkz; Sebe suresi 34~39} ayetlerinde açıklandığı üzere; Bu yüzden tüm Müşrik inançlarda zengin varlıklı kişiler daima sözü dinlenip itibar ve itaat edilmesi gereken {bkz; Kalem suresi 14} “tanrının sevgili kul saydığı” “üstün sınıf” olarak kabul görüyordu. Tekasür suresi 1~3 ayetlerinde de vurgulandığı gibi, müşrikler bu çarpık inançla mezarlardaki ölülerini bile sayıp tanrı sevgisine nisbet ederek halk arasında kibirleniyorlardı. Hadid suresi 20~24. Ayetlerinde çokluk yarışıyla kibirlenen müşriklerin bu kibirlenmeleri Allah’ın sevgisine nisbet edilecek bir şey değildir bilakis yeryüzü sınavında bir fitne metasıdır. Bu durum müminleri asla yanıltmasın buyurulmaktadır.  Kehf suresi 32~46 ayetleri arasında iki adam üzerinden örnekler verilerek, tanrı sevgisinin madde/meta ile asla mukayese edilmemesi gerektiği ve mal mülk evlat çokluğunu imtiyazlı bir üstünlük olarak görüp kibirlenen kişilerin akibeti, çarpıcı bir kıssa üzerinde açıklanmıştır.. Ve {bkz Kasas suresi  78~82} ayetleri arasında; Yeryüzünün gelmiş geçmiş en zengin insanlarından sayılan; Karun, kendisine verilen servetin, kendi tanrıları tarafından çok sevildiği için bir ödül olarak verildiğini iddia ediyordu. Ve Aziz Allah Karun kıssasından ve Karun’un akibetinden müminlerin bir ders çıkarması gerektiğini Kasas suresi 78~82 âyetleriyle buyurmaktadır. Karun gibi, kendi ilahlarının sevgisine nisbet ederek mallarının çokluğu ile övünüp Allah’ın İnfak emrine riayet etmeyen ve Kalem suresi 17~33. ayetleri arasında kıssa edilen iki müşrik adamın akibeti de, Karun’un acı ve hazin akibetinin bir benzeridir. Araf suresi 60 Nuh suresi 21. ve Hud suresi 27. Ve Şuara suresi 111. ayetlerinde de vurgulandığı gibi; Mal ve evlat çokluğunu ilahlarının kendilerine bir armağanı olarak görüp Hz Nuh (as) ve İslam’a karşı kibirlenen ve halkı ruhbanlar yardımıyla düzmece ilahların/tanrıların otoritesi üzerinden sömüren “kavmin mutrafilerinin/elit müşriklerin” ve onlara tabi olanların akibetinin de, “helak edilen diğer müşrik kavimlerde olduğu gibi” hüsranla biteceğinin altı çizilmektedir. Nuh (as)’dan sonra ki dönemde yaşamış olan {bkz; Araf suresi 66} “Ad” kavminin ileri gelenleri/kavmin mutrafileri de varlıklarını tanrı sevgisine nisbet ederek şirk hükümleriyle halkı Allah’ın otoritesi üzerinden sömürürlerken; onların ardından Semud kavmi için gönderilmiş olan Salih (as)’ın tüm ikazlarına rağmen, kavmi sömüren {bkz; Araf suresi 75} müşrik mutrafilerin İslam’a karşı ölesiye direnciyle karşılaşmıştır. Onların ardınca gönderilmiş olan {bkz; Araf suresi 88. 90.} Lut ve Medyen kavmi de kavimlerindeki “müşrik elit zümre mutrafiler” tarafından sömürülmüşler ve Allah’ın Resul’leri Lut (as) Ve Şuayb (as)’ a karşı helak edilinceye kadar ölümüne direnmişlerdir. Erken Mısır döneminde Firavunlar kendilerini güneş tanrısının yeryüzündeki sureti olarak gösterirlerdi. Geç Mısır döneminde ise firavunlar kendilerini {bkz: Kasas suresi 38.} ayetinde de vurgulandığı üzere güneş Tanrı’sının oğulları olarak niteleyip {bkz ; Araf suresi 103 ve 127 ve Yunus suresi 88 } ülkenin” ileri gelenleri yani mutrafileri olan elit hakim zümre ile birlikte” nemalandıkları bir fitne üzerinde halkı kullanıp sömürmüşlerdir. Yunus suresi 78 ayetinde vurgulandığı üzere Malı ve mülkü tanrı sevgisine nisbet eden Firavun; Zuhruf suresi 53,54 ayetlerinde de aynı mantıkla; Hz Musa Resul olsaydı onun da tanrısı ona, “benim ellerimdeki gibi bilezikler ve mülk olarak böyle geniş topraklar verirdi” diyerek sömürdüğü halkının önünde Hz Musa’yı küçük düşürmeye çalışmıştır. ve Kuran indiği dönemde; Atalarından devraldıkları göktanrı şirk sömürü düzenini sürdüren ve: { Bkz : Zuhruf suresi 23 Sebe suresi 34,35 } Geçmişte yaşamış tüm müşrik kavimlerde olduğu gibi, “göktanrı inançlarının” “malı evladı çok olan zenginlere verdiği imtiyazı, bir sömürü fitnesi olarak kullanmayı sürdüren “Mekke ve Taif eşrafından oluşan elit hakim zümre {Bkz; Zuhruf suresi 31) karyenin mutrafileri de” sömürü düzenlerini devam ettirebilmek adına {bkz; Zuhruf suresi 57,58} ayetlerinde vurgulandığı üzere Hz Muhammed (S.A.V) nebiyi aynı Firavun’un yaptığı gibi “mal mülk” üzerinden küçümseyerek İslam’a muhalefet ediyorlardı. Bu nedenle müşrik inanç sömürü düzeninin tarih boyu her dönem elebaşılığını yapmış olan, “ülkenin/şehrin mutrafileri” yani o ülkeyi Allah’ın otoritesi üzerinden vergiler koyarak sömüren elit hakim zümrenin “öncelikli” uyarıldığı {bkz: İsra suresi 16} ayetiyle vurgulanmaktadır. Vakıa suresi 45. ayetinde ve Saffat suresi 27~38 ayetleri arasında, hem insanları aldatan mutrafilerin hem de mutrafilere aldanıp onlara tabi olanların sürekli cehennem azabında mahkum tutulacağı açıklanırken, Zuhruf suresi 39. ayetinde de halkı aldatan mutrafilerin ve onlara aldananların azapta ortak olacakları vurgulanmaktadır.

43/ZUHRÛF-24: Kâle e ve lev ci’tukum bi ehdâ mimmâ vecedtum aleyhi âbâekum, kâlû innâ bi mâ ursıltum bihî kâfirûn(kâfirûne).
(Nezirlerin, uyarıcıların hepsi): “Size babalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden ( şirk sömürü inançlarından ) daha çok hidayete erdirecek olan bir dini size getirmiş olsam da mı?” dediler. (Bunun üzerine halkı Allah’ın otoritesi üzerinden aracıların keyfi hükümleriyle aldatıp refah içinde yaşayan mutrafiler): “Muhakkak ki biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi (İslam’ı) inkâr edenleriz.” dediler.

43/ZUHRÛF-25: Fentekamnâ minhum fanzur keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Bu inkar sözlerinin üzerine onlardan intikam aldık. İşte bakın, (geçmişte İslam’ı) yalanlayanların akıbeti nasıl oldu!

43/ZUHRÛF-26: Ve iz kâle ibrâhîmu li ebîhi ve kavmihî innenî berâun mimmâ ta’budûn(ta’budûne).
Ve Hz. İbrâhîm, babasına ve kavmine: “Muhakkak ki ben, sizin taptığınız şeylerden uzağım.” demişti.

43/ZUHRÛF-27: İllellezî fataranî fe innehu se yehdîn(yehdîne).
Ancak beni yaratan hariç. Çünkü muhakkak ki O, beni hidayete erdirecektir.

43/ZUHRÛF-28: Ve cealehâ kelimeten bâkıyeten fî akıbihî leallehum yerciûn(yerciûne).
Ve Allah onu, İslam dini üzerinde bâki bir kelime kıldı. (İslam inancında daima hayırlarla ve hayırlarla anılan bir Resul kıldı).

43/ZUHRÛF-29: Bel metta’tu hâulâi ve âbâehum hattâ câehumul hakku ve resûlun mubîn(mubînun).
Hayır, ben onları ve atalarını, Hakk kitap (Allah’ın hükümlerini ihtiva eden Zikr kitabı ) ve O’nu açıklayan bir resûl gelinceye kadar yeryüzünde onları geçici metalandırdım. dediği halde.,

43/ZUHRÛF-30: Ve lemmâ câe humul hakku kâlû hâzâ sihrun ve innâ bihî kâfirûn(kâfirûne).
Onlara Hakk (Zikr ve onu tebliğ eden Resul) geldiği zaman daima: “Bu bir sihirdir ve şüphesiz biz, onu inkâr edenleriz.” dediler.

43/ZUHRÛF-31: Ve kâlû lev lâ nuzzile hâzel kur’ânu alâ raculin minel karyeteyni azîm(azîmin).
Ve dediler ki: “Bu Kur’ân’ın, (Mekke ve Taif) iki beldeden bir büyük adama (şehrin varlıklı ileri gelenlerinden, mutrafilerden birisine) indirilmesi gerekmez miydi?”

43/ZUHRÛF-32: E hum yaksimûne rahmete rabbik(rabbike), nahnu kasemnâ beynehum maîşetehum fîl hayâtid dunyâve refa’nâ ba’dahum fevka ba’dın derecâtin li yettehıze ba’duhum ba’dan suhriyyâ(suhriyyen), ve rahmetu rabbike hayrun mimmâ yecmaûn(yecmaûne).
Rabbinin rahmetini onlar mı (refah içinde yaşayan mutrafiler mi) taksim ediyorlar? Biz dünya hayatında, İnsanların maişetlerini (geçimliklerini) ayetlerimizle hükümleştirerek aralarında şöyle taksim ettik; İnsanların bir kısmının derecelerini, diğerlerinin üzerine yükselttik ki: Onların bir kısmı diğerlerini emrinde çalıştırsın ve (ayetlerimiz ile emrettiğimiz gibi ihtiyaç sahiplerine) geçimliklerini versin diye. Ve senin Rabbinin rahmeti, onların halktan topladığı şeylerden (Aziz Allah’ın ayetiyle kanunlaştırdığı İnfak zekat gibi haklar;  “refah içindeki yaşayan ülkenin zengin ileri gelenlerinin/mutrafilerin” halktan merhametsizce kendi zenginliklerine zenginlik katmak için topladıkları sömürü vergilerinden) daha hayırlıdır.

43/ZUHRÛF-33: Ve lev lâ en yekûnen nâsu ummeten vâhıdeten le cealnâ limen yekfuru bir rahmâni li buyûtihim sukufen min fıddatin ve meârice aleyhâ yazherûne.
Eğer insanlar (yeryüzünde) küfre sapmayacak tek bir ümmet halinde olsaydı (dünya hayatı sadece bir sınav yaşantısı olmasaydı), Rahmân’ı inkâr edenlerin de ahiret evlerine (müminlere cennette vaad ettiğimiz gibi) mutlaka gümüşten tavanlar ve üzerinde yükseldikleri merdivenler yapardık.

43/ZUHRÛF-34: Ve li buyûtihim ebvâben ve sururen aleyhâ yettekiûn(yettekiûne).
Ve onlarında ahiretteki evlerine ihtişamlı kapılar ve de üzerine yaslandıkları cennet koltukları koyardık.

43/ZUHRÛF-35: Ve zuhrufâ(zuhrufen), ve in kullu zâlike lemmâ metâul hayâtid dunyâ, vel âhiretu inde rabbike lil muttekîn(muttekîne).
Ve daha nice altın ziynetler verirdik. Ancak; Bütün bu süsler, altınlar, ziynet ve mücevherler bunlar geçici dünya hayatında sadece bir sürelik (gelip geçici bir) metadır. Ahiret ise Rabbin katında sadece takva sahipleri içindir.

43/ZUHRÛF-36: Ve men ya’şu an zikrir rahmâni nukayyıd lehu şeytânen fe huve lehu karîn(karînun).
Ve kim Rahmân’ın zikrinden/Kuran’dan yüz çevirirse, şeytanı (mal mülk gibi fitneler ile) ona musallat ederiz. Böylece o (şeytan), onun yakın arkadaşı olur.

43/ZUHRÛF-37: Ve innehum le yasuddûnehum anis sebîli ve yahsebûne ennehum muhtedûn(muhtedûne).
Ve muhakkak ki onlar (şeytanlar ve onlara tabi olan o mutrafiler), onları mutlaka (Allah’ın) yolundan ( mal mülk evlat vb fitnelerle) men ederler. Ve oysa onlar kendilerinin hidayette olduğunu sanırlar.

43/ZUHRÛF-38: Hattâ izâ câenâ kâle yâ leyte beynî ve beyneke bu’del meşrikayni fe bi’sel karîn(karînu).
Onlar, sonunda (kıyâmet günü) bize geldiği zaman: aldananlar onları aldatanlara; “Keşke benimle senin aran, iki doğu kadar uzak olsaydı.” der. İşte bu ne kötü bir yakınlık.

Tüm çok tanrılı aracılı şirk inançlarında olduğu gibi Ehli kitap inancına göre/Musa’nın 5 kitabı anılan eski ahit ve Tevrat ve İncilde de “İslamda ikinci Alem zikredilen” ahiret hayatı yoktur. Müşriklere göre Dünya Doğudan batıya doğru uzanan tepsi gibi düz bir yerdir. Kendi inançlarına göre dünyanın doğu istikametinde Fırat ve Dicle nehirleri arasında Aden isminde verimli bir bahçe vardır. {Bkz:Tevrat/Tekvin bölüm 2/6~14} Dünyanın batı istikameti ise yaratıcının onları sürgüne gönderdiği topraklardır. Buyruklarına İtaat etmeleri halinde tanrı onları tekrar “aracı vekil” şefaatı ve hidayetiyle (tabii ki onları sömüren aracıların isteklerini yerine getirmek ve onlara bildirilen vergi bedellerini ödemeleri koşuluyla) tekrar Aden bahçesine kabul edecektir. Diğer anlamıyla müşrikler için Doğu demek Aden bahçesi yani yeryüzünde bulunan cennet demektir. Kuran indikten sonra cennet cehennem ve ahiret modeli detaylı olarak açıklandıkça taraftar kaybetmemek adına {bkz;mearic 36) müşrikler de cenneti sahiplenip dünyada doğuda bir yerde olduğunu iddia etmeye başladılar. Fırat ve Dicle arasında cennetin olmadığının kaşifler tarafından açıklanmasıyla bu kez İki doğu ve batı var demeye başladılar. Ahiret hayatını inkar etmekle Allah’ın tevbe af yetkilerini yeryüzünde kendi tekelinde tutan ve böylece kendilerini Tanrı’nın vekili olarak gösterip halkı sömüren tüm fitne dönemlerinde halkın algısında cennet’in diğer ismi doğu olmuştur. O devirde insanlarının algısında Doğunun ve batının Rabbi demek, insanın kovulduğu cennetin ve insanın cennetten sürgün edildiği toprakların Rabbi demektir.  Ve bu cennet Kuran’a göre müminlerin algısında ikinci alemdedir. Ve insanlar ikinci alemdeki cennetten yeryüzüne sürgün edilmiştir. Çok tanrılı şirk inançlarına göre ve çok tanrılı şirk inançlarına göre tahrif edilip batıla tevil edilmiş Tevrat ve incile göre ise cennet “yeryüzünün doğusundadır”  ve insanların sürgün edildiği topraklar ise Fırat ve Dicle’nin batısında kalan dünya toprakları olduğu tarif edilmektedir. Kuran indikten sonra insanların akın akın İslam’a  {bkz; mearic 36} geçmesiyle müşrikler sömürdükleri kişileri kaybetmemek adına; Ahiret inancı taşımadıkları  ve kitaplarında yazılı olmadığı halde;  “İslam’ın ikinci alemde bulunan” cennetini sahiplenmeye yeltenmişlerdir. Bu yüzden Yahudi ve hristiyan müşriklerden  bkz: Bakara 111 ayetiyle “kitaplarında cennet veya cehennem olduğuna dair kanıt göstermeleri” istenmiştir. Ve Araf suresi 137. ayetinde halkı doğuda cennet var diyerek aldatan müşriklerin iddialarının aksine; İsrailoğulları’nı Firavun’un mezaliminden kurtarıp, arzın (dünyanın) bereketli kaldığımız doğusuna ve batısına varis kıldık. Vurgusu yapılarak, yeryüzünün her iki yönünün de bereketli kılındığı ve yahudilerin yeryüzünde hem doğu hem de batıya istikamet edildikleri açıklanmaktadır. (siyonist) Tevrat’ta, ”yalnızca arzın doğusu ve doğusundaki (Sahte cennet) Aden bahçesi verimli topraklar olarak açıklanırken; Araf suresi 137. Ayetinde “arzın her iki istikametini verimli kaldık” vurgusu yapılmakla “tahrif Tevrat” inancına (tasvirine) ayrıca bir reddiye yapılmaktadır. Ve, Zuhruf suresi 38. Ayetinde; yeryüzünün doğusundaki sahte cennet ile o dönemin insanları tarafından Doğu zikredilen ahiret cennetinin tezatı ve uzaklığı mukayese edilerek, iki Doğu zikredilmiştir. Yeryüzünde hak din İslam’ı reddedip Aracılara aldananlar, ahirette ceza gününde, pişmanlıkla keşke yeryüzünde sizinle aramız, “iki doğu kadar” (yeryüzündeki uydurma cennet ile ahiret alemindeki cennetin birbirine olan mesafesi) kadar uzak olsaydı. diyecekler. Ve “ onları aldatan aracılarla olan yeryüzündeki yakınlıkları akibet olarak aldananlar açısından ne kötü” Buyurulmaktadır.

43/ZUHRÛF-39: Ve len yenfeakumul yevme iz zalemtum ennekum fîl azâbi muşterikûn(muşterikûne).
(Onlara) Bugün artık size asla (hiçbir şey) fayda vermez. “Siz yeryüzünde birlikte zulmetmiştiniz. Muhakkak ki burada “azapta da ortaksınız”. denir.

43/ZUHRÛF-40: E fe ente tusmius summe ev tehdîl umye ve men kâne fî dalâlin mubîn(mubînin).
Yoksa (küfür imanını tercih ettikleri için kalplerine ekkinet mühürü vurulmuş) o sağırlara şimdi sen mi işittireceksin? Ve (Allah kalplerini tabettiği halde) O körleri ve o apaçık dalâlette olanları sen mi hidayete erdireceksin?

Aziz Allah’ı tek ve yegane otoriteleri olarak kabul etmedikleri gibi; Hakim Allah’ın hükmüne farklı ilahlarla ortak koşan müşriklerin kalplerine; “şirk küfür imanını seçmeleri yüzünden”; Aziz Allah tarafından Kuran’ı anlamalarını ve idrak etmelerini engelleyen, hicab-ı mesture/ algı idrak perdesi/örtüsü zikredilen; “ekkinet mührü” vurulduğunun 41. Sırada indirilen Yasin suresi 9,10. ayetleriyle açıklanması üzerine ve daha sonra 50. sırada indirilen İsra suresi 45,46 ayetlerinde ve 55. sırada indirilen Enam suresinde 25,26. Ayetlerinde ekkinet mührü konusunun detaylandırılarak açıklanmasından sonra, 61. Sırada indirilmiş olan Fussilet suresi 5 ve 44. ayetlerinde, müşriklerin hicab-ı mesture, “ekkinet mührü” hususuna cevaben dile getirmiş oldukları bahaneler aktarılmaktadır. Zuhruf suresi Kur’an’da 63. sıradadır. Zuhruf suresi 40. ayetinde, küfür imanında direndikleri için kalplerine ekkinet mührü tabedilmiş o kafirlere, artık tebliğin hiçbir fayda vermeyeceği Hz Muhammed nebi üzerinden açıklanmaktadır.
Ve daha sonra 92. sırada indirilmiş olan Bakara suresi 88. ayetinde de müşriklerin aynı bahaneleri Fussilet suresinde olduğu gibi devam ettirdikleri vurgulanıyor. Araf suresi 101. ayetinde vurgulandığı üzere geçmiş dönemlerde yaşamış tüm kavimlerde de, kullar önce İslam’a yani Allah’a aracısız teslim olmaya davet ediliyor. Ve ardından: Küfrü tercih eden istisnasız herkesin kalbine, “ölünceye kadar kişiyi dalalet içinde bırakan” ekkinet mührü vuruluyor.
“36/YÂSÎN-9: Ve (Allah’a aracısız yönelip amenü olmadıkları için/küfür İmanında direndikleri için) onların önlerine ve arkalarına set kılarak böylece onları hakk-i’kat’tan (Allah katından bildirilen/indirilen mutlak gerçekten/Kuran’dan) perdeledik. Artık onlar görmezler.”
36/YÂSÎN-10: Ve onları artık uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir. Küfür İmanını tercih ettikleri için müşriklerin kalplerine vurulmuş ekkinet mühürleri yüzünden artık onlar (Zikr’i/Kuran’ı idraka) perdelidirler) Artık Onlar âmenû olamazlar.”
17/İSRÂ-45: Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete inanmayanlar arasına hicab-ı mesture (algı/idrak örtüsü/perdesi) koyduk.
“17/İSRÂ-46: O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine koyduğumuz ekinnet mührü ile onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini (işinde ve hükmünde ortağı yardımcısı aracısı vekili olmadığını) zikrettiğin zaman onlar bu yüzden sana nefretle arkalarını döndüler./dönüyorlar.
6/EN’ÂM-25: Ve onlardan (Allah’ın otoritesine başka ilahları eş tutarak küfür İmanını tercih etmiş o müşrik kafirlerden) kim seni dinlerse, seni anlamamaları için onların kalplerinin üzerine ekinnet (kalp mühürü) koyduk ve bu yüzden onların kulaklarında bir vakra (ağırlık) vardır. Ve onlar bütün âyetleri (mucizeleri) görseler, bile ona inanmazlar. Hatta sana geldikleri zaman, seninle bu yüzden tartışırlar. Kâfir olanlar bu yüzden: “Bu ancak (bu Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir.” derler”.
6/EN’ÂM-25: Ve onlar, insanları (Allah’a aracısız iman ve teslim olmaktan ve Kuran’dan ) nehyederler (men ederler) ve kendileri de bu yüzden ondan (aracısız iman ve teslim olmaktan/Kuran’dan) uzak dururlar. Oysa onlar; (bunu yaparak) Kendilerinden başkasını helâk etmezler ve (ekkinet mühürleri yüzünden) yaptıklarının şuurunda değillerdir.”

43/ZUHRÛF-41: Fe immâ nezhebenne bike fe innâ minhum muntekımûn(muntekımûne).
Fakat; Biz seni de aralarından mutlaka gidereceğiz (takdir edilmiş ömür süren sonunda dünya hayatına son vereceğiz). İşte o zaman mutlaka Biz, onlardan (İslam’a tabi olmamış ve küfür imanında direnen müşriklerden) intikam alacak olanlarız.

43/ZUHRÛF-42: Ev nuriyennekellezî vaadnâhum fe innâ aleyhim muktedirûn(muktedirûne).
Ya da onlara vaadettiğimizi (azabı sen henüz yaşarken) sana da mutlaka göstereceğiz. Çünkü Biz, onların üzerinde daima (zafere) muktedir olanlarız.

43/ZUHRÛF-43: Festemsik billezî ûhıye ileyk(ileyke), inneke alâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Artık Sen sana vahyedilene sarıl. Muhakkak ki sen, Sıratı Mustakîm üzerindesin.

43/ZUHRÛF-44: Ve innehu le zikrun leke ve li kavmik(kavmike), ve sevfe tus’elûn(tus’elûne).
Muhakkak ki O (Kur’ân), senin için ve senin kavmin için de bir zikirdir. Ve siz, (o Zikr’den/Kur’ân’dan) sorumlu tutulacaksınız. (Hesaba çekileceksiniz.)

43/ZUHRÛF-45: Ves’el men erselnâ min kablike min rusulinâ e cealnâ min dûnir rahmâni âliheten yu’bedûn(yu’bedûne).
Ve Senden önce gönderdiğimiz resûllerimizden sor; Bakalım Biz yeryüzünde Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar kıldık mı?

43/ZUHRÛF-46: Ve lekad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ilâ fir’avne ve melâihî fe kâle innî resûlu rabbil âlemîn(âlemîne).
Ve andolsun ki Musa (A.S)’ı âyetlerimizle, firavuna ve onun ileri gelenlerine (mutrafilere) gönderdik. (O zaman Hz Musa (A.S) onlara: “Muhakkak ki ben, âlemlerin Rabbinin Resûl’üyüm.” demişti.

43/ZUHRÛF-47: Fe lemmâ câehum bi âyâtinâ izâhum minhâ yadhakûn(yadhakûne).
Fakat (Musa A.S), onlara âyetlerimizle (mucizelerimizle) geldiğinde dahi, onlar önce o mucizelere gülüyorlardı (alay ediyorlardı).

43/ZUHRÛF-48: Ve mâ nurîhim min âyetin illâ hiye ekberu min uhtihâ ve ehaznâhum bil azâbi leallehum yerciûn(yerciûne).
Onlara (tattırdığımız her felaketin ardınca) her gösterdiğimiz mucize bir diğerinden daha büyüktü. Ve gösterdiğimiz onca mucizelere rağmen inanmayanları azapla yakaladık ki, belki onlar da böylece (Allah’ın dinine) dönerler diye.

43/ZUHRÛF-49: Ve kâlû yâ eyyuhes sâhırud’u lenâ rabbeke bimâ ahide ındeke innenâ le muhtedûn(muhtedûne).
Ve (onlar felakete her uğradıklarında ): “Ey sihirbaz, senin Allah’a olan ahdin hürmetine, Rabbine bizim için dua et (bu azabı kaldırsın)! ( O taktirde) gerçekten biz, mutlaka hidayet üzere oluruz.” diye yalvardılar.

43/ZUHRÛF-50: Fe lemmâ keşefnâ an humul azâbe izâ hum yenkusûn(yenkusûne).
Fakat onlardan azabı kaldırınca, o zaman onlar verdikleri sözleri yine bozdular.

43/ZUHRÛF-51: Ve nâdâ fir’avnu fî kavmihî kâle yâ kavmi e leyse lî mulku mısra ve hâzihil enhâru tecrî min tahtî, e fe lâ tubsirûn(tubsirûne).
Ve firavun, kavmi içinde halkına şöyle seslendi: “Ey kavmim, altımdan akan bu nehirler bu topraklar ve bütün Mısır benim mülküm değil mi? (Tüm bu mülkler bana verilmiş olduğuna göre Benim apaçık bir ilah olduğumu) Hâlâ görmüyor musunuz?” dedi.

43/ZUHRÛF-52: Em ene hayrun min hâzellezî huve mehînun ve lâ yekâdu yubîn(yubînu).
Yoksa ben, o acizden daha hayırlı değil miyim ki, o neredeyse bir sözü bile açıklayamıyor.

43/ZUHRÛF-53: Fe lev lâ ulkıye aleyhi esviretun min zehebin ev câe meahul melâiketu mukterinîn(mukterinîne).
“Öyleyse O’nun bir Resul olması için ellerinde (benim bileklerimdeki gibi gösterişli) takılmış altından bilezikler olması gerekmez miydi veya beraberinde meleklerle gelmesi gerekmez miydi?” dedi.

43/ZUHRÛF-54: Festehaffe kavmehu fe atâûh(atâûhu), innehum kânû kavmen fâsikîn(fâsikîne).
Böylece (firavun Hz Musa’yı) insanların önünde (mal mülk üzerinden aşağılayarak) küçük düşürdü. Bu küçümseme üzerine kavmi firavuna itaat etti. Muhakkak ki onlar böylece (bu mantığa inanarak) fasık (dinden çıkmış) bir kavim oldular.

43/ZUHRÛF-55: Fe lemmâ âsefûnentekamnâ minhum fe agraknâhum ecmaîn(ecmaîne).
Bu yüzden bizi eseflendirdiler (üzdüler), Ve ardından onların hepsini boğarak intikamımızı aldık ki,

43/ZUHRÛF-56: Fe cealnâhum selefen ve meselen lil âhırîn(âhırîne).
Böylece onları sonraki (ümmetler) için bir selef ve örnek kıldık.

Onların başından geçenleri; Hz Musa (A.S)‘dan Hz Muhammed (S.A.V) Nebi’ye kadar-MÖ 1400 ila MS 600 yılına kadar yaklaşık 2 bin yıllık süreç içinde gönderilmiş tüm Mürselinlerin/Resul’lerin dönemsel kitaplarında da, “müteşabih ayetler” olarak yerini alan ve “akibetlerinden ibret alması gerekli bir kavim” kıldık. Vurgusu yapılmaktadır.

43/ZUHRÛF-57: Ve lemmâ duribebnu meryeme meselen izâ kavmuke minhu yasıddûn(yasıddûne).
Meryemoğlu (Hz. İsa’nın da senin gibi Allah’ın bir Resul’ü olduğu) senin kavmine misal verilince, onlar da (Bkz Zuhruf 52~54 ayetleri arasında Firavunun Hz Musa’yı kavminin önünde küçük düşürmek istediği gibi Arap müşrikler de seni küçük düşürmek için senin kavmin içinde seni aynı alaycılıkla/aynı yöntemle) aşağılıyorlardı.

43/ZUHRÛF-58: Ve kâlû e âlihetunâ hayrun em huve, mâ darebûhu leke illâ cedelâ(cedelen), bel hum kavmun hasımûn(hasımûne).
Ve (bizim malımız mülkümüz ve oğullarımız daha çok olduğuna göre) o halde: “Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlı yoksa o mu?” diyerek bu örneği, seninle/İslam ile mücâdeleden başka bir şey için söylemediler. Onlar muhakkak ki düşman bir kavimdir.

43/ZUHRÛF-59: İn huve illâ abdun en’amnâ aleyhi ve cealnâhu meselen li benî isrâîl(isrâîle).
O (Hz. İsa), (Allah’ın oğlu değildir) ancak risalet bahşederek Bizim” ni’metlendirdiğimiz bir kuldur. Ve onu (Bkz; Ali İmran suresi 50,51 o dönem Zikir’den/İslamdan sapmış olan) İsrailoğullarına örnek kıldık.

43/ZUHRÛF-60: Ve lev neşâu le cealnâ minkum melâiketen fîl ardı yahlufûn(yahlufûne).
Eğer dileseydik, (Bkz İsra suresi 70 ahirette yaratılmışların en şereflisi ve Bkz Bakara 31 allame-i cihan olarak insanı yaratmaz böylece) şimdi sizin yerinize (yeryüzünde sınanan), yarattığımız o melekler olurdu.

Bkz: Hicr suresi 26~50 ve Bakara suresi 30~40 Ayetlerinde de zikredildiği üzere: Aziz Allah İnsanı, “soyut somut tüm isimleri kavrayabilecek beyin hücreleriyle“ {bkz;Bakara suresi 31} Allame-i Cihan/Cihan alimi olarak yaratıp {bkz İsra suresi 70 Enam suresi 104} ona basiretler verip yarattığı birçok melekten üstün kılıp Ona “şerefli mahlukat” (Eşref-i mahlukat) olma hakkı ve ünvanı bahşetmiştir. Oysa buna mukabil insanın ilk atası Hz Adem ve eşi, kendilerine bahşedilmiş bu üstünlük ile cennette yaşarlarken, başından beri onlara haset eden iblisin cennette onları ikna edip aldatmasıyla, Allah’ın onlara önceden tembihlediği yasakları ve öğütleri gözardı ederek, Allah’a sadakatı terkedip cennetten kovulmuşlardır.
Bu sadakatsizlik sonrası Hz Adem, kovulduğu cennete tekrar kabul edilmesi için, “bir daha asla Allah’a sadakatsızlık yapmayacağına dair” Allah’a yemin ederek bir fırsat ister ve bu tevbeli yemin üzerine; “Allah’a aracısız sadakat dairesinde sınanmak koşuluyla ve Allah’ın belirlediği bir ömür süresince” bu isteği Allah tarafından kabul görür. İşte bu yeryüzü sınav fırsat yaşantısında, “Allah’a aracısız sadakat” gösterip önceden ahirette verdiği yemine sadık kalıp böylece “Eşref-i mahlukat” hakkını, biriktirmiş oldukları salih amelleriyle tekrardan geri kazanmış o takva sahibi muttakilere “yemin sahipleri” denir.
Zuhruf suresi iniş sırasına göre 63. sıradadır. Zuhruf suresi 60. Ayetinde; Kendilerine daha önce âyetleriyle açıklanıp ayrıntılandığı halde, ahirete ve insanın ahiret yaratılışına iman etmeyen müşriklere, insanın İlk önce ahirette eşref-i mahlukat yaratılmış olduğu tekrar hatırlatılıp, sınanmakta oldukları yeryüzünde kendilerine bahşedilmiş bu hakkı, “amilüssalihat” ile (Allah’ı razı etmek için salih ameller biriktirmekle) yeniden elde etmeye çabalamaları ve kıyametin kopmasıyla yargılanıp sorgulanacakları ahiret hayatını inkar etmek yerine, tekrar cennete kabul edilmeleri için kendilerine bahşedilmiş bu kısa yeryüzü fırsat yaşantısını müsrifçe harcamamaları gerekliliği vurgulanmaktadır.

43/ZUHRÛF-61: Ve innehu le ilmun lis sâati, fe lâ temterunne bihâ vettebiûni, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve muhakkak ki o saat (Bkz: Zuhruf suresi 67 müşriklerin iman etmediği kıyamet ve ahirete dönüş zamanı ve o İzin günü) bir ilimdir (Sadece Allah’ın bildiği hakk bilgidir). Öyleyse ondan sakın şüphe etmeyin! Ve Allah’a tâbî olun! İşte bu, Sıratı Mustakîm’dir.

43/ZUHRÛF-62: Ve lâ yasuddennekumuş şeytân(şeytânu), innehu lekum aduvvun mubîn(mubînun).
Ve sakın şeytan sizi, (ahirette, Hakim Allah tarafından,sorgulanacağınız gerçeğinden) men etmesin. Muhakkak ki o, şeytan sizin için apaçık düşmandır.

43/ZUHRÛF-63: Ve lemmâ câe îsâ bil beyyinâti kâle kad ci’tukum bil hikmeti ve li ubeyyine lekum ba’dellezî tahtelifûne fîh(fîhi), fettekûllâhe ve etîûni.
Ve Hz. İsa da beyyineler ile (Allah’ın kulları için indirdiği/hüküm ettiği beyanatları ile) geldiği zaman: “Hakkında ihtilâfa düştüğünüz hakk bilgilerin (sınav yükümlülüklerinizin) bazı kısımlarını (Bkz;Ali İmran suresi 50 geçmişte tahrif ettiğiniz bazı kısımlarını/sonradan uydurduğunuz ayetleri) neshedip yerine size hakkı (Mutlak gerçek sınav yükümlülüklerinizi) açıklamak için hikmeti getirdim. Öyleyse Allah’a karşı takva sahibi olun ve bana itaat edin!” demişti.

Beyyine; Allah’ın kullarına hüküm ettiği beyanları/beyanatları demektir. Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için, İlahi ilmi ve hikmetiyle kulları yararına hükümler koyan Alim ve Hakim Allah, her dönem Resul’leri vasıtasıyla, sınav hükümlerini ihtiva eden beyyinelerini/ yani hesaba çekilecekleri sınav yükümlülüklerini beyan etmiştir. Her dönem {Bkz; Beyyine suresi 3} gönderdiği beyyineleri/beyanları aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’dir. Ayetinde; Hz İsa (A.S) söylemediği halde; Allah’ın oğlu yalanını uydurup ve böylece Allah’ın oğlunun vekâleti ile kilise ve ruhbanlık üzerinden kral ve kral etrafındaki elit hakim zümreyi ihya edici birtakım sömürü hükümleri çıkaran ve böylece {Bkz: Ali İmran suresi 50} keyiflerine göre helaller ve haramlar uyduran muktesim müşrikler kastedilmekte ve aşağıda devam eden Zuhruf suresi ayetlerinde, muktesim müfterilerin akibetleri de detaylı açıklanmaktadır.
Bkz; Enam suresi 91 Araf suresi 142~145 Gerçek Tevrat iki taş levhadan ibarettir. Batıl tahrif Tevrat ise 40 kitaptır ve içeriğine kasıtla, insanın asla ezberinde tutamayacağı onbinlerce haram ve helal yerleştirilmekle halk din adamlarının bilgi ve danışmanlığına neredeyse her konuda mecbur bırakılmıştır. Âl-i İmran suresi 93. ayetinde “Allah’ın haram kılmadığı halde”, aracılık müessesesiyle batıla tabi olmuş Müşrik İsrailoğullarının, yiyecekler üzerinde kendi hevalarına göre çeşitli haramlar koydukları açıklanırken Araf suresi 32. ayetinde bu husus, ziynet eşyaları üzerinden de tilavet edilmektedir. Yunus suresi 59. ayetinde ise halkı sömürmek gayesinde tarih boyunca, her dönemde tatbik edilmiş olan Allah’ın (sözde evlatları) üzerinden çıkarılan hükümlerle “helal ve haram uydurma” yöntemi ve böylece halkın her konuda müşrik aracıların danışmanlığına mecbur bırakılmış olması önemle vurgulanmıştır. Aşağıda devam eden ayetlerinde açıklandığı gibi {Bkz Zuhruf suresi 65} Hristiyan müşriklerde aynı fitneye devam edip Hz İsa (A.S) üzerinden kilise ruhbanlık kurumu eliyle hükümler yazmakla İslam dini ile ihtilaf etmişlerdi. (Muktesim müşrikler tarafından tahriflerle monte edilmiş batıl fitne hükümleri, günümüz İncil ve Tevrat sayfalarında hala mevcudiyetini korumaktadır)

43/ZUHRÛF-64: İnnellâhe huve rabbî ve rabbukum fa’budûh(fa’budûhu), hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Muhakkak ki (tüm çok tanrılı inançlarda olduğu gibi Ben onun oğlu ve vekili değilim) (Tek hüküm koyucu olan) O Allah, benim de sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kul olun! İşte bu, Sıratı Mustakîm’dir. demişti.

43/ZUHRÛF-65: Fahtelefel ahzâbu min beynihim, fe veylun lillezîne zalemû min azâbi yevmin elîm(elîmin).
Sonra gruplara ayrılıp kendi aralarında tekrar (Hz İsa için Allah’ın oğlu yalanını uydurup kilise ve ruhbanlık eliyle hükümler koyarak İslam’a) ihtilâf ettiler. Artık elîm günün azabından, zulmedenlerin vay haline!

43/ZUHRÛF-66: Hel yenzurûne illes sâate en te’tiyehum bagteten ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
O saatin (kıyâmetin) onlar farkında değilken, ansızın onlara gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?

43/ZUHRÛF-67: El ehillâu yevme izin ba’duhum li ba’dîn aduvvun illel muttekîn(muttekîne).
İzin günü, takva sahipleri hariç, samimi dostlar dahi birbirine düşmandır.

43/ZUHRÛF-68: Yâ ibâdi lâ havfun aleykumul yevme ve lâ entum tahzenûn(tahzenûne).
Ey O (muttaki) kullar ki; O gün size korku yoktur ve siz mahzun (da) olmayacaksınız.

43/ZUHRÛF-69: Ellezîne âmenû bi âyâtinâ ve kânû muslimîn(muslimîne).
Onlar ki âyetlerimizle âmenû olup Allah’a aracısız iman ve teslim olmuşlardır.

43/ZUHRÛF-70: Udhulûl cennete entum ve ezvâcukum tuhberûn (tuhberûne).
(Onlara) Siz ve zevceleriniz (eşleriniz) cennete girin! (Orada) ferahlatılacaksınız. denir.

43/ZUHRÛF-71: Yutâfu aleyhim bi sıhâfin min zehebin ve ekvâb(ekvâbin), ve fîhâ mâ teştehîhil enfusu ve telezzul a’yun(a’yunu), ve entum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Onların etrafında altından tepsiler ve kadehlerle (bardaklarla) dolaşılır. Ve orada nefslerin iştahlandığı ve gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır. Ve siz orada ebediyyen kalacak olanlarsınız.

43/ZUHRÛF-72: Ve tilkel cennetulletî ûristumûhâ bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
İşte bu, yeryüzünde biriktirdiğiniz salih amellerinizden dolayı varis kılındığınız cennet. Denir.

43/ZUHRÛF-73: Lekum fîhâ fâkihetun kesîretun minhâ te’kulûn(te’kulûne).
Sizin için orada, yiyeceğiniz pekçok meyve vardır.

43/ZUHRÛF-74: İnnel mucrimîne fî azâbi cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Muhakkak ki mücrimler (suçlular), cehennem azabı içinde ebediyyen kalacak olanlardır.

43/ZUHRÛF-75: Lâ yufetteru anhum ve hum fîhi mublisûn(mublisûne).
(Azap) onlardan hafifletilmez. Ve onlar, orada (yeryüzünde onlara şefaat vaad eden aracılarından) ümit kesmiş olanlardır.

43/ZUHRÛF-76: Ve mâ zalemnâhum ve lâkin kânû humuz zâlimîn(zâlimîne).
Ve Biz onlara zulmetmedik. Ve lâkin onlar (yeryüzünde amelleri üzerinde kendi kendilerine) zalimler oldular.

43/ZUHRÛF-77: Ve nâdev yâ mâliku li yakdi aleynâ rabbuk(rabbuke), kâle innekum mâkisûn(mâkisûne).
Ve O cehennemdekiler cehennem bekçisine: “Ey Malik!” diye seslenecekler. “Rabbin hükmünü verip, işimizi bitiriversin, böyle yanmaktansa, ölüp kül kömür olmak iyidir.” Görevli diyecek ki: “Hayır, siz burada ölmeden bu şekilde sürekli ebedi duracaksınız“

43/ZUHRÛF-78: Lekad ci’nâkum bil hakkı ve lâkinne ekserekum lil hakkı kârihûn(kârihûne).
Andolsun ki size hakkı (Kuran ile size açıklanan mutlak gerçeği/hakikatı) getirdik. Ve lâkin sizin çoğunuz hakkı kerih (önemsiz) görenlerdir.

43/ZUHRÛF-79: Em ebremû emren fe innâ mubrimûn(mubrimûne).
Yoksa onlar işi sağlam mı tuttular? (akibet edilecek cehennem azabından kendilerini şimdiden garantiye mi aldılar) Muhakkak ki asıl biz, işi sağlam tutanlarız.

43/ZUHRÛF-80: Em yahsebûne ennâ lâ nesmeu sırrehum ve necvâhum, belâ ve rusulunâ ledeyhim yektubûn(yektubûne).
Yoksa onların sırlarını ve fısıltılarını işitmeyeceğimizi mi zannediyorlar? Hayır, onların yanında (Bkz;İnfitar suresi 10,12 Kaf suresi 17,18 kulların bütün amellerini ve söyledikleri her kelimeyi kayıt altına alan) resûllerimiz (görevli yazıcı melekler) herşeyi yazıyorlar.

43/ZUHRÛF-81: Kul in kâne lir rahmâni veledun fe enâ evvelul âbidîn(âbidîne).
De ki: “Eğer Rahmân’ın (müşriklerin iddia ettiği gibi yeryüzündeAllah’ın hükmüne ortak ettiği ve vekili kıldığı) bir çocuğu olsaydı, o zaman O’na kul olanların ilki ben olurdum.”

43/ZUHRÛF-82: Subhâne rabbis semâvâti vel ardı rabbil arşi ammâ yasıfûn(yasıfûne).
Oysa Göklerin ve yerin de Rabbi olan arşın Rabbi, onların vasıflandırdıkları şeylerden (Hristiyanlar İsa Allah’ın oğludur/Yahudiler krallarıımız Allah’ın oğludur/Arap müşrikler ise Lat Uzza ve Menat isimli melekler Allah’ın kızlarıdır derlerken, Aziz Allah onların bu insana benzer eksik nitelendirmelerden) münezzehtir.

43/ZUHRÛF-83: Fe zerhum yahûdû ve yel’abû hattâ yulâkû yevme humullezî yû’adûn(yû’adûne).
Artık onları bırak! Vaadolundukları o güne mülâki oluncaya (kavuşuncaya) kadar boş şeylere dalsınlar ve oynasınlar.

43/ZUHRÛF-84: Ve huvellezî fîs semâi ilâhun ve fîl ardı ilâh(ilâhun), ve huvel hakîmul alîm(alîmu).
Ve O, gökte İlâh’tır ve yerde de İlâh’tır. (Onun oğlu kızı gibi yeryüzünde ve gökte hükmüne vekil kıldığı kimse yoktur.) Ve O, yegane Hakîm’dir ve Alîm’dir.

43/ZUHRÛF-85: Ve tebârekellezî lehu mulkus semâvâti vel’ardı ve mâ beynehumâ, ve indehu ilmus sâah(sâati), ve ileyhi turceûn(turceûne).
O, Allah öyle yüce ve mübarektir ki, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü O’nundur. O saatin (kıyâmet vaktinin) ilmi, O’nun indindedir. Ve (sorgulanmak üzere muhakkak) O’na döndürüleceksiniz.

43/ZUHRÛF-86: Ve lâ yemlikullezîne yed’ûne min dûnihiş şefâte illâ men şehide bil hakkı ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
Ve onların, O’ndan (Allah’tan) başka taptıkları şeyler (aracılar ve sahte düzmece ilahları ) insanları şefaate malik değildir. Hakk’a şahit olanlar (Bkz Araf suresi 46 Allah’ın görev ve yetki verdiği ve Suçluları simalarından tanıyıp günahkarları cehennemin 7 kapısında günahlarına göre ayrı ayrı kümelendirip ayıran “Araf ehli” isimli görevli melekleri) hariç ve onlar muhakkak tüm hakikatı bilirler.

43/ZUHRÛF-87: Ve le in se’eltehum men halakahum le yekûlunnallahu fe ennâ yu’fekûn(yu’fekûne).
Ve eğer gerçekten onlara: “Kendilerini kim yarattı?” diye sorarsan, mutlaka “Allah” diyeceklerdir. Buna rağmen (aracılara ve aracılık kurumuna yönelmekle Hakk’tan) nasıl döndürülüyorlar?

43/ZUHRÛF-88: Ve kîlihi yâ rabbi inne hâulâi kavmun lâ yu’minûn(yu’minûne).
(Ey Muhammed ): “Ey Rabbim, bunlar gerçekten artık mü’min olmayan bir kavimdir.” demenle birlikte

43/ZUHRÛF-89: Fasfah anhum ve kul selâm(selâmun), fe sevfe ya’lemûn(ya’lemûne).
Bundan sonra onlardan vazgeç ve: “Selâm olsun.” de. Artık onlar yakında bilecekler.