ZUHRÛF SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

43/ZUHRÛF-1: Hâ mim.
Hâ, Mim.

43/ZUHRÛF-2: Vel kitâbil mubîni.
“Kitab-ı Mübin (Apaçık Kitap)’e andolsun ki!

43/ZUHRÛF-3: İnnâ cealnâhu kur’ânen arabiyyen leallekum ta’kılûn(ta’kılûne).
Muhakkak ki Biz, O’nu Arapça Kur’ân kıldık. Umulur ki böylece akıl edersiniz.

43/ZUHRÛF-4: Ve innehu fî ummil kitâbi ledeynâ le alîyyun hakîm(hakîmun).
Ve muhakkak ki O (Kur’ân), katımızda Ümmülkitap’tadır. (Ana kitaptadır) Gerçekten O Âli’dir, Hakîm’dir.

43/ZUHRÛF-5: E fe nadribu ankumuz zikre safhan en kuntum kavmen musrifîn(musrifîne).
Siz müsrif bir kavim oldunuz diye şimdi size zikri beyan etmekten vazgeçip bırakalım mı?

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için; Hüküm ve Hikmet sahibi Hakim Allah, her dönem Resul’leri vasıtasıyla sınanma hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Her dönem gönderdiği hükümler aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Peygamberlere gönderilen tüm kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikr’dir. Zikr tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr’in {bkz: Rad suresi 38} dönemsel niteleyici adlarıdır. Geçmişte gönderilen kitaplar muktesimler tarafından tahrif edildiği için bu nedenle Aziz Allah  SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani “içinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır . Muktesim, bölen, parçalayan, taksim eden demektir. Muktesimler, müşrik/batıl sömürü inançlarını halka empoze etmek için; Hz Musa’ya verilmiş mucizeler gibi önceki Zikr kitaplarında da mevcut olan benzeş/müteşabih ayetlerin bir kısmını almakla hak dine benzer gösterip, akabinde İslamın muhkem hükmü sayılan “sadakaların yoksunlara verilmesi”  gibi olmazsa olmaz hükümleri, “sadakaların ruhbanlığa, aracılara ve kırallığa aktarılması” gibi batıl şirk/sömürü hükümlerine dönüştürerek insanları aldatmış müşriklerden din adamlarıdır. Nitekim {bkz: Ali İmran 50. Ve Zuhruf 63,64,65.} ayetlerinde aynı senaryonun muktesim müşrikler tarafından Hz İsa döneminde de yapıldığı belirtilmekte ve Hz İsa’nın Allah’ın emriyle batıl ayetleri nesh etmek istediği halde büyük bir dirençle karşılaştığı açıklanmaktadır. Kuran’da muktesimler, Hicr suresinde detaylı açıklanmış ve 90. ayetinde çoğul haliyle muktesimler sıfatıyla kullanılmıştır. Tarih boyunca her gönderilen Peygamberin ardından {bkz;Bakara suresi 100,101} kitabı tahrif ederek defaatla bozan müşriklere ihtar olarak Aziz Allah; İslam Zikr  hükümlerinin, değişmez ve korunmuş olan ve  “ana kitap” olarak da anılan Levh-i Mahfuz’da {Bkz: Büruc suresi 21,22 Zuhruf suresi 4} saklı olduğunu ve geçmişte Allah’ın indirdiği kitabı/Zikri tahrif edip yerine Tevrat’a kısım kısım yerleştirdikleri şirk ve sömürü sistemini ihtiva eden bölümleri/kısımları/ayetleri, bu nedenle Kuran ayetleriyle kaldırıp nesh ettiğini  Bakara suresi 106. ayetiyle bildirmiştir. Nitekim Zuhruf suresi 5. ayetinde de, Allah’ın hüküm kitab’ı olan Zikr’i tekrar tahrif ederek şimdi yeniden çok tanrılı şirk sömürü inançlarına tabi oldunuz diye şimdi Biz zikr’i yeniden beyan etmekten vazgeçelim mi?! sorusuyla muktesim müşriklere karşı Resul’lerin tarih boyu kararlılıkla sürdürdüğü aynı mücadelenin Kuran döneminde de Hz Muhammed (S.AV) önderliğiyle müşriklere karşı galip gelinerek sürdürüleceği vurgulanmaktadır.

43/ZUHRÛF-6: Ve kem erselna min nebîyin fîl evvelîn(evvelîne).
Ve sizden evvelki (ümmetlerin) içinde nice nebîler gönderdik.

43/ZUHRÛF-7: Ve mâ yetîhim min nebîyin illâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
Ve onlara hiçbir nebi gelmemiştir ki, onunla alay etmiş olmasınlar.

43/ZUHRÛF-8: Fe ehleknâ eşedde minhum batşen ve medâ meselul evvelîn(evvelîne).
Evvelki nice güçlü ümmetleri azgınlıkları üzerinde yakalayarak bu yüzden helak ettik.

43/ZUHRÛF-9: Ve le in seeltehum men halakas semâvâti vel arda le yekûlunne halakahunnel azîzul alîm(alîmu).
Ve muhakkak ki onlara (ahiret aleminin varlığına inanmayan o müşriklere): “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorarsan, mutlaka: “Onları, Azîz ve Alîm olan Allah yarattı.” derler.

43/ZUHRÛF-10: Ellezî cealekumul arda mehden ve cealelekum fîhâ subulen leallekum tehtedûn(tehtedûne).
O halde Size yeryüzünü döşek kılan ve sizin için orada yollar yapan da O’dur. Umulur ki böylece siz de bunları (tüm bu yaratılışı) düşünüp hidayete erersiniz.

43/ZUHRÛF-11: Vellezî nezzele mines semâi mâenbi kader(kaderin), fe enşernâ bihî beldetenmeyten, kezâlike tuhrecûn(tuhrecûne).
Suyu semadan bir kader ile (taktir edilmiş bir ölçü ile) indiren O’dur. Böylece onunla ölü bir beldeyi (yeryüzünü) dirilttik (yeryüzünde henüz hayat yokken indirdiğimiz suyla yeryüzüne canlılık verdik). İşte bu örnekteki gibi siz de ( dünya yaratılışının bir misli olan ahiret yurduna) tahric edileceksiniz.
(Ahiret alemindeki hamein mesnun salsalinden yaratılmış yıpranmayan eskimeyen asıl bedeninizde tekrar yaşama döndürüleceksiniz.bkz; İslamda üç yaratılış Zumer suresi 6 / hacc suresi 5,6 Hicr suresi 28}

43/ZUHRÛF-12: Vellezî halakal ezvâce kullehâve ceale lekum minel fulki vel enâmi mâ terkebûn(terkebûne).
Onların hepsinden çiftler (dişi ve erkek olarak) yaratan O’dur. Sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyler kıldı.

43/ZUHRÛF-13: Li testevû alâ zuhûrihî summe tezkurû ni’mete rabbikum izesteveytum aleyhi, ve tekûlû subhânellezî sehhare lenâ hâzâ ve mâ kunnâ lehu mukrinîn(mukrinîne).
Onların sırtlarına yerleşmeniz için ve onun üzerine yerleştiğiniz zaman Rabbinizin ni’metini zikredin! diye. Ve: “Bunu bize musahhar (emrimize amade) kılan (Allah) Sübhan’dır. Ve biz, tüm bunlara kendi kendimize güç yetiremezdik.” dersiniz diye!

43/ZUHRÛF-14: Ve innâ ilâ rabbinâ le munkalibûn(munkalibûne).
Ve Muhakkak ki biz, (tüm bunları yoktan yaratmış olan Allah’ın ahiret alemini de yaratabileceğine iman ettik ve biz de asıl hayatımız olan ahiret alemine) Rabbimize dönecek olanlarız. dersiniz diye.

43/ZUHRÛF-15: Ve cealû lehu min ibâdihî cuz’â(cuz’en), innel insâne le kefûrun mubîn(mubînun).
Ve O’na, (Allah’a) kullarından bir kısmını evlat isnad ettiler. Muhakkak ki insan, apaçık hakkı inkâr edicidir.

Geçmişte tüm çok tanrılı inançlarda ruhbanların fitne öğretileriyle ; Güneş tanrısı baş tanrıdır ve yıldızlar, Tanrının dünyayı yönetmek adına muhtelif konularda yetki vererek vekili olarak atadığı kızları veya oğulları ya da akrabaları varsayılmıştır. Bu hakikat Kuran’da Enam suresi 75~83 ve Saffat suresi 88~98 ayetlerinde kıssa edilerek; Hz İbrahim üzerinden örneklenir. Ve İslam haricinde geçmişte yaşamış ulusların tümü yıldızların isimlerine totemleştirdikleri putlar üzerinden “Gök tanrılara” tapınırlardı. Ve tanrılarının isteklerini “put hizmetkarı” anılan put sahibi kahinlerden öğrenirlerdi. Ve gök Tanrı inançlarına göre (o dönem mesafe ölçer cihazlar henüz olmadığından) gökkubbeyi dünyanın tepesinde yüksek direkler üzerinde kurulu Tanrı’ların yaşadığı düz bir katman olarak tahayyül ederlerdi. Bu yüzden göktanrı inançlarına bir reddiye olarak {bkz;Lokman suresi 10 Rad suresi 2} ayetlerinde  “gökyüzünü direksiz yarattık” vurgusu yapılmıştır. Kuran indiği dönemde de atalarının gök Tanrı inançlarını kitaplarına uyarlamış olan Yahudi müşrikler ise kendi krallarını Tanrının oğlu ve vekili gösterip bu vasıtasıyla tanrının yeryüzünü idare ettiğini halka telkin ederek sömürürlerken; . Hristiyan müşrikler ise Hz İsa’yı diğer gök Tanrı inançlarında olduğu gibi Allah’ın oğlu ilan ederek onun üzerinden ruhbanlık/Kilise vasıtasıyla sömürü hükümleri yazarak halkı soyuyorlardı. Aynı fitne soygunu Arap müşriklerde Güneş Tanrı’sının kızları olarak andıkları Lat Menat ve Uzza üzerinden put sahibi kahinler tarafından gerçekleştiriliyordu. Dolayısıyla böyle bir sömürü fitnesi üzerinden aldatılan halk Lat Uzza ve Menat olarak isimlendirdileri Allah’ın kızları olarak varsaydıkları, Putlar’ın hidayeti ve şefaatini umarak Allaha dolaylı yöneliyorlardı. Ve Put sahipleri Tanrının insanlardan istediği vergileri harçları miktarıyla halka iletiyordu. Put hizmetkarı aracılar Allah’ın (sözde!) Melek kızlarıyla cinler vasıtasıyla saffat 6~11 ve Hicr 17,18 ayetlerinde bu yalanları reddedildiği halde haberleştiklerini aktarıyordu. Yani halk putlar üzerinden aracılar vasıtasıyla sömürülüyordu. {Bkz Mâide suresi 18 Necm 23 Nahl 55-60 Necm 23 Muminun 91}

43/ZUHRÛF-16: Emittehaze mimmâ yahluku benâtin ve asfâkum bil benîn(benîne).
Yoksa O (Allah), yarattıklarından kızları kendisine seçti ve oğlanları size mi ayırdı?

43/ZUHRÛF-17: Ve izâ buşşire ehaduhum bi mâ darabe lir rahmâni meselen zalle vechuhu musvedden ve huve kezîm(kezîmun).
Onlardan (müşriklerden) birisi, Rahmân’a isnad ettikleri (kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman hemen hiddetlenerek, yüzü gölgelenir ve kararır.

43/ZUHRÛF-18: E ve men yuneşşeu fîl hılyeti ve huve fîl hısâmi gayru mubîn(mubînin).
Ziynet elde etmek için yetiştirdikleri ve onların bu zulmüne karşı mücâdele etmeye bile gücü yetmeyen aciz bir kız çocuğunu mu (evlat olarak Allah’a isnad ediyorlar)?

43/ZUHRÛF-19: Ve cealûl melâiketellezîne hum ibâdur rahmâni inâsâ(inâsen), e şehidû halkahum, setuktebu şehâdetuhum ve yus’elûn(yus’elûne).
Ve Rahmân’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların şahadetleri yazılacak ve sorgulanacaklar.

43/ZUHRÛF-20: Ve kâlû lev şâer rahmânu mâ abednâhum, mâ lehum bi zâlike min ilmin in hum illâ yahrusûn(yahrusûne).
Ve (onlar): “Eğer Rahmân dileseydi, biz onlara tapmazdık.” dediler. Onların bu konuda bir ilimleri yoktur. (Arap müşriklere Allah tarafından böyle bir bilgi verilmediği halde). Onlar sadece yalan söylüyorlar.

43/ZUHRÛF-21: Em âteynâhum kitâben min kablihî fe hum bihî mustemsikûn(mustemsikûne).
Yoksa ondan önce, onlara kitap verdik de böylece onlar, ona mı sarıldılar?

43/ZUHRÛF-22: Bel kâlû innâ vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve innâ alâ âsârihim muhtedûn(muhtedûne).
Hayır, (onlar) dediler ki: “Gerçekten biz, babalarımızı (çok tanrılı inançlara yönelmiş) bir ümmet olarak bulduk. Ve muhakkak ki biz de, onların izi üzerinde hidayete erenleriz.”

43/ZUHRÛF-23: Ve kezâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetin min nezîrin illâ kâle mutrefûhâ innâ vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve innâ alâ âsârihim muktedûn(muktedûne).
Ve tıpkı bunun gibi, senden önce bir ülkeye bir nezir (uyarıcı) göndermiş olmadık ki, onun (o ülkenin) “refah içinde olanları”: “Muhakkak ki biz, babalarımızı (Allah’a aracılarla ve aracılıkla) yönelen bir ümmet üzerinde bulduk. Ve mutlaka biz, onların izlerine tâbî olanlarız.” dememiş olsunlar.

43/ZUHRÛF-24: Kâle e ve lev ci’tukum bi ehdâ mimmâ vecedtum aleyhi âbâekum, kâlû innâ bi mâ ursıltum bihî kâfirûn(kâfirûne).
(Nezirlerin, uyarıcıların hepsi): “Size babalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden (batıl şirk inançlarından ) daha çok hidayete erdirecek olan (bir dini) size getirmiş olsam da mı?” dediler. (Bunun üzerine halkı Allah’ın otoritesi üzerinden aracıların keyfi hükümleriyle sömürüp refah içinde yaşayanlar): “Muhakkak ki biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi (İslam’ı) inkâr edenleriz.” dediler.

43/ZUHRÛF-25: Fentekamnâ minhum fanzur keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).
Bunun üzerine onlardan intikam aldık. İşte bakın, (geçmişte İslam’ı) yalanlayanların akıbeti nasıl oldu!

43/ZUHRÛF-26: Ve iz kâle ibrâhîmu li ebîhi ve kavmihî innenî berâun mimmâ ta’budûn(ta’budûne).
Ve Hz. İbrâhîm, babasına ve kavmine: “Muhakkak ki ben, sizin taptığınız şeylerden uzağım.” demişti.

43/ZUHRÛF-27: İllellezî fataranî fe innehu se yehdîn(yehdîne).
Ancak beni yaratan hariç. Çünkü muhakkak ki O, beni hidayete erdirecektir.

43/ZUHRÛF-28: Ve cealehâ kelimeten bâkıyeten fî akıbihî leallehum yerciûn(yerciûne).
Ve Allah onu, zürriyeti içinde bâki bir kelime kıldı. (daimi hayırla anılır bir Resul kıldı) Umulur ki böylece onlar da dönerler. Diye.

43/ZUHRÛF-29: Bel metta’tu hâulâi ve âbâehum hattâ câehumul hakku ve resûlun mubîn(mubînun).
Hayır, ben onları ve babalarını, Hakk (Allah’ın indirdiği asıl hükümleri ihtiva eden kitap ) ve O’nu açıklayan bir resûl gelinceye kadar onları metalandırdım. (Onlara mühlet verdim) dedi.

43/ZUHRÛF-30: Ve lemmâ câe humul hakku kâlû hâzâ sihrun ve innâ bihî kâfirûn(kâfirûne).
Ve onlara Hakk geldiği zaman daima: “Bu bir sihirdir ve şüphesiz biz, onu inkâr edenleriz.” dediler.

43/ZUHRÛF-31: Ve kâlû lev lâ nuzzile hâzel kur’ânu alâ raculin minel karyeteyni azîm(azîmin).
Ve dediler ki: “Bu Kur’ân’ın, iki beldeden, bir büyük adama (“şehrin yöneticilerinden, varlıklı ileri gelenlerinden,refah içinde olanlardan birisine bkz: zuhruf 23) indirilmesi gerekmez miydi?”

43/ZUHRÛF-32: E hum yaksimûne rahmete rabbik(rabbike), nahnu kasemnâ beynehum maîşetehum fîl hayâtid dunyâve refa’nâ ba’dahum fevka ba’dın derecâtin li yettehıze ba’duhum ba’dan suhriyyâ(suhriyyen), ve rahmetu rabbike hayrun mimmâ yecmaûn(yecmaûne).
Rabbinin rahmetini onlar mı (refah içinde olan ileri gelenler mi) taksim ediyorlar? Biz dünya hayatında maişetlerini (geçimlerini) insanların aralarında taksim ettik. (Ayetlerimizle şöyle kanunlaştırdık) İnsanların bir kısmının derecelerini, diğerlerinin üzerine yükselttik ki: Onların bir kısmı diğerlerini emrinde çalıştırsın ve (ayetlerimiz ile emrettiğimiz gibi ihtiyaç sahiplerine) geçimliklerini versin diye. Ve senin Rabbinin rahmeti, onların topladığı şeylerden (Aziz Allah’ın ayetiyle kanunlaştırdığı İnfak zekat gibi haklar;  “refah içindeki ileri gelenlerin” halktan merhametsizce kendileri için topladıkları sömürü vergilerinden) daha hayırlıdır.

43/ZUHRÛF-33: Ve lev lâ en yekûnen nâsu ummeten vâhıdeten le cealnâ limen yekfuru bir rahmâni li buyûtihim sukufen min fıddatin ve meârice aleyhâ yazherûne.
Eğer insanlar (yeryüzünde) küfre sapmayacak tek bir ümmet halinde olsaydı (dünya hayatı sadece bir sınav yaşantısı olmasaydı), Rahmân’ı inkâr edenlerin de ahiret evlerine (müminlere cennette vaad ettiğimiz gibi) mutlaka gümüşten tavanlar ve üzerinde yükseldikleri merdivenler yapardık.

43/ZUHRÛF-34: Ve li buyûtihim ebvâben ve sururen aleyhâ yettekiûn(yettekiûne).
Ve onlarında ahiretteki evlerine ihtişamlı kapılar ve de üzerine yaslandıkları cennet koltukları koyardık.

43/ZUHRÛF-35: Ve zuhrufâ(zuhrufen), ve in kullu zâlike lemmâ metâul hayâtid dunyâ, vel âhiretu inde rabbike lil muttekîn(muttekîne).
Ve daha nice altın ziynetler verirdik. Bütün bu süsler altınlar ziynet ve mücevherler bunlar geçici dünya hayatında sadece bir sürelik bir metadır. (sınav fitnesidir) Ahiret ise Rabbin katında sadece takva sahipleri içindir.

43/ZUHRÛF-36: Ve men ya’şu an zikrir rahmâni nukayyıd lehu şeytânen fe huve lehu karîn(karînun).
Ve kim Rahmân’ın zikrinden/Kuran’dan yüz çevirirse, şeytanı (fitne ile) ona musallat ederiz. Böylece o (şeytan), onun yakın arkadaşı olur.

43/ZUHRÛF-37: Ve innehum le yasuddûnehum anis sebîli ve yahsebûne ennehum muhtedûn(muhtedûne).
Ve muhakkak ki onlar (şeytanlar ve onlara tabi olan aracılar), onları mutlaka (Allah’ın) yolundan ( fitnelerle) men ederler. Ve oysa onlar kendilerinin hidayette olduğunu sanırlar.

43/ZUHRÛF-38: Hattâ izâ câenâ kâle yâ leyte beynî ve beyneke bu’del meşrikayni fe bi’sel karîn(karînu).
Onlar, sonunda (kıyâmet günü) bize geldiği zaman: (aldananlar aldatanlara) “Keşke benimle senin aran, iki doğu kadar uzak olsaydı.” der. İşte bu ne kötü bir yakınlık.

Tüm çok tanrılı aracılı şirk inançlarında olduğu gibi Ehli kitap inancına göre/Musa’nın 5 kitabı anılan eski ahit ve Tevrat ve İncilde de “İslamda ikinci Alem zikredilen” ahiret hayatı yoktur. Müşriklere göre Dünya Doğudan batıya doğru uzanan tepsi gibi düz bir yerdir. Kendi inançlarına göre dünyanın doğu istikametinde Fırat ve Dicle nehirleri arasında Aden isminde verimli bir bahçe vardır. {Bkz:Tevrat/Tekvin bölüm 2/6~14} Dünyanın batı istikameti ise yaratıcının onları sürgüne gönderdiği topraklardır. Buyruklarına İtaat etmeleri halinde tanrı onları tekrar “aracı vekil” şefaatı ve hidayetiyle (tabii ki onları sömüren aracıların isteklerini yerine getirmek ve onlara bildirilen vergi bedellerini ödemeleri koşuluyla) tekrar Aden bahçesine kabul edecektir. Diğer anlamıyla müşrikler için Doğu demek Aden bahçesi yani yeryüzünde bulunan cennet demektir. Kuran indikten sonra cennet cehennem ve ahiret modeli detaylı olarak açıklandıkça taraftar kaybetmemek adına {bkz;mearic 36) müşrikler de cenneti sahiplenip dünyada doğuda bir yerde olduğunu iddia etmeye başladılar. Fırat ve Dicle arasında cennetin olmadığının kaşifler tarafından açıklanmasıyla bu kez İki doğu ve batı var demeye başladılar. Ahiret hayatını inkar etmekle Allah’ın tevbe af yetkilerini yeryüzünde kendi tekelinde tutan ve böylece kendilerini Tanrı’nın vekili olarak gösterip halkı sömüren tüm fitne dönemlerinde halkın algısında cennet’in diğer ismi doğu olmuştur. O devirde insanlarının algısında Doğunun ve batının Rabbi demek, insanın kovulduğu cennetin ve insanın cennetten sürgün edildiği toprakların Rabbi demektir.  Ve bu cennet Kuran’a göre müminlerin algısında ikinci alemdedir. Ve insanlar ikinci alemdeki cennetten yeryüzüne sürgün edilmiştir. Çok tanrılı şirk inançlarına göre ve çok tanrılı şirk inançlarına göre tahrif edilip batıla tevil edilmiş Tevrat ve incile göre ise cennet “yeryüzünün doğusundadır”  ve insanların sürgün edildiği topraklar ise Fırat ve Dicle’nin batısında kalan dünya toprakları olduğu tarif edilmektedir. Kuran indikten sonra insanların akın akın İslam’a  {bkz; mearic 36} geçmesiyle müşrikler sömürdükleri kişileri kaybetmemek adına; Ahiret inancı taşımadıkları  ve kitaplarında yazılı olmadığı halde;  “İslam’ın ikinci alemde bulunan” cennetini sahiplenmeye yeltenmişlerdir. Bu yüzden Yahudi ve hristiyan müşriklerden  bkz: Bakara 111 ayetiyle “kitaplarında cennet veya cehennem olduğuna dair kanıt göstermeleri” istenmiştir. Ayrıca ahirete inanmadıkları halde taraftar kaybetmemek adına Allah’ın ikinci alemde bulunan cennetini sahiplenen ancak batıl şirk sömürü hükümleriyle halkı kandırmaya devam eden hem yahudi hem Hristiyan müşriklerin durumları ve akibetleri Meâric suresi 37~41 ayetleri arasında vurgulanmıştır.)Zuhruf suresi 38. Ayetinde yeryüzünün doğusundaki sahte cennet ile ahiretteki o dönemin insanları tarafından Doğu zikredilen ahiret cennetinin tezatı ve uzaklığı mukayese edilerek, iki Doğu zikredilmiştir. Yeryüzünde hak din İslam’ı reddedip Aracılara aldananlar, ahirette ceza gününde, pişmanlıkla keşke yeryüzünde sizinle aramız iki Doğu kadar uzak olsaydı. diyecekler. Ve “ onları aldatan aracılarla olan yakınlıkları akibet olarak aldananlar açısından ne kötü” Buyurulmaktadır.

43/ZUHRÛF-39: Ve len yenfeakumul yevme iz zalemtum ennekum fîl azâbi muşterikûn(muşterikûne).
(Onlara) Bugün size asla (hiçbir şey) fayda vermez. “Siz zulmetmiştiniz. Muhakkak ki azapta da ortaksınız”. denir.

43/ZUHRÛF-40: E fe ente tusmius summe ev tehdîl umye ve men kâne fî dalâlin mubîn(mubînin).
Yoksa sağırlara sen mi işittireceksin? Veya körleri ve apaçık dalâlette olanları sen mi hidayete erdireceksin?

43/ZUHRÛF-41: Fe immâ nezhebenne bike fe innâ minhum muntekımûn(muntekımûne).
Fakat seni de aralarından mutlaka gidereceğiz (takdir edilmiş ömür süren sonunda dünya hayatına son vereceğiz). İşte o zaman mutlaka biz, ahirette onlardan (sana/İslam’a tabi olmamış müşriklerden) intikam alacak olanlarız.

43/ZUHRÛF-42: Ev nuriyennekellezî vaadnâhum fe innâ aleyhim muktedirûn(muktedirûne).
Ya da onlara vaadettiğimizi (azabı sen henüz yaşarken) sana da mutlaka göstereceğiz. Çünkü Biz, onların üzerinde daima (zafere) muktedir olanlarız.

43/ZUHRÛF-43: Festemsik billezî ûhıye ileyk(ileyke), inneke alâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Artık sana vahyedilene sarıl. Muhakkak ki sen, Sıratı Mustakîm üzerindesin.

43/ZUHRÛF-44: Ve innehu le zikrun leke ve li kavmik(kavmike), ve sevfe tus’elûn(tus’elûne).
Muhakkak ki O (Kur’ân), senin için ve senin kavmin için mutlaka bir zikirdir. Ve siz, (o Zikr’den/Kur’ân’dan) sorumlu olacaksınız. (Hesaba çekileceksiniz)

43/ZUHRÛF-45: Ves’el men erselnâ min kablike min rusulinâ e cealnâ min dûnir rahmâni âliheten yu’bedûn(yu’bedûne).
Ve senden önce gönderdiğimiz resûllerimizden sor (bakalım), Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar kıldık mı?

43/ZUHRÛF-46: Ve lekad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ilâ fir’avne ve melâihî fe kâle innî resûlu rabbil âlemîn(âlemîne).
Ve andolsun ki Musa (A.S)’ı âyetlerimizle (mucizelerimizle), firavuna ve onun (kavminin varlıklı) ileri gelenlerine gönderdik. (O zaman Hz Musa (A.S) onlara): “Muhakkak ki ben, âlemlerin Rabbinin Resûl’üyüm.” dedi.

43/ZUHRÛF-47: Fe lemmâ câehum bi âyâtinâ izâhum minhâ yadhakûn(yadhakûne).
Fakat (Musa A.S), onlara âyetlerimizle (mucizelerimizle) gelince, onlar o zaman onlara (mucizelere) gülüyorlardı (alay ediyorlardı).

43/ZUHRÛF-48: Ve mâ nurîhim min âyetin illâ hiye ekberu min uhtihâ ve ehaznâhum bil azâbi leallehum yerciûn(yerciûne).
Onlara her gösterdiğimiz mucize diğerinden daha büyüktü. Ve gösterdiğimiz mucizelere rağmen inanmayanları azapla yakaladık ki, belki onlar da böylece (Allah’ın dinine) dönerler diye.

43/ZUHRÛF-49: Ve kâlû yâ eyyuhes sâhırud’u lenâ rabbeke bimâ ahide ındeke innenâ le muhtedûn(muhtedûne).
Ve (onlar): “Ey sihirbaz, senin Allah’a olan ahdin hürmetine, Rabbine bizim için dua et (bu azabı kaldırsın)! ( O taktirde) gerçekten biz, mutlaka hidayet üzere oluruz.” dediler.

43/ZUHRÛF-50: Fe lemmâ keşefnâ an humul azâbe izâ hum yenkusûn(yenkusûne).
Fakat onlardan azabı kaldırınca, o zaman onlar verdikleri sözleri yine bozdular.

43/ZUHRÛF-51: Ve nâdâ fir’avnu fî kavmihî kâle yâ kavmi e leyse lî mulku mısra ve hâzihil enhâru tecrî min tahtî, e fe lâ tubsirûn(tubsirûne).
Ve firavun, kavmi içinde halkına şöyle seslendi: “Ey kavmim, bütün Mısır benim mülküm değil mi? Ve altımdan akan bu nehirler benim mülküm değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?” dedi.

43/ZUHRÛF-52: Em ene hayrun min hâzellezî huve mehînun ve lâ yekâdu yubîn(yubînu).
Yoksa ben, o acizden daha hayırlı (değil miyim) ki, o neredeyse bir sözü bile açıklayamıyor (iki kelimeyi bir araya getirip normal bir insan gibi bile konuşmaktan aciz).

43/ZUHRÛF-53: Fe lev lâ ulkıye aleyhi esviretun min zehebin ev câe meahul melâiketu mukterinîn(mukterinîne).
“Öyleyse O’nun bir Resul olması için ellerinde (benim bileklerimdeki gibi gösterişli) takılmış altından bilezikler olmalıydı veya beraberinde meleklerle gelmesi gerekmez miydi?” dedi.

43/ZUHRÛF-54: Festehaffe kavmehu fe atâûh(atâûhu), innehum kânû kavmen fâsikîn(fâsikîne).
Böylece (firavun Musa’yı) insanların önünde küçük düşürdü. Bu küçümseme üzerine kavmi firavuna itaat etti. Muhakkak ki onlar böylece fasık bir kavim oldular.

43/ZUHRÛF-55: Fe lemmâ âsefûnentekamnâ minhum fe agraknâhum ecmaîn(ecmaîne).
Bu yüzden bizi eseflendirdiler (üzdüler), Ve ardından onların hepsini boğarak intikamımızı aldık ki,

43/ZUHRÛF-56: Fe cealnâhum selefen ve meselen lil âhırîn(âhırîne).
Böylece onları sonraki (ümmetler) için bir selef ve örnek kıldık.
(Onların başından geçenleri; Hz Musa’dan Hz Muhammed (S.A.V)’ a kadar {MÖ 1400 ila MS 600 yılına kadar 2bin yıllık süreçte} gönderilmiş tüm Resul’lerin dönemsel kitaplarında da müteşabih ayetler olarak Zikr’de yerini alan ve akibetlerinden ibret alması gereken bir kavim kıldık.)

43/ZUHRÛF-57: Ve lemmâ duribebnu meryeme meselen izâ kavmuke minhu yasıddûn(yasıddûne).
Meryemoğlu (Hz. İsa) senin kavmine misal verilince, onlarda (Bkz Zuhruf 52|54} Firavunun Hz Musa’yı insanların önünde küçük düşürmek istediği gibi Ehli kitap müşrikler de seni küçük düşürmek için senin kavmin içinde seni aynı alaycılıkla/aynı yöntemle) aşağılıyorlardı.

43/ZUHRÛF-58: Ve kâlû e âlihetunâ hayrun em huve, mâ darebûhu leke illâ cedelâ(cedelen), bel hum kavmun hasımûn(hasımûne).
Ve: “Bizim ilâhlarımız mı hayırlı yoksa o mu?” dediler. Sana bu örneği, seninle mücâdeleden başka bir şey için söylemediler. Hayır, onlar düşman bir kavimdir.

43/ZUHRÛF-59: İn huve illâ abdun en’amnâ aleyhi ve cealnâhu meselen li benî isrâîl(isrâîle).
O (Hz. İsa),  (Peygamberlikle) “sadece Bizim” ni’metlendirdiğimiz bir kuldur. Ve onu İsrailoğullarına örnek kıldık.

43/ZUHRÛF-60: Ve lev neşâu le cealnâ minkum melâiketen fîl ardı yahlufûn(yahlufûne).
Eğer biz dileseydik mutlaka, yeryüzünde yerinize geçecek melekler kılardık (Hz İsa’yı da tüm Nebileri de melek olarak yaratırdık).

43/ZUHRÛF-61: Ve innehu le ilmun lis sâati, fe lâ temterunne bihâ vettebiûni, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve muhakkak ki o saat (müşriklerin iman etmediği ahirete dönüş zamanı/kıyâmetin zamanı) bir ilimdir (Sadece Allah’ın bildiği bir bilgidir). Öyleyse ondan sakın şüphe etmeyin! Ve Allah’a tâbî olun! İşte bu, Sıratı Mustakîm’dir.

43/ZUHRÛF-62: Ve lâ yasuddennekumuş şeytân(şeytânu), innehu lekum aduvvun mubîn(mubînun).
Ve şeytan sakın sizi, (Sıratı Mustakîm’den) men etmesin. Muhakkak ki o, sizin için apaçık düşmandır.

43/ZUHRÛF-63: Ve lemmâ câe îsâ bil beyyinâti kâle kad ci’tukum bil hikmeti ve li ubeyyine lekum ba’dellezî tahtelifûne fîh(fîhi), fettekûllâhe ve etîûni.
Ve Hz. İsa da beyyineler ile (Peygamber olduğuna dair mucizelerle, delillerle) geldiği zaman: “Hakkında ihtilâfa düştüğünüz hakk bilgilerin bir kısmını (Bkz;Ali İmran suresi 50 geçmişte tahrif ettiğiniz kısımları/ayetleri neshedip yerine}  size hakkı açıklamak için hikmeti getirdim. Öyleyse Allah’a karşı takva sahibi olun ve bana itaat edin!” demişti.

43/ZUHRÛF-64: İnnellâhe huve rabbî ve rabbukum fa’budûh(fa’budûhu), hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Muhakkak ki (Ben onun oğlu değilim) O Allah, benim de sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kul olun! İşte bu, Sıratı Mustakîm’dir. demişti.

43/ZUHRÛF-65: Fahtelefel ahzâbu min beynihim, fe veylun lillezîne zalemû min azâbi yevmin elîm(elîmin).
Sonra gruplara ayrılıp kendi aralarında yine ihtilâf ettiler. Artık elîm günün azabından, zulmedenlerin vay haline!

43/ZUHRÛF-66: Hel yenzurûne illes sâate en te’tiyehum bagteten ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
O saatin (kıyâmetin) onlar farkında değilken, ansızın onlara gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?

43/ZUHRÛF-67: El ehillâu yevme izin ba’duhum li ba’dîn aduvvun illel muttekîn(muttekîne).
İzin günü, takva sahipleri hariç, samimi dostlar dahi birbirine düşmandır.

43/ZUHRÛF-68: Yâ ibâdi lâ havfun aleykumul yevme ve lâ entum tahzenûn(tahzenûne).
Ey O (mümin) kullar ki; O gün size korku yoktur ve siz mahzun (da) olmayacaksınız.

43/ZUHRÛF-69: Ellezîne âmenû bi âyâtinâ ve kânû muslimîn(muslimîne).
Onlar ki âyetlerimizle âmenû olmuşlardır ve (Allah’a aracısız iman ve) teslim olmuşlardır.

43/ZUHRÛF-70: Udhulûl cennete entum ve ezvâcukum tuhberûn (tuhberûne).
(Onlara) Siz ve zevceleriniz (eşleriniz) cennete girin! (Orada) ferahlatılacaksınız. denir.

43/ZUHRÛF-71: Yutâfu aleyhim bi sıhâfin min zehebin ve ekvâb(ekvâbin), ve fîhâ mâ teştehîhil enfusu ve telezzul a’yun(a’yunu), ve entum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Onların etrafında altından tepsiler ve kadehlerle (bardaklarla) dolaşılır. Ve orada nefslerin iştahlandığı ve gözlerin lezzet aldığı şeyler vardır. Ve siz orada ebediyyen kalacak olanlarsınız.

43/ZUHRÛF-72: Ve tilkel cennetulletî ûristumûhâ bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
İşte bu, amellerinizden dolayı varis kılındığınız cennet. Denir.

43/ZUHRÛF-73: Lekum fîhâ fâkihetun kesîretun minhâ te’kulûn(te’kulûne).
Sizin için orada, yiyeceğiniz pekçok meyve vardır.

43/ZUHRÛF-74: İnnel mucrimîne fî azâbi cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Muhakkak ki mücrimler (suçlular), cehennem azabı içinde ebediyyen kalacak olanlardır.

43/ZUHRÛF-75: Lâ yufetteru anhum ve hum fîhi mublisûn(mublisûne).
(Azap) onlardan hafifletilmez. Ve onlar, orada (Allah’ın rahmetinden) ümit kesmiş olanlardır.

43/ZUHRÛF-76: Ve mâ zalemnâhum ve lâkin kânû humuz zâlimîn(zâlimîne).
Ve Biz onlara zulmetmedik. Ve lâkin onlar (yeryüzünde amelleri üzerinde kendilerine) zalimler oldular.

43/ZUHRÛF-77: Ve nâdev yâ mâliku li yakdi aleynâ rabbuk(rabbuke), kâle innekum mâkisûn(mâkisûne).
Ve O cehennemdekiler cehennem bekçisine: “Ey Malik!” diye seslenecekler. “Rabbin hükmünü verip, işimizi bitiriversin, böyle yanmaktansa, ölüp kül kömür olmak iyidir.” Görevli diyecek ki: “Hayır, siz burada ölmeden bu şekilde sürekli ebedi duracaksınız“

43/ZUHRÛF-78: Lekad ci’nâkum bil hakkı ve lâkinne ekserekum lil hakkı kârihûn(kârihûne).
Andolsun ki size hakkı (Kuran ile mutlak gerçeği/hakikatı) getirdik. Ve lâkin sizin çoğunuz hakkı kerih görenlerdir.

43/ZUHRÛF-79: Em ebremû emren fe innâ mubrimûn(mubrimûne).
Yoksa onlar işi sağlam mı tuttular? (Kendilerini cehennem azabından garantiye mi aldılar) Muhakkak ki asıl biz, işi sağlam tutanlarız.

43/ZUHRÛF-80: Em yahsebûne ennâ lâ nesmeu sırrehum ve necvâhum, belâ ve rusulunâ ledeyhim yektubûn(yektubûne).
Yoksa onların sırlarını ve fısıltılarını işitmeyeceğimizi mi zannediyorlar? Hayır, onların yanında (Bkz;İnfitar suresi 10,12 Kaf suresi 17,18 kulların bütün amellerini ve söyledikleri her kelimeyi kayıt altına alan) resûllerimiz (görevli yazıcı melekler) herşeyi yazıyorlar.

43/ZUHRÛF-81: Kul in kâne lir rahmâni veledun fe enâ evvelul âbidîn(âbidîne).
De ki: “Eğer Rahmân’ın (müşriklerin iddia ettiği gibi yeryüzünde Rahman Allah’ın hükmüne ortak ettiği ve vekili kıldığı) bir çocuğu olsaydı, o zaman O’na kul olanların ilki ben olurdum.”

43/ZUHRÛF-82: Subhâne rabbis semâvâti vel ardı rabbil arşi ammâ yasıfûn(yasıfûne).
Oysa Göklerin ve yerin de Rabbi olan arşın Rabbi, onların vasıflandırdıkları şeylerden ( Hristiyanlar İsa Allah’ın oğludur/Yahudiler krallarıımız Allah’ın oğludur/Arap müşrikler ise Lat Uzza ve Menat isimli melekler Allah’ın kızlarıdır derlerken Aziz Allah onların bu insana benzer eksik nitelendirmelerden) münezzehtir.

43/ZUHRÛF-83: Fe zerhum yahûdû ve yel’abû hattâ yulâkû yevme humullezî yû’adûn(yû’adûne).
Artık onları bırak! Vaadolundukları güne mülâki oluncaya (kavuşuncaya) kadar boş şeylere dalsınlar ve oynasınlar.

43/ZUHRÛF-84: Ve huvellezî fîs semâi ilâhun ve fîl ardı ilâh(ilâhun), ve huvel hakîmul alîm(alîmu).
Ve O, gökte İlâh’tır ve yerde de İlâh’tır. (Onun oğlu kızı gibi yeryüzünde ve gökte hükmüne vekil kıldığı kimse yoktur.) Ve O, yegane Hakîm’dir ve Alîm’dir.

43/ZUHRÛF-85: Ve tebârekellezî lehu mulkus semâvâti vel’ardı ve mâ beynehumâ, ve indehu ilmus sâah(sâati), ve ileyhi turceûn(turceûne).
O, öyle yüce ve mübarektir ki, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü O’nundur. O saatin (kıyâmet vaktinin) ilmi, O’nun indindedir. Ve (sorgulanmak üzere) O’na döndürüleceksiniz.

43/ZUHRÛF-86: Ve lâ yemlikullezîne yed’ûne min dûnihiş şefâte illâ men şehide bil hakkı ve hum ya’lemûn(ya’lemûne).
Ve onların, O’ndan (Allah’tan) başka taptıkları şeyler (aracılar ruhbanlar ve sahte aracı ilahları ) insanları şefaate malik değildir. Hakk’a şahit olanlar (Allah’ın görev ve yetki verdiği {bkz; Araf suresi 46} Suçluları simalarından tanıyıp günahkarları cehennemin 7 kapısında günahlarına göre ayrı ayrı kümelendirip ayıran “Araf ehli” isimli Allah’ın yetki verdiği görevli melekleri) hariç ve onlar muhakkak tüm hakikatı bilirler.

43/ZUHRÛF-87: Ve le in se’eltehum men halakahum le yekûlunnallahu fe ennâ yu’fekûn(yu’fekûne).
Ve eğer gerçekten onlara: “Kendilerini kim yarattı?” diye sorarsan, mutlaka “Allah” diyeceklerdir. Buna rağmen (aracılara yönelmekle Hakk’tan) nasıl döndürülüyorlar?

43/ZUHRÛF-88: Ve kîlihi yâ rabbi inne hâulâi kavmun lâ yu’minûn(yu’minûne).
(Ey Muhammed ): “Ey Rabbim, bunlar gerçekten artık mü’min olmayan bir kavimdir.” demenle birlikte

43/ZUHRÛF-89: Fasfah anhum ve kul selâm(selâmun), fe sevfe ya’lemûn(ya’lemûne).
Bundan sonra onlardan vazgeç ve: “Selâm olsun.” de. Artık onlar yakında bilecekler.