YÛNUS SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

10/YÛNUS-1: Elif lâm râ, tilke âyâtul kitâbil hakîm(hakîmi).
Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, (hesap günü üzerinden yargılanacağınız Allah’ın ayet-i hükümlerini ihtiva eden ) Hakim Kitab’ın âyetleridir.

10/YÛNUS-2: E kâne linnâsi aceben en evhaynâ ilâ reculin minhum en enzirin nâse ve beşşirillezîne âmenû enne lehum kademe sıdkın inde rabbihim, kâlel kâfirûne inne hâzâ le sâhırun mubîn(mubînun).
“İnsanları uyarması ve âmenû olanları (Allah’a aracısız iman ve teslim olanları) müjdelemesi” için, kendi içlerinden olan (beşer/ölümlü) bir adama vahyetmemiz insanlara acaip mi geldi? Muhakkak ki onlar (Resul’ler) için, Rab’lerinin yanında sıddıklar makamı vardır. Ve Kâfirler şöyle dediler: “Muhakkak ki bu, mutlaka apaçık bir sihirbazdır.”

10/YÛNUS-3: İnne rabbekumullâhullezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşi yudebbirul emr(emre), mâ min şefîin illâ min ba’di iznih(iznihî), zâlikumullâhu rabbukum fa’budûh(fa’budûhu), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Muhakkak ki sizin Rabbiniz Allah, semaları ve yeryüzünü 6 günde yaratandır. Sonra (Allah) onları arşa istiva etti. (Semaları ve arzı yarattıktan sonra onların iş ve yönetimini {Melek hızıyla 50 bin yıl mesafede ancak ulaşılan bkz; mearic 4 arşı Ala katına } aracısız kendi idaresine bağımladı). Tüm işleri sadece O düzenler ve O’nun izni olmadıktan sonra hiç bir şefaatçi yoktur. İşte bu Allah, sizin Rabbinizdir. Artık O’na kul olun. Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

İstiva etmek=Allah’ın bir işi ve o işteki yönetimini tamamen kendi otorite ve denetimine bağlı olarak yürütmesi demektir.

10/YÛNUS-4: İleyhi merciukum cemîâ(cemîan), va’dallâhi hakkâ(hakkan), innehu yebdeul halka summe yuîduhu li yecziyellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti bil kıst(kıstı), vellezîne keferû lehum şerâbun min hamîmin ve azâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn(yekfurûne).
Şüphesiz o başlangıçta ahirette ilk yaratmayı yapıp, sonra amenü olup, (Allah’ı razı etmek için) salih ameller işleyenleri (ahirete dönüşte) adaletle mükafatlandırmak amacıyla, o yaratmayı yeryüzünde de tekrar eder. Ancak; Hepinizin dönüşü sonunda mutlaka ahiret yurduna, Allah’ın yargı makamınadır. Allah bunu sizlere bir hakikat olarak vadetmiştir. (Bu hakikatı/İslam’ı) İnkar eden kafirlere gelince, inkar etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan içkiler ve elem dolu bir azap vardır.

10/YÛNUS-5: Huvellezî cealeş şemse dıyâen vel kamere nûren ve kadderehu menâzile li ta’lemû adedes sinîne vel hisâb(hisâbe), mâ halakallâhu zâlike illâ bil hakk(hakkı), yufassılul âyâti li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).
Güneş’i bir ziya (ısı ve ışık kaynağı ), Ay’ı bir nur (ışık) kılan, O’dur. Ve zamanı ve senelerin adedini ve hesabını bilmeniz için onlara (ölçülendirilmiş) menziller tayin etti. Allah ne yarattı ise ancak böylece bir hakikat üzerine yarattı. Bilen bir kavim için âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.

10/YÛNUS-6: İnne fîhtilâfil leyli ven nehâri ve mâ halakallâhu fîs semâvâti vel ardı le âyâtin li kavmin yettekûn(yettekûne).
Muhakkak ki gece ile gündüzün, peşpeşe (karşılıklı) gelmesinde ve Allah’ın semalarda ve arzda (tüm bu yoktan) yarattığı şeylerde, takva sahibi bir kavim için elbette âyetler (ahiretin de var olabileceğine dair deliller) vardır.

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme’ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, (Müşrikler) Bize aracısız ulaşmayı dilemezler.(Ahirete ve din gününe iman etmezler. Çünkü ) Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

Hem Arap hem Hristiyan hem yahudi müşrikler, tüm aracılı şirk inançlarında olduğu gibi, ahiret alemini ve ahirette Allah tarafından sorgulanacaklarını ve yeryüzü amelleri karşılığında cennet cehennem ile mukabele göreceklerini reddederler. Müşrik inançlarda insanlar tepsi gibi düz tahayyül ettikleri dünyanın altında bulunan ölüler diyarına gideceklerini düşünürler. Tekrar dirilebilmeleri için tanrının temsilcisi kabul ettikleri aracılara yıllık mahsüllerinden pay öderlerdi. Böylece Tanrıları da aracı ruhbanlar vasıtasıyla onların mahsüllerine bereket gönderir rızıklarını açar dertlerine derman hastalıklarına şifa olurdu. Yani halk böyle sömürülürdü. Tamamen Şirk sömürü düzeninden nemalanan aracılar bu nedenle, aracı ve şefaatçı kabul etmeyen İslam’ın Allah’ına ve gönderilmiş tüm Resul’lerine her dönem büyük bir muhalefetle direndiler. Hem Arap müşrikler hem Ehli kitap anılan Hristiyan ve yahudi müşrikler ahiret hayatına inanmadıkları için bu nedenle Kuran’ın ilgili sure ve ayetlerinde yaratılıştan örnekler verilir Ve; “Gördüğünüz tüm bu yaratılmışlığı ve canlılığı zaten yoktan var etmiş olan Allah, o halde ahireti ve oradaki canlılığı da yaratmaya muktedir değil mi ? Yasin 81” sorusuna kullarını muhatap kılarak, ahirete iman için yaratılış süreçlerine bakarak yaratılıştan tefekkürle ibret alınması öğütlenmiştir.

10/YÛNUS-8: Ulâike me’vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların (fitne ile) kazandıklarının bir gerekliliği olarak varacakları yer ateştir (cehennemdir).

10/YÛNUS-9: İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti yehdîhim rabbuhum bi îmânihim, tecrî min tahtihimul enhâru fî cennâtin naîm(naîmi).
Muhakkak ki âmenû olanlar (Allah’a aracısız iman ve teslim olanlar) ve amilüssalihat ( Allah’ı razı etmek için salih amel ) yapanlar, îmânlarından dolayı Rab’leri, onları hidayete erdirir. Onlar, altlarından ırmaklar akan naîm cennetlerindedirler.

10/YÛNUS-10: Da’vâhum fîhâ subhânekellâhumme ve tehiyyetuhum fîhâ selâm(selâmun), ve âhıru da’vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn(âlemîne).
Onların orada duaları: “Allah’ım, Sen Sübhan’sın demek olur (Ahirete inanmayan müşriklerin aksine Allah’ım demekki Sen Sen cenneti ve cehennemi ve Ahiret hayatını yaratabilecek olağanüstü kudretteymişsin. derler). Ve onların orada (ahirette) hayatları  “Selâm”dır. (Selamettedir) Ve dualarının sonu, (hem yeryüzü hem ahiret olmak üzere iki aleme kasıtla) “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmek”tir. (tüm Övgü ve takdirlerini övgü ve takdirlerin yegane sahibi olan Allah’a teslim etmektir.)

10/YÛNUS-11: Ve lev yuaccilullâhu lin nâsiş şerresti’câlehum bil hayri le kudiye ileyhim eceluhum, fe nezerullezîne lâ yercûne likâenâ fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Ve eğer Allah onların hayrı acele istemeleri gibi insanlara şerr için acele etseydi, (yeryüzünde bir sınav süresi yaşantısını insanlara önceden ahirette söz vermemiş olsaydı) elbette onların ecelleri hemen yerine getirilirdi. Fakat (hayatta iken) Bize aracısız ulaşmayı dilemeyen kimseleri işte böyle isyanları içinde şaşkın bırakırız.

Bkz: Hicr suresi 26~50 ve Bakara suresi 30~40 Hz Adem, kovulduğu cennete tekrar kabul edilmesi için, bir daha asla Allah’a sadakatsızlık yapmayacağına dair Allah’a yemin ederek bir fırsat ister ve bu tevbeli yemin üzerine; “Allah’a aracısız sadakat” dairesinde sınanmak koşuluyla ve Allah’ın belirlediği bir ömür süresince bu isteği Allah tarafından kabul görür. Ve Aziz Allah Adem’in nesline dünya fırsat yaşantısında bir ömür süresi vereceğini önceden ahirette “söz verdiği için” dünya yaşantısında Allah’a ahirette vermiş olduğu sözü unutup, sadakat yerine isyanı seçen kafirlerin canlarını acele edip hemen almaz. Bilakis, Rağmen, insana vermiş olduğu söze sadık kalmak adına ömür süre içinde azabı ancak tehir eder, erteler. Eğer toplumun tüm fertleri çeşitli uyarılara rağmen Küfür imanında ısrar ediyorlarsa o hallerde ise o toplumu tümden helak eder. Ancak helak öncesi tüm kavimler/toplumlar Resul’ler vasıtasıyla mutlaka ısrarlı bir şekilde {bkz;Kasas suresi 59 Hicr suresi 4 İsra suresi 16 Şuara suresi 208 } uyarılmışlardır. Yeryüzü sınav fırsat yaşantısında isyan etmek yerine; Allah’a aracısız sadakat gösterip önceden ahirette verdiği yemine sadık kalan Adem’in neslinden olan itaatkar kullara “yemin sahipleri” veya “Âshab-ı yemin” denir ve onlar cennet ile müjdelenmişlerdir. {bkz: Vakıa suresi 27 Müdessir suresi 39} Bir kez daha sadakatsizlik yapmamak akdi ile önceden tevbe verip fırsat istendiği için, yeryüzü yaşantısı Rahman Allah tarafından insana ön verilmiş bir borçtur ve borç üzerinde sürdürülen bir rahmet yaşantısıdır.

10/YÛNUS-12: Ve izâ messel insâned durru deânâ li cenbihî ev kâiden ev kâimâ(kâimen), fe lemmâ keşefnâ anhu durrehu merre ke’en lem yed’unâ ilâ durrin messeh(messehu), kezâlike zuyyine lil musrifîne mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Ve insana bir darlık (musîbet, sıkıntı) isabet ettiği zaman, yatarken, otururken veya ayaktayken Bize dua eder. Fakat sıkıntısını ondan giderdiğimiz zaman ona isabet eden darlıkta (sanki önceden) Bize dua etmemiş gibi ( faydayı aracılara malederek Allah’a) sırtını  döner. İşte, (sınav fırsat hayatını aracıların batıl şirk inançları ile boşu boşuna israf eden) o müsriflere yapmış oldukları şeyler böyle gaflet ile süslendi.

10/YÛNUS-13: Ve lekad ehleknel kurûne min kablikum lemmâ zalemû ve câethum rusuluhum bil beyyinâti ve mâ kânû li yu’minû, kezâlike neczil kavmel mucrimîn(mucrimîne).
Andolsun, sizden önceki devirlerde de yaşayanları zulmettikleri zaman helâk ettik. Ve onlara resûlleri beyyineler (deliller) ile gelmişti. Ve ancak (buna rağmen) onlar inanmadılar. Mücrim bir kavmi akabinde işte böyle cezalandırırız.

10/YÛNUS-14: Summe cealnâkum halâife fîl ardı min ba’dihim li nanzure keyfe ta’melûn(ta’melûne).
Sonra sınavda nasıl amel ettiğinize bakmamız için, onların ardından sizi, (onları sınadıktan sonra şimdi sizin neslinizi) yeryüzünde halifeler kıldık.

Halife = Kelime anlamı olarak, “ardıl” demektir. Kuran’a göre Halife; Bir nesil diğerinin halefi olacak şekilde, yani biri diğerinin yerine geçip, yeryüzünde birbiri ardınca Allah’ın hükümleri üzerinde sınanıp, Allah’ın hükümlerini sürdüren “birbirlerinin halefleri kılınmış insanlar” manasında kullanılmıştır. Günümüzde kullanılan “Halife” kavramı, bir ülkenin başındaki kıralın soyundan olan ve kıralın zürriyetinden olan evlatlarından birisinin tahta geçmesi ve yönetimi ele alması demektir. Kuran’da kullanılan halife kavramı ise “birbirinin ardınca gönderilen diğer nesil” manasında kullanılır. İslam devlet yönetiminin başındaki kişiler, Kuran’da “yönetici/Ulü’l-emr” olarak zikredilir. Kuran’a göre her insan bir diğerinin halefi manasında halifedir. Her insan zaten halife olduğu için ; eğer aralarından bir kişi İslam devletini yönetmek için seçilirse o kişi de yönetici sorumluluğunda Allah’ın hükümlerini sürdürüp, “Allah’ın hükümleriyle yönetme sorumluluğu” üzerinde Allah’a hesap verecek olan bir kişidir. Ve müminler İslam’i yaşantının en iyi şekilde ifa edilebilmesi için {Bkz: Nisa suresi 59} ulü’l-emr’e itaat etmek zorundadır. Ancak; Eğer Halifelerin arasından seçilmiş olan kişi bir ulü’l-emr olsa dahi o kişi hükümlerin dışına çıktığı an fasık (dinden çıkmış kafir) damgası yer ve yöneticilik yetkileri düşer. İslam hayatında asıl olan; İster yöneten ister yönetilen olsun, her halife Allah’ın indirdiği ile hükmedip Allah’ın indirdiği ile amel etmek sorumluluğundadır. Allah’ın nezdinde hiçbir cinsiyetin, hiçbir kulun ve hiçbir makamın diğerine üstünlüğü yoktur. {bkz Nahl suresi 60} Âla olma (üstün olma) durumu yalnızca Allah’a ait bir haktır. Ve {Bkz: Hucurat suresi 13} halifeler arasında Üstünlük Allah’a ve hükümlerine karşı doruk itina etmek demek olan “takva” iledir. {Halife için detaylı bkz; Fatr suresi 39 Neml suresi 62 Yunus suresi 14, 73 Enam suresi 165, Bakara suresi 30}

10/YÛNUS-15: Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâlellezîne lâ yercûne likâena’ti bi kur’ânin gayri hâzâ ev beddilh(beddilhu), kul mâ yekûnu lî en ubeddilehû min tilkâi nefsî, in ettebiu illâ mâ yûhâ ileyy(ileyye), innî ehâfu in asaytu rabbî azâbe yevmin azîm(azîmin).
Ve onlara âyetlerimiz, delillerle okunduğu zaman Bize aracısız ulaşmayı dilemeyen kimseler (müşrikler) şöyle dedi: “Bize bundan başka bir Kur’ân getir veya O’nu değiştir.” De ki: “O’nu, ben kendi nefsimden  ilka ederek (uydurarak/kafama göre) benim değiştirmem olamaz. Ben ancak bana vahyolunan şeye tâbî olurum. Şâyet Rabbime asi olursam muhakkak ki ben, büyük günün azabından korkarım.”

10/YÛNUS-16: Kul lev sâallâhu mâ televtuhû aleykum ve lâ edrâkum bihî, fe kad lebistu fîkum umuren min kablih(kablihî), e fe lâ ta’kilûn(ta’kilûne).
De ki: “Şâyet Allah dilememiş olsaydı, O’nu şimdi size okumazdım ve O’nu size bildirmezdim. Halbuki O’ndan önce (Resul’ü olmadan önce) içinizde (40 yıl) ömür sürdüm. Hâlâ akıl etmiyor musunuz?”

Eğer kafama göre kural koyucu olmuş olsaydım veya ayetleri kendim uydurmuş olsaydım Resullüğüm tebliğ edilmeden önce aranızda yaşamış olduğum 40 yıllık süre içinde de bir takım şeyler söylerdim. Eğer tebliğe şimdi aniden başladıysam, “bunları size bildirmemi Aziz Allah dilediği içindir”. Bu tebliğ İnsani bir keyfiyet değildir. Buyurulmaktadır.

10/YÛNUS-17: Fe men azlemu mimmenifterâ alâllâhi keziben ev kezzebe bi âyâtih(âyâtihî), innehû lâ yuflihul mucrimûn(mucrimûne).
Artık Allah’a karşı yalanla iftira edenden veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim (var)dır? Muhakkak ki O, (Allah) mücrimleri (suçluları) felâha (kurtuluşa) erdirmez.

10/YÛNUS-18: Ve ya’budûne min dûnillâhi mâ lâ yedurruhum ve lâ yenfeuhum ve yekûlûne hâulâi şufeâunâ indallâh(indallâhi), kul e tunebbiûnâllâhe bimâ lâ ya’lemu fîs semâvâti ve lâ fîl ard(ardı), subhânehu ve teâlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
Ve onlara fayda ve zarar vermeyen Allah’tan başka şeylere (aracılara ve aracıların uydurma düzmece ilahlarına) kulluk ediyorlar. Ve “Bunlar, Allah’ın yanında bizim şefaatçilerimiz.” diyorlar. De ki: “Yeryüzünde ve semalarda bilmediği bir şeyi (sanki onların ne ve kim olduğunu) Allah’a haber mi veriyorsunuz?” O, Sübhan’dır (eksik sıfatlardan münezzeh olağanüstü kudrettedir. Yeryüzündeki İş oluşları idare ve tedbir etmek için bir başka otoriteye ihtiyaç duyacak zillette değildir), O onların ortak koştuğu şeylerden (aracılar ve ilahlarından) yücedir.

10/YÛNUS-19: Ve mâ kânen nâsu illâ ummeten vâhideten fahtelefû, ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike le kudiye beynehum fîmâ fîhi yahtelifûn(yahtelifûne).
Ve (başlangıçta) insanlar, (İslam’a yönelmiş) tek bir ümmetten başka bir şey olmadı. Sonradan ihtilâfa (aracılar ve aracılık kurumu yüzünden batıl ve hak olmak üzere şirk ile ayrılığa) düştüler. Rabbinden bir söz (ahirette önceden verdiği bir sınav mühleti sözü) verilmiş olmasaydı, onların aralarında ihtilâfa düştükleri şey hakkında mutlaka (o an) hemen hüküm verilirdi.

10/YÛNUS-20: Ve yekûlûne lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), fe kul innemel gaybu lillâhi fentezirû, innî meakum minel muntazirîn(muntazirîne).
Ve: “Rabbinden ona bir âyet (Resul’e mucize/mucizevi bir delil) indirilse olmaz mıydı?” derler. O zaman de ki: “Gayb, yalnız Allah’ındır. Artık bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”

Aziz Allah geçmişte dönemlerde olduğu gibi Kuran indirilirken de müminlere “mucizeleri ile” yardım etmiştir. Ancak verilen mucizeler müşriklerin İslam’a “lütfen çağrısıyla” tabi olmaları için değil bilakis savaş üzerinde yardımlarla ve böylece müminlerin kalplerinin mutmain olması içindir. Hz Muhammed (S.A.V) dönemi uygulanmış yardım mucizelerinin Detayları için Bkz; Ali İmran suresi 122~127 Enfal suresi 9~14 Ve Yunus suresi 20. ayetinde mucize bekleyen müminlere, “Allah’ın ne zaman ve hangi koşulda mucize göstereceğini yalnızca Allah bilir! Mucizelerini Bekleyin. Biz de bekliyoruz! vurgusu yapılmaktadır.

10/YÛNUS-21: Ve izâ ezaknen nâse rahmeten min ba’di darrâe messethum izâ lehum mekrun fî âyâtinâ, kulillâhu esrau mekrâ(mekren), inne rusulenâ yektubûne mâ temkurûn(temkurûne).
Ve onlara bir sıkıntı, bir darlık isabet etmesinden sonra, insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, onların âyetlerimiz hakkında tuzakları olduğu zaman (alay ettikleri veya Allah’tan kullara yapılan yardımları kendi ilahlarına malederek yalanladıkları zaman) de ki: “Allah, tuzak kurmakta daha hızlıdır.” Muhakkak ki elçilerimiz (melekler) kurduğunuz şeyleri (ne kuruyorsanız) yazıyorlar.

10/YÛNUS-22: Huvellezî yuseyyirukum fîl berri vel bahr(bahri), hattâ izâ kuntum fîl fulk(fulki), ve cereyne bihim bi rîhin tayyibetin ve ferihû bihâ câethâ rîhun âsifun ve câehumul mevcu min kulli mekânin ve zannû ennehum uhîta bihim deavûllâhe muhlisîne lehud dîn(dîne), le in enceytenâ min hâzihî le nekûnenne mineş şâkirîn(şâkirîne).
Karada ve denizde sizi seyrettiren (gezdiren) O’dur. Hatta sizden (insanlar) geçmişte de güzel, hoş rüzgârlar ile gemilerle denizde seyrediyordunuz. Ve böylece onunla ferahlanıp seviniyordunuz. Sonra aniden fırtınalı bir rüzgâr gelince onları her taraftan dalgalar sardı. Birden ihata edildiklerini (ölümle kuşatılıp çevrildiklerini) düşündüler. (İşte o zaman, korkuyla) Dîni, Allah’a has kılarak ihlâsla “aracısız bir halde” Allah’a dua ettiler: “Eğer bizi bundan kurtarırsan, biz mutlaka şükredenlerden oluruz.” dediler.

10/YÛNUS-23: Fe lemmâ encâhum izâ hum yebgûne fîl ardı bi gayril hakk(hakkı), yâ eyyuhen nâsu innemâ bagyukum alâ enfusikum metâal hayâtid dunyâ summe ileynâ merciukum fe nunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Fakat onları kurtarınca, (o zaman) onlar tekrar nankörlükle (aracılara yönelerek) yeryüzünde haksız yere azgınlık yaptılar. Ey insanlar! Sizin azgınlığınız size (kendinize)dir, dünya hayatının geçici metaı (sınav mühleti menfaati)dir, sonra dönüşünüz muhakkak ki Bizedir. O zaman yapmış olduklarınızı elbette size Biz haber vereceğiz.

10/YÛNUS-24: İnnemâ meselul hayâtid dunyâ ke mâin enzelnâhu mines semâi fahteleta bihî nebâtul ardı mimmâ ye’kulun nâsu vel en’âm(en’âmu), hattâ izâ ehazetil ardu zuhrufehâ vezzeyyenet ve zanne ehluhâ ennehum kâdirûne aleyhâ etâhâ emrunâ leylen ev nehâren fe cealnâhâ hasîden ke en lem tagne bil ems(emsi), kezâlike nufassilul âyâti li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Dünya hayatının durumu (örneği) Allah’ın semadan sizler için indirdiği ,böylece yeryüzünde, insanların ve hayvanların nasiplenerek yediği, arzın bitkileri ile karışan su gibidir. Hatta yeryüzü onun verdiği suyun güzelliğiyle güzelleştiği zaman bazı tarla sahipleri şımararak (kibirle) kendilerinin herşeye kaadir (muktedir) olduğunu zannettiler. Onlara da afat emrimiz gece veya gündüz geldi ve böylece o şımaranların mahsülünü afetle aniden hasat ettik. Öyle ki; Sanki o mahsul dün hiç olmamış gibi her yer dümdüz oluyordu.. İşte bu örnekleri, âyetlerimizi tefekkür eden bir kavim için ayrı ayrı açıklıyoruz.

10/YÛNUS-25: Vallâhu yed’û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, ancak (aracısız) teslim yurduna (İslam’a )davet eder ve ancak (Allah) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm’e ulaştırır. (Buna aracılar ve sahte ilahları muktedir değildir.)

10/YÛNUS-26: Lillezîne ahsenûl husnâ ve zîyâdeh(zîyâdetun), ve lâ yerheku vucûhehum katerun ve lâ zilleh(zilletun), ulâike ashâbul cenneh(cenneti), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Onlar için Ahsenül hüsna (Cennet halkına dahil edilmek ) ve ziyadesi vardır. Onların yüzlerini orada bir keder kaplamaz ve bir zillet yoktur. İşte onlar, cennet halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır.

10/YÛNUS-27: Vellezîne kesebûs seyyiâti cezâu seyyietin bi mislihâ ve terhekuhum zilleh(zilletun), mâ lehum minallâhi min âsim(âsimin), ke ennemâ ugsîyet vucûhuhum kita’an minel leyli muzlimâ(muzlimen), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Seyyiat kazanan kimselerin seyyiatlerinin ( Allah’ın hükümlerinin hepsi seyyiattır ve insanların hayrınadır. Allah’ın hükümlerinin aksine hareket edenlerin {bkz:Ali İmran 120 Tevbe 50}) cezası, onun misli kadardır. Ve onları bir zillet kaplar. Ve onların Allah’a karşı bir koruyucusu yoktur. Onların yüzleri karanlık geceden bir parça ile kaplanmış gibidir. İşte onlar, ateş halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır (kalacak olanlardır).

10/YÛNUS-28: Ve yevme nahsuruhum cemîan summe nekûlu lillezîne eşrekû mekânekum entum ve şurekâukum, fe zeyyelnâ beynehum, ve kâle şurekâuhum mâ kuntum iyyânâ ta’budûn(ta’budûne).
Ve o gün (hesap günü) onların hepsini toplayacağız. Sonra şirk koşanlara şöyle diyeceğiz: “Siz ve şirk koştuklarınız yerlerinize.” Böylece onların (aldatan aracılarla onlara aldananların) aralarını açacağız. Ve onların ortak koştukları aracılar (aldattıkları kişilere) : “Siz sadece bize ibadet etmiyordunuz.” diyecekler. (Birbirlerini suçlayacaklar)

10/YÛNUS-29: Fe kefâ billâhi şehîden beynenâ ve beynekum in kunnâ an ibâdetikum le gâfilîn(gâfilîne).
Artık şimdi şahit olarak bizim ve sizin aranızda Allah kâfidir. Biz, yeryüzündeyken sizin ibadetinizden gerçekten gâfildik. Diyecekler. (ilahlarınızı Gerçek ilahlar sanıp bizi kandırdığınızı asla düşünmüyorduk. diyerek aldananlar aldatanları suçlayarak kendilerini aklamaya çalışacaklar).

10/YÛNUS-30: Hunâlike teblû kullu nefsin mâ eslefet ve ruddû ilallâhi mevlâhumul hakkı ve dalle anhum mâ kânû yefterûn(yefterûne).
Oysa ahirette, herkes, geçmişte kendi amelleri üzerinde yargılanacaktır. Artık orada aldatan ve aldananların hepsi hak mevlâları olan Allah’a döndürülmüşlerdir ve müşriklerin Allah’a eş koştukları uydurma hayali sahte ilahlar da acı bir hakikat üzerinde zihinlerden yok olacaktır.

10/YÛNUS-31: Kul men yerzukukum mines semâi vel ardı emmen yemlikus sem’a vel ebsâre ve men yuhricul hayye minel meyyiti ve yuhricul meyyite minel hayyi ve men yudebbirul emr(emre), fe se yekûlûnâllâh(yekûlûnâllâhu), fe kul e fe lâ tettekûn(tettekûne).
De ki: “Semadan ve arzdan sizi kim rızıklandırıyor? Veya işitmenin (işitme duyusunun) ve görmenin (görme hassasının) meliki (sizi bu hassalarda muktedir kılan) kimdir? Ve canlıyı cansızdan çıkaran ve cansızı canlıdan çıkaran kimdir? (Aracılar veya sahte ilahları mıdır?) Ve tüm işi (yaratıp, yöneten) düzenleyip idare ve tedbir eden kimdir?” O zaman: “Allah” diyecekler. Öyleyse: (aracıları terkedip) “Hâlâ Allah’a takva sahibi olmayacak mısınız?” de.

10/YÛNUS-32: Fe zâlikumullâhu rabbukumul hakk(hakku), fe mâzâ ba’del hakkı illed dalâl(dalâlu), fe ennâ tusrafûn(tusrafûne).
Öyleyse işte O, Allah’tır. Sizin Rabbiniz Hakk’tır. (Uydurma değil O gerçek Allah’tır) O halde Hakk’tan sonrası ise dalâlette kalmaktan başka nedir? Artık hala (Hakk’tan dalâlete) nasıl çevrilirsiniz ?

10/YÛNUS-33: Kezâlike hakkat kelimetu rabbike alellezîne fesekû ennehum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Böylece senin Rabbinin sözü (ahirette başlarına gelecek olan azap ve yeryüzünde kalblerine tabedilen ekkinet mühürü sözü) fasık olan (dinden çıkmış olan) kimseler üzerine hak oldu. Muhakkak ki onlar, artık inanmazlar.

10/YÛNUS-34: Kul hel min şurekâikum men yebdeul halka summe yu’îduh(yu’îduhu), kulillâhu yebdeul halka summe yu’îduhu fe ennâ tu’fekûn(tu’fekûne).
De ki: “Sizin ortaklarınızdan (şirk koştuğunuz sahte ilahlarınızın arasında insanı) örneksiz ilk kez yaratıp sonra onu geri döndürecek kim var?” De ki: “Örneksiz, ilk defa yaratıp sonra onu geri döndürecek Allah’tır. Öyleyse (hala hakk yoldan) nasıl döndürülüyorsunuz?”

10/YÛNUS-35: Kul hel min şurekâikum men yehdî ilel hakk, kulillâhu yehdî lil hakk(hakkı), e fe men yehdî ilel hakkı ehakku en yuttebea em men lâ yehiddî illâ en yuhdâ, fe mâ lekum, keyfe tahkumûn(tahkumûne).
De ki: “Sizin ortaklarınızdan Hakk’a hidayet edecek (ulaştıracak) kimse var mı?” De ki: “Allah, Hakk’a hidayet eder (ulaştırır). Öyleyse Hakk’a hidayet eden mı tâbî olunmaya daha lâyıktır yoksa hidayete erdirilmedikçe, kendisi hidayete eremeyen (aracı) kimse mi?” Artık size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?

10/YÛNUS-36: Ve mâ yettebiu ekseruhum illâ zannâ(zannen), innez zanne lâ yugnî minel hakkı şey’â(şey’en), innallâhe alîmun bimâ yef’alûn(yef’alûne).
Ve onların çoğu zandan başka bir şeye tâbî olmaz. Şüphesiz zan, haktan bir şey kazandırmaz. Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarını bilendir.

10/YÛNUS-37: Ve mâ kâne hâzel kur’ânu en yufterâ min dûnillâhi ve lâkin tasdîkallezî beyne yedeyhi ve tafsîlel kitâbi lâ reybe fîhi min rabbil âlemîn(âlemîne).
Ve bu Ku’rân, Allah’tan başkası tarafından indirilmiş değildir. Ve lâkin, onların ellerinde olanı (önceden gönderilmiş ancak tahrif edilip bozulmamış olan kitapları/Zikr’i ve Resul’leri de) tasdik eder ve Kitab’ı tafsil eder ( tahrif edilmiş kitapların önceki halini içyüzünü ayrıntılı olarak açıklar). O’nun hakkında şüphe yoktur, Bu kitap (Kuran/Zikr) size âlemlerin Rabbindendir.

10/YÛNUS-38: Em yekûlûnefterâh(yekûlûnefterâhu), kul fe’tû bi sûretin mislihî ved’û menisteta’tum min dûnillâhi in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söyleyenlerseniz, o taktirde Allah’tan başka gücünüzün yettiği kimseleri çağırın ve onun gibi bir sure getirin!”

10/YÛNUS-39: Bel kezzebû bimâ lem yuhîtû bi ilmihî ve lemmâ ye’tihim te’vîluh(te’vîluhu), kezâlike kezzebellezîne min kablihim fanzur keyfe kâne âkibetuz zâlimîn(zâlimîne).
Hayır onlara (önceden kitap verilenlere [yahudilere ve Hristiyan müşriklere ) tevîl gelmedikçe (tahrif edilmiş kitabın aslını onlara tilavet edecek Resul kendilerine gönderilmediği için müşrikler) ilmini kavrayamadıkları şeyi (Kuran’ı) yalanladılar. Bunun gibi ondan öncekiler de (önce yaşamış müşrikler de daima Allah’ın indirdiği Zikr’i ) yalanladılar. Artık bak, sonunda müşrik zalimlerin akıbeti nasıl oldu.

10/YÛNUS-40: Ve minhum men yu’minu bihî ve minhum men lâ yu’minu bih(bihi), ve rabbuke a’lemu bil mufsidîn(mufsidîne).
Ve geçmişte onlardan, ona (Zikre/Kuran’a) îmân eden kimseler vardı ve onlardan ona îmân etmeyen kimseler de vardı. (Ancak) Senin Rabbin (tüm dönemlerde) fesat çıkaranları en iyi bilir.

10/YÛNUS-41: Ve in kezzebûke fe kul lî amelî ve lekum amelukum, entum berîûne mimmâ a’melu ve ene berîun mimmâ ta’melûn(ta’melûne).
Ve eğer seni yalanlarlarsa o zaman de ki: “Benim amelim bana ve sizin ameliniz size ait. Siz benim yaptığım şeylerden uzaksınız, ben de sizin yaptığınız şeylerden uzağım.”

10/YÛNUS-42: Ve minhum men yestemiûne ileyk(ileyke), e fe ente tusmius summe ve lev kânû lâ ya’kilûn(ya’kilûne).
Onlardan seni dinleyen kimseler var. Fakat akıl etmiyorlarsa sağırlara sen mi duyuracaksın?

10/YÛNUS-43: Ve minhum men yanzuru ileyk(ileyke), e fe ente tehdil umye ve lev kânû lâ yubsırûn(yubsırûne).
Ve onlardan sana bakanlar var, fakat eğer onlar görmüyorlarsa (Allah şirk koştukları için kalplerine ekkinet mührü vurulmuş o kimselerin Allah, basar hassalarını çalıştırmıyorsa ve Onlar Allah’a aracısız yönelmedikçe) O âmâları sen mi hidayete erdireceksin?

Kişi; Amenü olup Allah’a aracısız yönelmedikçe yani Şirk koşmaktan vazgeçmedikçe, kişinin kalbindeki mühür asla açılmaz ve tüm hassaları idraka kapalı tutulur. Bkz; Bakara suresi 7~17 Bu nedenleİslam’da vesile ve vesilecileri aradan çıkarıp Zikre/Kuran’a tabi olmak olmazsa olmaz yegane şarttır. Bkz; İsra suresi 56,57

10/YÛNUS-44: İnnallâhe lâ yazlimun nâse şey’en ve lâkinnen nâse enfusehum yazlimûn(yazlimûne).
Muhakkak ki Allah, insanlara hiç bir şeyle zulmetmez. Lâkin, (aracılara yönelip şirk koşmakla) insanlar kendi nefslerine kendileri zulmetmiş olurlar.

10/YÛNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün (Kıyamet günü), (yeryüzünde) sanki gündüz bir saatten fazla kalmamışlar gibi (zannedecekler ve) onları toplayacak (ahirete haşredecek). Birbirlerini (orada gerçek yüzünü) tanıyacaklar. Allah’a mülâki olmayı (Allah’a aracısız iman ve teslim olup ahiret gününü) yalanlayanlar, orada (ahirette) hüsrandadır. Ve o müşrikler, (iddia ettikleri gibi asla) hidayete eren kimseler olmadılar.

Tüm çok tanrılı inançlarda ahiret hayatı yoktur ve müşrik inançların tümünde yaşam tepsi gibi düz tahayyül ettikleri tek bir dünyada gerçekleşmektedir. Müşrik inançlarda insanlar öldükten sonra toprağın altında bulunan ölüler diyarına gönderilmektedir ve suçlu bulunanların ise (yani aracılara istedikleri vergiyi ödemeyenler) toprağın altında bulunduğu söylenen kükürt havuzlarında yakılacağı telkin edilmekteydi ve günümüzde de sanki İslam’a aitmiş gibi dillendirildiği üzere suçlu olanlar “kabir azabına” maruz bırakılırlardı. Oysa “Kuran’da kabir azabı yoktur.!” Bu nedenle; Bu müşrik korkutmacası için Rum suresi 55. Ayetinde Ve o saatin gelip kıyâmetin koptuğu gün, müşrik mücrimler bir saatten fazla (mezarda) kalmadıklarına yemin ederler. İşte ahirete böyle döndürülüyorlardı (kabirlerde bir saat gibi çok kısa bir müddet kabirde kaldıklarını sanıyorlardı. vurgusuyla kullar, “insanları korkularla sömüren” müşrik ruhbanların bu sinsi sömürü fitnesine karşı uyarılmıştır. {Kabir azabı fitnesi için ilgili diğer uyarı ayetlerine bkz; İsra suresi 52 Taha suresi 104 Yunus suresi 45 Rum suresi 55 Ahkaf suresi 35} Ve Müşrik ruhbanlar insanları korkutup sömürmek adına kendilerine biat edenlerin dünyada yeniden diriltileceği yalanını da telkin ediyorlardı. Örneğin; Hristiyan müşrikler Allah’ın oğlu olarak niteledikleri Hz İsa (A.S)’ın tekrar Mehdi olarak yeryüzüne geleceğini insanlığı kurtaracağını ve o güne kadar Hristiyan olmuş kişilerin yeryüzünde sonsuz mutlu bir yaşam sürdüreceğini telkin ederek insanları sömürüyorlardı. (Bu fitneye hala devam ediyorlar) Oysa İslam inancına göre ademoğlu sınandıktan sonra kıyamet kopacak ve yeryüzü tamamen yok olacaktır ve ardından ikinci alem ve asıl hayat zikredilen ahiret yaşamı başlayacaktır. Ve {bkz;Nisa suresi 41,42} gönderilmiş olan tüm Resul’ler beas günü ahiret hayatında ümmetlerinin üzerinde şahit tutulacaktır. “ Kıyamet inancı” Tek dünyadan ibaret olan şirk inançlarının tüm fitne ve yalanlarını kökten yok ettiği için “kıyamet ve Ahiret hayatı” müşriklerin ısrarla reddettikleri bir hakikattır. Ve  Mehdi inancı ; kıyamet ve ahiret hayatını reddeden müşriklerin iman ettiği ve ölesiye savundukları bir fitnedir

10/YÛNUS-46: Ve immâ nurîyenneke ba’dellezî naıduhum ev neteveffeyenneke fe ileynâ merciuhum summallâhu şehîdun alâ mâ yef’alûn(yef’alûne).
Ama sana, onlara vaadettiğimizin (ahiret hayatının) bir kısmını göstersek veya seni (senden kurtulmak istedikleri için) vefat ettirsek de o zaman yine de (sonunda) onların dönüşü, Bizedir. (Korktukları hesap gününün azabından seni öldürmekle asla kurtulamayacaklar ve Allah’ın huzurunda yargılanacaklar ) Allah, onların yaptığı şeylere şahittir.

10/YÛNUS-47: Ve likulli ummetin resûl(resûlun), feizâ câe resûluhum kudıye beynehum bil kıstı ve hum lâ yuzlamûn(yuzlamûne).
Her ümmetin bir resûlü vardır. (Geçmişte) Onlara, resûlleri geldiği zaman onların aralarında daima adaletle hükmolundu. Onlara (Allah’ın indirdiği ile hükmedip hükmü ile amel etmiş olanlara) asla zulmedilmez.

10/YÛNUS-48: Ve yekûlûne metâ hâzel va’du in kuntum sadıkîn(sadıkîne).
Ve: “Eğer siz, sözünüzde sadıklarsanız bu vaad, ne zaman?” derler. (alay ederek ahiret hayatı,hesap günü din günü yoktur Eğer gücünüz yetiyorsa o azabı şimdi getirin diyerek meydan okudular)

10/YÛNUS-49: Kul lâ emliku li nefsî darran ve lâ nef’an illâ mâ şâallâh(şâallâhu), li kulli ummetin ecel(ecelun), izâ câe eceluhum fe lâ yeste’hırûne sâaten ve lâ yestakdimûn(yestakdimûne).
De ki: “Allah’ın dilediği şey hariç, ben nefsime bir fayda veya bir zarar vermeye malik değilim. Her ümmetin bir eceli ve mühleti vardır. Onların eceli geldiği zaman artık bir saat tehir edilmez ve öne alınmaz.”

10/YÛNUS-50: Kul ereeytum in etâkum azâbuhu beyâten ev nehâren mâzâ yesta’cilu minhul mucrimûn(mucrimûne).
De ki: “O’nun azabı şâyet gece veya gündüz size aniden gelse (ne olur) düşündünüz mü (gördünüz mü)? Mücrimlerin (suçluların) O’ndan acele istediği nedir?”

10/YÛNUS-51: E summe izâ mâ vakaa âmentum bih(bihi), âl’âne ve kad kuntum bihî testa’cilûn(testa’cilûne).
O, (ölüm/kıyamet)vuku bulduktan sonra mı O’na îmân edeceksiniz ki? Siz şimdi onu acele istiyorsunuz!

10/YÛNUS-52: Summe kîle lillezîne zalemû zûkû azâbel huld(huldi), hel tuczevne illâ bimâ kuntum teksibûn(teksibûne).
Sonra zulmedenlere orada“Ebedî  azabı tadın!” denilecek. Yoksa Siz burada Kazandıklarınızdan (amellerinizden) başkası ile mi cezalandırılacağınızı sanıyorsunuz ?

10/YÛNUS-53: Ve yestenbiûneke ehakkun hû(hûve), kul î ve rabbî innehu le hakkun ve mâ entum bi mu’cizîn(mu’cizîne).
Ve senden haber soracaklar: “O (Allah) hak mıdır (gerçek midir)?” De ki: “Evet, Rabbime andolsun.” Muhakkak ki o, kesin olarak haktır (mutlak gerçektir) ve sizler aracılara kanarak Allah’ı aciz bıracak olanlar değilsiniz. (aracıların şefaati veya yardımlarını umarak Allah’tan size gelecek azabı engelleyemezsiniz)

10/YÛNUS-54: Ve lev enne li kulli nefsin zalemet mâ fîl ardı leftedet bih(bihi), ve eserrun nedâmete lemmâ reevul azâb(azâbe), ve kudıye beynehum bil kıstı ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).
Muhakkak ki; zulmeden her nefs, yeryüzünde ne varsa hepsi onun olsa, azabı gördüğü zaman, mutlaka onların hepsini feda ederdi (verirdi). Ve onların (sınananların) arasında daima adaletle hükmedilmiştir. Ve onlara haksız yere zulmedilmez.

10/YÛNUS-55: E lâ inne lillâhi mâ fîs semâvâti vel ard(ardı), e lâ inne va’dallâhi hakkun ve lâkinne ekserehum lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Göklerde ve yeryüzünde olanlar, muhakkak Allah’ın değil mi? Allah’ın vaadi mutlaka hak değil mi? Ve lâkin onların çoğu bilmezler.

10/YÛNUS-56: Hûve yuhyî ve yumîtu ve ileyhi turceûn(turceûne).
O, diriltir ve öldürür. Ve sonunda yargılanmak üzere O’nun makamına döndürüleceksiniz.

10/YÛNUS-57: Yâ eyyuhen nâsu kad câetkum mev’ızatun min rabbikum ve şifâun limâ fîs sudûri ve huden ve rahmetun lil mu’minîn(mu’minîne).
Ey insanlar! Size, (Kuran/Zikr ile) Rabbinizden öğüt ve göğsünüzde olana (bkz: Yunus suresi 43 küfrü terketmenizle beraber kalb-i sudurunuz’dan ekkinet mührünü sökmeye tek yetkili olan Allah’tan ) şifa ve mü’minlere hidayet ve rahmet gelmiştir.

10/YÛNUS-58: Kul bi fadlillâhi ve bi rahmetihî fe bi zâlike felyefrehû, hûve hayrun mimmâ yecmeûn(yecmeûne).
De ki: Ona (Allah’a) tabii olanlar “Allah’ın fazlı (yardım ve himayesi) ve O’nun rahmeti ile artık ferahlasınlar (sevinsinler). O, (Allah’ın yardımı ve himayesi ve sunacağı imkanlar) onların topladıkları şeylerden (dünya metaından) daha hayırlıdır.”

10/YÛNUS-59: Kul e reeytum mâ enzelâllâhu lekum min rızkın fe cealtum minhu harâmen ve halâlâ(halâlen), kul allâhu ezine lekum em alallâhi tefterûn(tefterûne).
De ki: “Allah’ın sizin için rızık olarak indirdiği şeyleri gördünüz mü? Sonra da (kendi uydurmalarınızla) onlardan (bir kısmını) haram ve (bir kısmını) helâl kıldınız.” De ki: “Allah size izin mi verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”

Batıl Tevrat 40 kitaptır ve içeriğine kasıtla, insanın asla ezberinde tutamayacağı onbinlerce haram ve helal yerleştirilmekle halk din adamlarına mecbur bırakılmıştır. Âl-i İmran suresi 93. ayetinde “Allah’ın haram kılmadığı halde”, aracılık müessesesiyle batıla tabi olmuş Müşrik İsrailoğullarının, yiyecekler üzerinde kendi hevalarına göre çeşitli haramlar koydukları açıklanırken Araf suresi 32. ayetinde bu husus, ziynet eşyaları üzerinden de tilavet edilmektedir. Yunus suresi 59. ayetinde ise halkı sömürmek gayesinde tarih boyunca her dönemde de kullanılmış olan “helaller ve haramlar uydurma” yöntemi ve böylece halkın müşrik aracılara mecbur bırakılması tekrar vurgulanıyor.

10/YÛNUS-60: Ve mâ zannullezîne yefterûne alâllahil kezibe yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), innallâhe le zû fadlın alen nâsi ve lâkinne ekserehum lâ yeşkurûn(yeşkurûne).
Kıyâmet günü, Allah’a yalanla iftira edenlerin zannı nedir? Muhakkak ki Allah, insanlara karşı elbette fazlın sahibidir. Ve lâkin onların çoğu şükretmezler.

10/YÛNUS-61: Ve mâ tekûnu fî şe’nin ve mâ tetlû minhu min kur’ânin ve lâ ta’melûne min amelin illâ kunnâ aleykum şuhûden iz tufîdûne, fîh(fîhi) ve mâ ya’zubu an rabbike min miskâli zerretin fîl ardı ve lâ fîs semâi ve lâ asgare min zâlike ve lâ ekbere illâ fî kitâbin mubîn(mubînin).
Ve bir iş ile meşgul olmanız, Kur’ân’dan bir şey okumanız ve yaptığınız bir amel yoktur ki, ona daldığınız zaman sizin üzerinize şahitler olmayalım. Yeryüzünde ve semada zerre ağırlığınca bir şey Rabbinizden gizli kalmaz. Ve ondan daha büyüğü ve daha küçüğü yoktur ki, Kitab-ı Mübîn’de (İnsanların amellerinin kayıt olduğu kitapta {bkz:Kaf 21,22,23 Zuhruf 80,Yasin,12, } olmasın.

10/YÛNUS-62: E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allah’ın evliyasına ( bkz: Âl-i İmran suresi 7 Yûnus suresi 109 Allah’ı en Alâ dost bilip böylece onun Kitab’ı Zikre/Kuran hükümlerine itimat edip onu tedris edenlere/öğrenip öğretenlere), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

10/YÛNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (Allah’a aracıssız iman ve teslim olmuşlardır) ve takva sahibi olmuşlardır.

10/YÛNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhıreh(âhıreti), lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir. (Azmi’n büyük kurtuluşudur)

10/YÛNUS-65: Ve lâ yahzunke kavluhum, innel izzete lillâhi cemîâ(cemîan), huves semîul alîm(alîmu).
Onların (Müşriklerin) sözleri seni üzmesin. Muhakkak ki bütün izzet, (üstünlük ve şeref) Allah’ındır. O; işiten, bilendir.

10/YÛNUS-66: E lâ inne lillâhi men fîs semâvâti ve men fîl ard(ardı), ve mâ yettebiullezîne yed’ûne min dûnillâhi şûrekâ(şûrekâe), in yettebiûne illez zanne ve in hum illâ yahrusûn(yahrusûne).
Semalarda ve yeryüzünde olan kimseler (insana yardım edebilecek tüm melekler) muhakkak Allah’ın otoritesindedir, öyle değil mi? Allah’tan başka ortaklara (aracılara) dua edenler neye tâbî oluyorlar? Ancak zanna tâbî olurlar ve onlar sadece tahmin ederler. (Aracılar tahminler uydurarak/yürüterek insanları kandırırlar).

10/YÛNUS-67: Huvellezî ceale lekumul leyle li teskunû fîhi ven nehâre mubsırâ(mubsıren), inne fî zâlike leâyâtin li kavmin yesmeûn(yesmeûne).
Sizin için, içinde dinlenmeniz için geceleri vücuda getiren ve basireti sağlayıp, gündüzü (aydınlık) kılan O’dur. Muhakkak ki bunda, işiten bir kavim için elbette âyetler (ibretler) vardır.

10/YÛNUS-68: Kâlûttehazallâhu veleden subhâneh(subhânehu), huvel ganiy(ganiyyu), lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard(ardı), in indekum min sultânin bi hâzâ, e tekûlûne alâllâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
“Allah çocuk edindi” dediler. O, ondan (İnsana benzer eksik sıfatlardan) münezzehtir. O, Ganî’dir. Semalarda ve yeryüzünde olan şeyler O’nundur. Yanınızda ithamlarınıza dair hiçbir delil yoktur. Allah’a bilmediğiniz gerçek hakkında bir şey mi söylüyorsunuz?

Geçmişte tüm çok tanrılı inançlarda; Güneş tanrısı baş tanrı olarak kabul ediliyordu.  Ve yıldızlar; Tanrının dünyayı yönetmek adına muhtelif konularda vekili olarak yetkilendirdiği, kızları veya oğulları varsayılıyordu. Ve İslam haricinde geçmişte varolmuş ulusların tümü yıldızların isimlerine totemleştirdikleri gök tanrı putları üzerinden yıldız ilahlara tapınırlardı. Ve tanrıların/ilahların isteklerini put sahibi anılan “put hizmetkarı” kahinlerden öğrenirlerdi. Bu hakikat Kuran’da Enam suresi 75~83 ve Saffat suresi 83~98 ayetlerinde kıssa edilerek; Hz İbrahim üzerinden detaylı bir şekilde örneklenir. Ve gök Tanrı inançlarına göre (o dönem mesafe ölçer cihazlar henüz olmadığından) gökkubbeyi dünyanın tepesinde yüksek direkler üzerinde kurulu Tanrı’ların yaşadığı düz bir katman olarak tahayyül ederlerdi. Bu yüzden göktanrı inançlarına bir reddiye olarak {bkz;Lokman suresi 10 Rad suresi 2} ayetlerinde  “gökyüzünü direksiz yarattık” vurgusu yapılmıştır. Kuran indiği dönemde de atalarının gök Tanrı inançlarını kitaplarına uyarlamış olan Yahudi müşrikler ise kendi krallarını Tanrının oğlu ve vekili gösterip bu vasıtasıyla tanrının yeryüzünü idare ettiğini halka telkin ederek sömürürlerken; . Hristiyan müşrikler ise Hz İsa’yı diğer gök Tanrı inançlarında olduğu gibi Allah’ın oğlu ilan ederek onun üzerinden ruhbanlık/Kilise vasıtasıyla sömürü hükümleri yazarak halkı soyuyorlardı. Aynı fitne soygunu Arap müşriklerde Güneş Tanrı’sının kızları olarak andıkları Lat Menat ve Uzza üzerinden put sahibi kahinler tarafından gerçekleştiriliyordu. Dolayısıyla göktanrı ilahları üzerinden aldatılan halk Lat Uzza ve Menat olarak isimlendirdileri Allah’ın kızları olarak varsaydıkları, Putlar’ın hidayeti ve şefaatini umarak Allaha dolaylı yöneliyorlardı. Ve Put sahipleri Tanrının insanlardan istediği vergileri harçları miktarıyla halka iletiyordu. Put hizmetkarı aracılar Allah’ın (sözde!) Melek kızlarıyla cinler vasıtasıyla saffat 6~11 ve Hicr 17,18 ayetlerinde bu yalanları reddedildiği halde haberleştiklerini aktarıyordu. Yani halk putlar üzerinden aracılar vasıtasıyla {Bkz Zumer suresi 23 ve 31} şehrin mutrafileri olan elit hakim zenginler tarafından sömürülüyordu. {Detaylar için Bkz : Yunus suresi 78}

10/YÛNUS-69: Kul innellezîne yefterûne alâllâhil kezibe lâ yuflihûn(yuflihûne).
De ki: “Muhakkak ki Allah’a yalanla iftira eden kimseler felâha (kurtuluşa) eremezler.”

10/YÛNUS-70: Metâun fîd dunyâ summe ileynâ merciuhum summe nuzîkuhumul azâbeş şedîde bimâ kânû yekfurûn(yekfurûne).
Dünyada sizin için (sınanma süresince yeryüzü mülkümüzde) bir meta (geçinme) vardır. Sonra onların dönüşleri Bize ahiret yurduna Allah’ın yargı makamınadır. Sonra da (Bkz Yunus suresi 1 İslam’ı/Kuran’ı) inkâr etmiş olmalarından dolayı onlara şiddetli azap tattıracağız.

10/YÛNUS-71: Vetlu aleyhim nebe’e nûh(nûhın), iz kâle li kavmihî yâ kavmi in kâne kebure aleykum makâmî ve tezkîrî bi âyâtillâhi fe alâllâhi tevekkeltu fe ecmiû emrekum ve şurekâekum summe lâ yekun emrukum aleykum gummeten summakdû ileyye ve lâ tunzirûn(tunzirûne).
Ve onlara Hz. Nuh’un haberini oku. Kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Benim (aranızda) durmam (bulunmam), Allah’ın âyetlerini zikretmem (hatırlatmam), size ağır geliyorsa, artık ben sadece Allah’a tevekkül ettim (güveniyorum). Bundan sonra siz ve ortaklarınız ( bkz; Nuh suresi 23 Allah’ın evlatları ve yeryüzünde yönetimindeki vekilleri olarak gördüğünüz , Vedd’i, Suvâa’yı, Yagûs’u ve Yaûka’yı ve Nesra’yı .” çağırın ve o sahte aracı ilahlarınızla birlikte bana vereceğiniz ceza hakkında ), şimdi hemen karar verin. (Acele edin ki) Sonra işlerinizde (uydurma ilahlarınız tarafından) size keder olmasın. Sonra da bana vereceğiniz hükmü elinizden geliyorsa mutlaka uygulayın ve sakın beklemeyin.” Demişti. (Diye meydan okumuştu)

10/YÛNUS-72: Fe in tevelleytum fe mâ se’eltukum min ecr(ecrin), in ecriye illâ alâllâhi ve umirtu en ekûne minel muslimîn(muslimîne).
Ama şâyet (Allah’a aracısız yönelip İslam’a) dönerseniz, Ben sizden (aracıların talep ettiği gibi vergi pey vb) bir ücret de istemiyorum. Benim ücretim (varsa) yalnız Allah’a aittir. Ve ben O’na teslim olanlardan olmakla emrolundum.

10/YÛNUS-73: Fe kezzebûhu fe necceynâhu ve men meahu fîl fulki ve cealnâhum halâife ve agraknellezîne kezzebû bi âyâtinâ, fanzur keyfe kâne âkıbetul munzerîn(munzerîne).
Fakat onu da yalanladılar. Sonra Biz, onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık. Ve kurtardıklarımızı yeryüzüne, halifeler kıldık ve âyetlerimizi yalanlayan o kimseleri, (suda) boğduk. Artık bak, uyarılanların sonu nasıl oldu.

10/YÛNUS-74: Summe beasnâ min ba’dihî rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fe mâ kânû li yu’minû bimâ kezzebû bihî min kabl(kablu), kezâlike natbeu alâ kulûbil mugtedîn(mugtedîne).
Sonra onun arkasından gelen kavimlere de nice resûller gönderdik. Onlara beyyineler (açık deliller/mucizeler) getirdiler. Daha önceki resulleri yalanladıkları gibi böylece onlar da mü’min olmadılar. Haddi aşanların kalplerini işte biz böyle (ekkinet ile) mühürleriz (tabederiz).

10/YÛNUS-75: Summe beasnâ min ba’dihim mûsâ ve hârûne ilâ fir’avne ve melâihî bi âyâtinâ festekberû ve kânû kavmen mucrimîn(mucrimîne).
Sonra onların arkasından Musa ve Harun’u âyetlerimizle firavun ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar da kibirlendiler. Ve mücrim (suçlu) kavim oldular.

10/YÛNUS-76: Fe lemmâ câehumul hakku min indinâ kâlû inne hâzâ le sıhrun mubîn(mubînun).
Böylece onlara katımızdan hak geldiği zaman: Onlar da “Muhakkak ki bu, apaçık bir sihirdir.” dediler.

10/YÛNUS-77: Kâle mûsâ e tekûlûne lil hakkı lemmâ câekum, e sıhrun hâzâ, ve lâ yuflihus sâhırûn(sâhırûne).
Musa (A.S) şöyle dedi: “Size hak geldiği zaman onun hakkında mı konuşuyorsunuz, bu bir sihir midir? Ve (oysa) sihirbazlar (sihir yapanlar) felâha ermez.”

10/YÛNUS-78: Kâlû e ci’tenâ li telfitenâ ammâ vecednâ aleyhi âbâenâ ve tekûne lekumel kibriyâu fîl ard(ardı), ve mâ nahnu lekumâ bi mu’minîn(mu’minîne).
Dediler ki: “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden (yalnızca bir ülkenin kıralına veya kavmin mutrafilerine üstünlük ve yönetme hakkı veren atalarımızın dini çok tanrılı müşrik inancımızdan) bizi çevirip sonra da yeryüzünde (Allah’ın otoritesi üzerinden kazandığımız tüm bu saltanat) büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Ve tabii ki biz siz ikinize îmân edecek (inanacak) değiliz.” Dediler.

Tüm çok tanrılı inançlarda ve çok tanrılı inançlardan devşirilmiş Arap veya Hristiyanlık veya Musevilik gibi aracı vekaleti ile Allah’tan başka hükümler koymaya, af ve mağfiret etmeye, kendilerini yetkilendiren şirk inançlarının tümünde, (günümüzde mevcut olan İncil ve Tevratta da) “ahiret hayatı inancı” yoktur. Dolayısıyla ahiret inancı taşımayan tüm inançlarda “bir insan dünyada ne kadar çok mal mülk evlat sahibi ise, Tanrı’nın da onları o nisbette sevdiğine ve mal mülk ile ödüllendirdiğine iman ederlerdi/hala ediyorlar. Oysa İslamda dünya yaşantısı ve dünya nimetleri tanrı sevgisine mukayese edilecek bir yer değildir. Bilakis maddenin aldatıcı bir meta sayıldığı kısa süre kalınan sadece bir sınav süreci hayatıdır. Müşrikler arasında; Mal mülk ve evlat çokluğu ilahlarının bir mükafatı olarak kabul gördüğü için; Müşrik halk da malı ve evladı çok olan kişileri tanrının sevgili kulu olarak görüp o kişilere o ülkenin/şehrin mutrafileri olarak olağanüstü itibar ederlerdi. {Bkz; Sebe suresi 34~39} ayetlerinde açıklandığı üzere; Bu yüzden tüm Müşrik inançlarda zengin varlıklı kişiler daima sözü dinlenip itibar ve itaat edilmesi gereken {bkz; Kalem suresi 14} “tanrının sevgili kul saydığı” “üstün sınıf” olarak kabul görüyordu. Tekasür suresi 1~3 ayetlerinde de vurgulandığı gibi, müşrikler bu çarpık inançla mezarlardaki ölülerini bile sayıp tanrı sevgisine nisbet ederek halk arasında kibirleniyorlardı. Hadid suresi 20~24. Ayetlerinde çokluk yarışıyla kibirlenen müşriklerin bu kibirlenmeleri Allah’ın sevgisine nisbet edilecek bir şey değildir bilakis yeryüzü sınavında bir fitne metasıdır. Bu durum müminleri asla yanıltmasın buyurulmaktadır.  Kehf suresi 32~46 ayetleri arasında iki adam üzerinden örnekler verilerek, tanrı sevgisinin madde/meta ile asla mukayese edilmemesi gerektiği ve mal mülk evlat çokluğunu imtiyazlı bir üstünlük olarak görüp kibirlenen kişilerin akibeti, çarpıcı bir kıssa üzerinde açıklanmıştır.. Ve {bkz Kasas suresi  78~82} ayetleri arasında; Yeryüzünün gelmiş geçmiş en zengin insanlarından sayılan; Karun, kendisine verilen servetin, kendi tanrıları tarafından çok sevildiği için bir ödül olarak verildiğini iddia ediyordu. Ve Aziz Allah Karun kıssasından ve Karun’un akibetinden müminlerin bir ders çıkarması gerektiğini Kasas suresi 78~82 âyetleriyle buyurmaktadır. Karun gibi, kendi ilahlarının sevgisine nisbet ederek mallarının çokluğu ile övünüp Allah’ın İnfak emrine riayet etmeyen ve Kalem suresi 17~33. ayetleri arasında kıssa edilen iki müşrik adamın akibeti de, Karun’un acı ve hazin akibetinin bir benzeridir. Nuh suresi 21. ayetinde de; Mal ve evlat çokluğunu ilahlarının kendilerine bir armağanı olarak görüp kibirlenen ve halkı ruhbanlar yardımıyla düzmece ilahların/tanrıların otoritesi üzerinden sömüren “kavmin mutrafilerinin/elit müşriklerin” ve onlara tabi olanların akibetinin de, “helak edilen diğer müşrik kavimlerde olduğu gibi” hüsranla biteceğinin altı çizilmektedir. Erken Mısır döneminde Firavunlar kendilerini güneş tanrısının yeryüzündeki sureti olarak gösterirlerdi. Geç Mısır döneminde ise firavunlar kendilerini güneş Tanrı’sının oğulları olarak niteleyip {bkz ; Yunus suresi 88} ülkenin” ileri gelenleri/elit hakim zümre ile birlikte” nemalandıkları bir fitne ile halkı kullanıp sömürmüşlerdir. Yunus suresi 78 ayetinde vurgulandığı üzere Malı ve mülkü tanrı sevgisine nisbet eden Firavun; Zuhruf suresi 53,54 ayetlerinde de aynı mantıkla; Hz Musa Resul olsaydı onun da tanrısı ona, “benim ellerimdeki gibi bilezikler ve mülk olarak böyle geniş topraklar verirdi” diyerek sömürdüğü halkının önünde Hz Musa’yı küçük düşürmeye çalışmıştır. ve Kuran indiği dönemde; Atalarından devraldıkları göktanrı şirk sömürü düzenini sürdüren ve: { Bkz : Zuhruf suresi 23} Geçmişte yaşamış tüm müşrik kavimlerde olduğu gibi, göktanrı inançlarının “malı evladı çok olan zenginlere verdiği imtiyazı, bir sömürü fitnesi olarak kullanmayı sürdüren “Mekkeli elit hakim zümre {Bkz; Zuhruf suresi 31) karyenin mutrafileri de” sömürü düzenlerini devam ettirebilmek adına {bkz; Zuhruf suresi 57,58} ayetlerinde vurgulandığı üzere Hz Muhammed (S.A.V) nebiyi aynı Firavun’un yaptığı gibi “mal mülk” üzerinden küçümseyerek İslam’a muhalefet ediyorlardı. Bu nedenle müşrik inanç sömürü düzeninin tarih boyu her dönem elebaşılığını yapmış olan, “ülkenin/şehrin mutrafileri” yani o ülkeyi Allah’ın otoritesi üzerinden vergiler koyarak sömüren elit hakim zümrenin “öncelikli” uyarıldığı {bkz: İsra suresi 16} ayetiyle vurgulanmaktadır

10/YÛNUS-79: Ve kâle fir’avnu’tûnî bi kulli sâhırin alîm(alîmin).
Ve firavun: “Bütün bilgin (usta) sihirbazları bana getirin!” demişti.

10/YÛNUS-80: Fe lemmâ câes seharetu kâle lehum mûsâ elkû mâ entum mulkûn(mulkûne).
Böylece sihirbazlar geldiği zaman Musa (A.S) onlara: “Siz atacağınız şeyleri atın.” dedi.

10/YÛNUS-81: Fe lemmâ elkav kâle mûsâ mâ ci’tum bihis sihr(sihru), innallâhe se yubtiluh(yubtiluhu), innallâhe lâ yuslihu amelel mufsidîn(mufsidîne).
Onlar attıkları zaman Musa (A.S) şöyle dedi: “Sizin getirdiğiniz şey sihirdir. Muhakkak ki Allah, onu bâtıl kılacaktır. (kendi göstereceği gerçek mucizeyle sizin sihrinizi değersiz kılacaktır ) Allah, muhakkak ki fesat çıkaranların amelini ıslâh etmez. Demişti.

10/YÛNUS-82: Ve yuhikkullâhul hakka bi kelimâtihî ve lev kerihel mucrimûn(mucrimûne).
Ve mücrimler (şirk ile Allah’a asi olmuş suçlular) kerih görse de (istemese de) Allah hakkı gerçekleştirir.

10/YÛNUS-83: Fe mâ âmene li mûsâ illâ zurriyyetun min kavmihî alâ havfin min fir’avne ve melâihim en yeftinehum, ve inne fir’avne leâlin fîl ard(ardı) ve innehu le minel musrifîn(musrifîne).
Bundan sonra, firavunun ve onun ileri gelenlerinin (karyenin mutrafileri/elit hakim zümrenin) onları fitnelemesi korkusuyla (başlarına belâ olup sonra eziyet ederler diye) Musa (A.S)’ın (kendi) kavminden, zürriyetinden olan bir gurup (Hz Musa’ya) îmân etmedi. Ve muhakkak ki firavun, yeryüzünde gerçekten üstündü (zorbaydı). Ve gerçekten o müsriflerdendi (hayatını kötü akibeti için boş çabalarla israf edenlerdendi)

10/YÛNUS-84: Ve kâle mûsâ yâ kavmi in kuntum âmentum billâhi fe aleyhi tevekkelû in kuntum muslimîn(muslimîne).
Ve Musa (A.S) (Bkz; 83 kendi içlerinden bir gurubun korkuyla iman etmediğini görünce) şöyle dedi: “Ey kavmim! Eğer siz, Allah’a âmenû olup (Allah’a aracısız iman ve teslim) olanlarsanız, artık O’na (Allah’a) tevekkül edin.” (Firavun ve yandaşlarından korkmayın Allah’a güvenin!)

10/YÛNUS-85: Fe kâlû alallâhi tevekkelnâ, rabbenâ lâ tec’alnâ fitneten lil kavmiz zâlimîn(zâlimîne).
Bunun üzerine: “Biz de Allah’a tevekkül ettik. Rabbimiz, bizi bu zalim kavme fitne (konusu) kılma.” dediler.

10/YÛNUS-86: Ve neccinâ bi rahmetike minel kavmil kâfirîn(kâfirîne).
Ve bizi, Senin rahmetinle bu kâfirler kavminden kurtar. Diye dua ettiler.

10/YÛNUS-87: Ve evhaynâ ilâ mûsâ ve ahîhi en tebevveâ li kavmikumâ bi mısra buyûten vec’alû buyûtekum kıbleten ve akîmus sâlah(sâlate), ve beşşiril mu’minîn(mu’minîne).
Musa (A.S) ve kardeşine şöyle vahyettik: “İkinizin kavmi için Mısır’a evler yapın ve evlerinizi kıble kılın ve namazı orada ikame edin. Ve bunun için mü’minleri müjdele!”

10/YÛNUS-88: Ve kâle mûsâ rabbenâ inneke âteyte fir’avne ve melâhu zîneten ve emvâlen fîl hayâtid dunyâ rabbenâ li yudıllû an sebîlik(sebîlike), rabbenatmis alâ emvâlihim veşdud alâ kulûbihim fe lâ yu’minû hattâ yerevul azâbel elîm(elîme).
Ve Musa (A.S) şöyle dedi: “Rabbimiz, muhakkak ki Sen, firavun ve onun ileri gelenlerine dünya hayatında ziynet (süs eşyası) ve mallar verdin. Rabbimiz, (o mallar) onları Senin yolundan saptırsın! Rabbimiz, onların mallarını mahvet, onların kalplerini sıkıştır. Artık elîm azabı görünceye kadar onlar, mü’min olmazlar.”

10/YÛNUS-89: Kâle kad ucîbet da’vetukumâ festekîmâ ve lâ tettebi ânni sebîlellezîne lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
(Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “İkinizin duasına icabet edilmiştir (kabul edilmiştir). Artık ikiniz de (kendinizi dîne) ikame edin (Allah’a ve hükümlerine çağırmaya devam edin). Bilmeyen kimselerin Benden (uzaklaşan) yoluna tâbî olmayın.” dedi.

10/YÛNUS-90: Ve câveznâ bi benî isrâîlel bahre fe etbeahum fir’avnu ve cunûduhu bagyen ve advâ(adven), hattâ izâ edrekehul gareku kâle âmentu ennehu lâ ilâhe illellezî âmenet bihî benû isrâîle ve ene minel muslimîn(muslimîne).
Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Böylece firavun ve onun ordusu, azgınlıkla (zulümle), düşmanlıkla onları takip etti. (Sular), onu boğacak düzeye erişince, (firavun) o zaman: “İsrailoğullarının kendisine (O’na) inandığı ilâhtan başka (ilâh) olmadığına ben de îmân ettim. Ve ben (de), müslümanlardanım (teslim olanlardanım).” dedi.

10/YÛNUS-91: Âl’âne ve kad asayte kablu ve kunte minel mufsidîn(mufsidîne).
Şimdi (mi) (yenilgiden sonra teslim oldun, öyle mi?) Ve oysa sen, daha önce asi olmuştun. Ve sen, fesat çıkaranlardan idin.

10/YÛNUS-92: Fel yevme nuneccîke bi bedenike li tekûne limen halfeke âyeh(âyeten), ve inne kesîren minen nâsi an âyâtinâ le gâfilûn(gâfilûne).
Böylece senden sonraki nesillere, bir delil (ibret-i mucize) olman için, bugün senin bedenini (öldürüp naaşını) kurtaracağız. Ve insanların çoğu, elbette âyetlerimizden (mucizelerimizden) gâfillerdir.

10/YÛNUS-93: Ve lekad bevve’nâ benî isrâîle mubevvee sıdkın ve razaknâhum minet tayyibât(tayyibâti), femahtelefû hattâ câehumul ilm(ilmu), inne rabbeke yakdî beynehum yevmel kıyâmeti fî mâ kânû fîhi yahtelifûn(yahtelifûne).
Ve andolsun ki; İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik. Ve onları tayyib (temiz, helâl) rızıktan rızıklandırdık. Bundan sonra onlara ilim gelinceye kadar (İslam’ın hükümleri gelinceye kadar hak din ile ) ihtilâfa düşmediler. Muhakkak ki senin Rabbin, kıyâmet günü, hakkında ihtilâfa (anlaşmazlığa) düşmüş oldukları şeyde, onların aralarında hüküm verir.

10/YÛNUS-94: Fe in kunte fî şekkin mimmâ enzelnâ ileyke fes’elillezîne yakreûnel kitâbe min kablik(kablike), lekad câekel hakku min rabbike fe lâ tekûnenne minel mumterîn(mumterîne).
Bundan sonra eğer sana indirdiğimiz şey hakkında şüphe içinde olursan, o zaman (bu anlattığımız hak ve batıl itilafı ve ayrılığı hakkında) senden önce kitabı okuyan kimselere sor. Andolsun ki; sana Rabbinden hak geldi. Öyleyse sakın şüphe edenlerden olma.

10/YÛNUS-95: Ve lâ tekûnenne minellezîne kezzebû bi âyâtillâhi fe tekûne minel hâsirîn(hâsirîne).
Ve sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayan kimselerden olma. O taktirde hüsrana uğrayanlardan olursun.

10/YÛNUS-96: İnnellezîne hakkat aleyhim kelimetu rabbike lâ yu’minûn(yu’minûne).
Muhakkak ki onlar yaptıklarıyla, (şirk koşmakla) Rabbinin (ekkinet mühürü) sözünü üzerlerine hakettiler. Onlar, artık mü’min olmazlar.

10/YÛNUS-97: Ve lev câethum kullu âyetin hattâ yerevûl azâbel elîm(elîme).
Ve eğer onlara bütün âyetler gelse bile, elîm azabı (cehennem azabını ahirette hakikat üzerinde) görene kadar onlar artık mü’min olmazlar.

10/YÛNUS-98: Fe lev lâ kânet karyetun âmenet fe nefeahâ îmânuhâ, illâ kavme yûnus(yûnuse), lemmâ âmenû keşefnâ anhum azâbel hızyi fîl hayâtid dunyâ ve metta’nâhum ilâ hîn(hînin).
O zikir verdiğimiz ülke halkları keşke âmenû olsaydı da (Allah’a aracısız iman ve teslim olsaydı) da böylece onun (ülke halkının) îmânı, onlara (hem yeryüzünde hem ahirette) fayda verseydi, olmaz mıydı? Ancak Yunus’un kavmi sonradan âmenû olunca, onlardan dünya hayatında aşağılayıcı azabı kaldırdık ve onları belli bir zamana kadar metalandırdık (yeryüzünde ömür süre geçirmelerine müsaade ettik).

10/YÛNUS-99: Ve lev şâe rabbuke le âmene men fîl ardı kulluhum cemîâ(cemîân), e fe ente tukrihun nâse hattâ yekûnu mu’minîn(mu’minîne).
Ve şâyet senin Rabbin dileseydi, yeryüzünde olan kimselerin hepsi elbette topluca îmân ederlerdi. Yoksa sen, (insanları sınamak için özgür irade ile gönderdiğimiz halde) insanları mü’min(ler) oluncaya kadar zorlayacak mısın?

10/YÛNUS-100: Ve mâ kâne li nefsin en tu’mine illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yec’alur ricse alellezîne lâ ya’kılûn(ya’kılûne).
Ve Allah’ın izni olmaksızın, bir kimsenin (bir nefsin) mü’min olması (mümkün) olamaz. Ve çünkü (Allah), akıl etmeyen o kimselerin üzerine ceza verir. ( aracılara tabi olup kendisine yönelmedikleri için idrak hassaslarını, kalbini mühürler ve azaba mahkum eder)

10/YÛNUS-101: Kulinzurû mâzâ fîs semâvâti vel ard(ardı), ve mâ tugnîl âyâtu ven nuzuru an kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
De ki: “Semalarda ve yeryüzünde neler var bakın! Âmenû olmayan (Allah’a aracısız iman ve teslim olmayan) bir kavme, âyetler ve uyarılar asla fayda vermez.”

10/YÛNUS-102: Fe hel yentezırûne illâ misle eyyâmillezîne halev min kablihim, kul fentezırû innî meakum minel muntezirîn(muntezirîne).
Yoksa (şimdiki dönemin müşrikleri) onlardan önce de geçmiş olan (diğer helak ettiğimiz kavimlerin akibeti olan) günlerin benzerinden başkasını mı bekliyorlar? “Artık bekleyin, muhakkak ki ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” de.

10/YÛNUS-103: Summe nuneccî rusulenâ vellezîne âmenû kezâlik(kezâlike), hakkan aleynâ nuncil mu’minîn(mu’minîne).
Sonra Biz, resûllerimizi ve âmenû olan kimseleri muhakkak kurtarırız. Mü’minleri kurtarmamız üzerimize bir haktır.

10/YÛNUS-104: Kul yâ eyyuhen nâsu in kuntum fî şekkin min dînî,fe lâ a’budullezîne ta’budûne min dûnillâhi, ve lâkin a’budullâhellezî yeteveffâkum, ve umirtu en ekûne minel mu’minîn(mu’minîne).
De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dînimden şüphe içinde oldunuzsa ben, sizin Allah’tan başka taptıklarınıza tapmam. Ve lâkin sizi vefat ettirecek olan Allah’a kulluk ederim. Ve ben, böylece mü’minlerden olmakla emrolundum.”

10/YÛNUS-105: Ve en ekim vecheke lid dîni hanîfâ, ve lâ tekûnenne minel muşrikîn(muşrikîne).
Ve yüzünü * hanif olarak o dîne yönelt. Ve sakın müşriklerden olma!
Allah asla insana benzemez ve Samed Allah doğmak, doğurmak, doğurulmak gibi insana ait olan eksik sıfatlardan münezzehtir.

İslam dinini diğer inançlardan ayrıştıran en belirgin özelliklerden ilki yaratıcı tanımıdır. {Bkz; Yunus suresi 68} Bu yüzdendir ki Kuran’da samimiyet demek olan İhlas suresinde tanımlanmış olan Oğlu veya kızları olmayan eşi dengi ve benzeri olmayan Vahid Allah’a inanmak İslam dininin giriş kapısıdır. Kuran’da Hz İbrahim Hz Musa gibi peygamberlerin kıssalarında, fitne tanrılarının reddiyesi ardınca “Ben mü’minlerin ilkiyim” ifadesiyle İhlas suresinde zikredilen Allah’a kul olmanın İslama geçişin ilk şartı olduğu vurgulanmıştır.  Oğlu veya kızlarını yeryüzüne vekili olarak atayan aracıların hayal mahsulü insana benzer Fitne Tanrı’larını reddedip, “tek Tanrıya” iman etmiş ve böylece yaratıcıya aracısız yönelmiş kişilere hanif denir.

10/YÛNUS-106: Ve lâ ted’u min dûnillâhi mâ lâ yenfeuke ve lâ yadurruk(yadurruke), fe in fealte fe inneke izen minez zâlimîn(zâlimîne).
Allah’tan başka sana fayda ve zarar vermeyen şeylere dua etme. Bundan sonra eğer öyle yaparsan, o zaman sen mutlaka zalimlerden olursun.

10/YÛNUS-107: Ve in yemseskallâhu bidurrin fe lâ kâşife lehu illâ hû(hûve), ve in yuridke bi hayrin fe lâ râdde li fadlih(fadlihi), yusîbu bihî men yeşâu min ibâdih(ibâdihi), ve huvel gafûrur râhîm(râhîmu).
Ve eğer Allah, sana bir zarar (bir darlık) dokundurursa, artık onu, O’ndan (Allah’tan) başka giderecek kimse yoktur. (Aracılar ve düzmece ilahları buna malik değildir) Ve eğer senin için bir hayır isterse, o taktirde O’nun fazlını geri çevirecek kimse yoktur. O’nu kullarından ancak O dilediği kimseye isabet ettirir. Ve O; Gafûr’dur (günahları mağfiret edendir), Rahîm’dir (Yalnızca müminleri koruyup esirgeyendir)

10/YÛNUS-108: Kul yâ eyyuhen nâsu kad câekumul hakku min rabbikum, fe men ihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsih(nefsihi), ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve mâ ene aleykum bi vekîl(vekîlin).
De ki: “Ey insanlar, Rabbinizden size hak (Sırat’ı mustakime/Hidayete ulaştıran Kuran hükümleri) gelmiştir! Kim onunla hidayete erdiyse, muhakkak ki kendi nefsi için hidayete erer. Ve kim dalâlette olduysa ancak kendi aleyhine (kendi hataları üzerine) dalâlette olur. Ve ben, sizin üzerinize * vekil değilim.

Aracıların uydurma sözde tanrısının oğulları ve kızlarını yeryüzü yönetimine vekili olarak atayıp aracılar vasıtasıyla af, mağfiret, şefaat, hidayet dağıttığı gibi; Bana, Allah’tan verilmiş böyle ayrıcalıklı yetkiler ve vekalet yok! Ben sizin üzerinizde; Allah’ın yeryüzü yönetimindeki bir vekili değilim. “Sizler Allah’a karşı ancak indirdiği Kuran/Zikr hükümlerinden sorumlusunuz” vurgulanmaktadır.

10/YÛNUS-109: Vettebi’ mâ yûhâ ileyke vasbir hattâ yahkumallâh(yahkumallâhu), ve huve hayrul hâkimîn(hâkimîne).
Ve sana vahyolunan şeye tâbî ol! Ve Allah, hükmedinceye kadar sabret! (23 yıllık süreçte yeni bir hüküm gelene kadar/Allah’ın fazlı mucizeleri yardımları ulaşıncaya kadar sabret) Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.