YÂSÎN SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

36/YÂSÎN-1: Yâ sîn.
Yâ, Sîn.

36/YÂSÎN-2: Vel kur’ânil hakîm(hakîmi).
(ilahi ilmiyle hikmetli hükümler barındıran) Hakim Kur’ân’a andolsun.

36/YÂSÎN-3: İnneke leminel murselîn(murselîne).
Muhakkak ki sen, gerçekten gönderilen mürselînlerdensin.

Mürselin; Resul kelimesinin çoğul kullanılmış halidir.

36/YÂSÎN-4: Alâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
En alâ Sıratı Mustakîm üzerinde(sin).

36/YÂSÎN-5: Tenzîlel azîzir rahîm(rahîmi).
(Bu kitap) Azîz ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir.

36/YÂSÎN-6: Li tunzire kavmen mâ unzire âbâuhum fe hum gâfilûn(gâfilûne).
Babaları uyarılmamış bir kavmi, uyarman içindir. Çünkü onlar (İslam’dan/hak dinden) gâfillerdir.

36/YÂSÎN-7: Lekad hakkal kavlu alâ ekserihim fe hum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Andolsun ki yeryüzünde amenü olmamış (Allah’a aracısız iman ve teslim olmamış olan) çoğunluğun üzerine (onlara önceden uyarılarla bildirilmiş olan Allah’ın cehennem azab(ı) sözü hak vuku buldu.

36/YÂSÎN-8: İnnâ cealnâ fî a’nâkıhim aglâlen fe hiye ilel ezkâni fe hum mukmehûn(mukmehûne).
Muhakkak ki Biz, (ahirette) onların (amenü olmayanların/Allah’a aracısız iman ve teslim olmayan müşriklerin) boyunları ve çeneleri için halkalar hazırladık. Bu sebeple onlar, şimdiden başlarını (kibirle) yukarı kaldırmış olanlardır.(islam’ı bu yüzden kibirle reddediyorlar)

36/YÂSÎN-9: Ve cealnâ min beyni eydîhim sedden ve min halfihim sedden fe agşeynâhum fe hum lâ yubsırûn(yubsırûne).
Ve (Allah’a aracısız yönelip amenü olmadıkları için/küfür İmanında direndikleri için) onların önlerine ve arkalarına set kılarak böylece onları hakk-i’kat’tan (Allah katından bildirilen/indirilen mutlak gerçekten/Kuran’dan) perdeledik. Artık onlar görmezler.

36/YÂSÎN-10: Ve sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Ve onları artık uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir. (Bkz ; İsra suresi 56 Enam suresi 25,26 Küfür İmanını tercih ettikleri için müşriklerin kalplerine vurulmuş ekkinet mühürleri yüzünden artık onlar (Zikr’i/Kuran’ı idraka) perdelidirler) Artık Onlar âmenû olamazlar.

Aziz Allah’ı tek ve yegane otoriteleri olarak kabul etmedikleri gibi; Hakim Allah’ın hükmüne farklı ilahlarla ortak koşan müşriklerin kalplerine; “şirk küfür imanını seçmeleri yüzünden”; Aziz Allah tarafından Kuran’ı anlamalarını ve idrak etmelerini engelleyen, hicab-ı mesture/ algı idrak perdesi/örtüsü zikredilen; “ekkinet mührü” vurulduğunun 41. Sırada indirilen Yasin suresi 9, 10. âyetleriyle açıklanması üzerine ve daha sonra 50. sırada indirilen İsra suresi 45,46 ayetlerinde ve 55. sırada indirilen Enam suresinde 25,26. Ayetlerinde ekkinet mührü konusunun detaylandırılarak açıklanmasından sonra, 61. Sırada indirilmiş olan Fussilet suresi 5. ayetinde müşriklerin hicab-ı mesture ekkinet mührü hususuna cevaben dile getirmiş oldukları bahanelere, Fussilet suresi ayetlerinde yer verilmektedir. Ayrıca hicab-ı mesture vakra perdesi için {bkz;Fussilet suresi 44}
“17/İSRÂ-45: Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete inanmayanlar arasına hicab-ı mesture (algı/idrak örtüsü/perdesi) koyduk.
“17/İSRÂ-46: O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet mühürü koymakla onların kulaklarında vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini (işinde ve hükmünde ortağı yardımcısı aracısı vekili olmadığını) zikrettiğin zaman onlar bu yüzden sana nefretle arkalarını döndüler/dönüyorlar.
“6/EN’ÂM-25: Ve onlardan (Allah’ın otoritesine başka ilahları eş tutarak küfür İmanını tercih etmiş o müşrik kafirlerden) kim seni dinlerse, seni anlamamaları için onların kalplerinin üzerine ekinnet (kalp mühürü) koyduk ve bu yüzden onların kulaklarında bir vakra vardır. Ve onlar bütün âyetleri (mucizeleri) görseler, bile ona inanmazlar. Hatta sana geldikleri zaman, seninle bu yüzden tartışırlar. Kâfir olanlar bu yüzden: “Bu ancak (bu Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir.” derler”.
“6/EN’ÂM-26: Ve onlar, insanları bu yüzden (Allah’a aracısız iman ve teslim olmaktan ve Kuran’dan nehyederler (men ederler) ve kendileri de bu yüzden ondan (aracısız iman ve teslim olmaktan/Kuran’dan) uzak dururlar. Oysa onlar; (bunu yaparak) Kendilerinden başkasını helâk etmezler ve (ekkinet mühürleri yüzünden) onlar yaptıklarının bile şuurunda değillerdir.”

36/YÂSÎN-11: İnnemâ tunziru menittebeaz zikre ve haşiyer rahmâne bil gayb(gaybi), fe beşşirhu bi magfiretin ve ecrin kerîm(kerîmin).
Sen sadece *zikre (Kuran’a) tâbî olanı ve *gaybteki Rahmân’a (Bkz;Ankebut suresi 64 ahirette/asıl alemde olan) Rahmân’a huşû duyanı uyarırsın. Öyleyse o kimseleri mağfiret ile (günahların sevaba çevrilmesiyle) ve “kerim ecir” ile (sonsuz cennet mükafatıyla) müjdele.

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için, Hüküm ve Hikmet sahibi Hakim Allah, her dönem Resul’leri vasıtasıyla sınanma hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Her dönem, {Bkz; Beyyine suresi 3} gönderdiği hükümler aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer mürselinlere gönderilen tüm kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikr’dir. Zikir tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr’in {bkz:Rad suresi 38} dönemsel niteleyici adlarıdır. {Bkz; Bakara suresi 100,101} Diğer kitaplar geçmişte aracılar tarafından tahrif edildiği için bu nedenle Aziz Allah  SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani “içinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır. Yasin suresi 69. ayetinde de Kuran’ın tüm dönemlerin kitabı Zikir olduğu tekrar edilmiştir. Aşağıda devam eden ayetlerinde, hem Arap müşrikler hem de geçmişte ataları batıl şirk inançlarına saptığı için gaflet içinde olan Yahudi ve Hristiyan müşrikler âyetleriyle uyarılacak.

Yahudi hristiyan ve Arap müşrikler ahirete ve ahirette tekrar dirileceklerine ve Allah tarafından sorgulanacaklarına inanmazlar onlar için Tanrı tüm çok tanrılı inançlarda olduğu gibi insan şeklindedir ve tepsi gibi olduğuna inandıkları düz bir dünyanın üzerindeki gökyüzü evinde ikamet etmektedir. Yahudilerin inancında ise tanrı (tahrif ettikleri Tevrat’a göre {Bkz Tevrat Mısır’dan çıkış 25. Bölüm 35. Bölüm arasında ) Yahudilerin, Tanrı’ları için özel olarak siyon dağında inşaa ettikleri konutunda ikamet etmekte ve dünyayı oğulları olan yahudi kıralları aracılığıyla yönetmektedir. Yani halk böyle aldatılmaktadır. Tüm müşrik inançlarda sözde tanrı, Af ve mağfiret yetkilerini aracılara devretmiştir. İslam inancına göre; görünen alem (yeryüzü ve evren) ve gayb (cennet cehennemin bulunduğu diğer bir boyut) olmak üzere iki Alem vardır. Hem bu inanç farkını belirtmek için hem de af ve mağfiret yetkilerini aracılara ve vekillere asla devretmeyen İslam’ın Allah’ını vurgulamak adına ayetinde “gaybdeki Rahman” yani bulutların üzerinde gök katında oturan, ya da siyon dağında oturan “sahte müşrik ilahına değil” müminlerin {bkz; Mearic suresi 4 Ateşten yaratıldıkları için İnsandan çok hızlı hareket etmesine rağmen, cinlerin hızıyla bile 50 bin yılda ancak ulaşılabilecek mesafedeki} Ahiret alemindeki Allah’a iman ettikleri vurgulanmaktadır.

36/YÂSÎN-12: İnnâ nahnu nuhyil mevtâ ve nektubu mâ kaddemû ve âsârehum ve kulle şey’in ahsaynâhu fî imâmin mubîn(mubînin).
Muhakkak ki Biz, ölüleri (ahirette) diriltiriz. Ve yeryüzünde Allah’ı razı etmek için yeryüzünde amel olarak takdim ettiklerini ve eserlerini (şimdiden dünya sınav hayatında) yazarız. Ve Biz yaptıkları herşeyi İmam-ı Mübin’de (apaçık bir rehber’de) saydık/sayıyoruz.

36/YÂSÎN-13: Vadrıb lehum meselen ashâbel karyeh(karyeti), iz câe hel murselûn(murselûne).
Ve onlara, o şehrin halkını misal ver. Onlara da resûller gelmişti.

36/YÂSÎN-14: İz erselnâ ileyhimusneyni fe kezzebûhumâ fe azzeznâ bi sâlisin fe kâlû innâ ileykum murselûn(murselûne).
Onlara iki (resûl) göndermiştik. Fakat ikisini de tekzip ettiler (yalanladılar). Bunun üzerine (onları) üçüncü (resûl) ile azîz kıldık (diğer gönderilen iki kişinin Resul olduğunu son gönderilen Resulün tebliği ile destekledik). O zaman onlar da: (çok tanrılı müşriklere) “Muhakkak ki biz, size gönderilmiş mürselinleriz.” dediler.

36/YÂSÎN-15: Kâlû mâ entum illâ beşerun mislunâ ve mâ enzeler rahmânu min şey’in in entum illâ tekzibûn(tekzibûne).
(Müşrikler) Dediler ki: “Siz, bizim gibi beşerden (ölümlü insanlardan) başka bir şey değilsiniz. Ve Rahmân size bir şey indirmedi. Siz bize sadece yalan söylüyorsunuz.” Dediler.

36/YÂSÎN-16: Kalû rabbunâ ya’lemu innâ ileykum le murselûn(murselûne).
(Mürselinler de) dediler ki: (Üç Resul gönderilmesine rağmen buna bile inanmadığınıza göre) “Bizim, gerçekten size gönderilmiş mürselinler olduğumuzu Rabbimiz biliyor.”

36/YÂSÎN-17: Ve mâ aleynâ illel belâgul mubîn(mubînu).
Ve bizim üzerimizde açıkça tebliğden (bildirmekten) başka bir şey (sorumluluk) yoktur.

36/YÂSÎN-18: Kâlû innâ tetayyernâ bi kum, le in lem tentehû le nercumennekum ve le yemessennekum minnâ azâbun elîm(elîmun).
“Muhakkak ki biz, sizinle uğursuzluğa uğradık. Eğer siz gerçekten vazgeçmezseniz ( (aracıları ve aracılık üzerinden yürüttüğümüz düzeni yok eden hükümleri anlatmaya son vermezseniz), sizi mutlaka taşlayacağız. Ve mutlaka bizden size elîm bir azap dokunacak.” dediler.

36/YÂSÎN-19: Kâlû tâirikum meakum, e in zukkirtum, bel entum kavmun musrifûn(musrifûne).
“Uğursuzluğunuz sizinle beraberdir (kendinizdendir). Size *zikir (Ahiret inancı olan aracıları ve aracılık sistemini ortadan kaldıran İslam/Tevhid) hatırlatılınca mı (uğursuzluğa uğruyorsunuz)? Hayır, siz (size verilen yeryüzü sınav süresini batıl ile boşuboşuna sarfeden) müsrif bir kavimsiniz.” dediler.

36/YÂSÎN-20: Ve câe min aksal medîneti raculun yes’â kâle yâ kavmittebiûl murselîn(murselîne).
Ve şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. “Ey kavmim, (size) gönderilmiş olan o resûllere tâbî olun!” dedi.

36/YÂSÎN-21: İttebiû men lâ yes’elukum ecren ve hum muhtedûn(muhtedûne).
Sizden ücret istemeyen (bu) kişilere tâbî olun. Ve muhakkak onlar, mehdilerdir. (Allah’ın gerçek habercileridir)

{Bkz; Şuara suresi 180}Hidayet vaad ederek; Allah adına sizden hiçbir dünya malı ve menfaatı talep etmeyen haberciler, işte onlar gerçek resullerdir. vurgulanmaktadır. Aracılık şirk dinlerinin aksine; İslam dininde, tüm mülkün sahibi Malik-el Mülk Allah; Kendi yarattığı dünya mülkünden olan hiç birşeyi kullarından  talep etmez. Bilakis kendi yarattığı mülkü üzerindeki nimetlerinden yaratıcı payı olarak “Allah hakkı olarak bir pay” ayrılmasını ve bu pay ile Fakirin yoksulun yoksunun ve muhtacın duyurulmasını ve gözetilmesini ayetiyle emreder. {Bkz;Enam 136~141} Ve ceza/ödül mukabili bu emir ve yasaklar üzerinde insanı itaat dairesinde sınar. Bkz Yasin suresi 47

36/YÂSÎN-22: Ve mâ liye lâ a’budullezî fataranî ve ileyhi turceûn(turceûne).
Ve (devam etti) Ben, niçin beni Yaratan’a kul olmayayım ki; sizler de hepiniz sonunda O’na döndürüleceksiniz.

36/YÂSÎN-23: E ettehızu min dûnihî âliheten in yuridnir rahmânu bi durrin lâ tugni annî şefâatuhum şey’en ve lâ yunkızûn(yunkızûni).
Ben, O’ndan başka bir ilâhı (aracıların sözde ilahlarını Allah’a vekil) edinir miyim? Eğer Rahmân bana bir zarar dilerse, onların şefaati (zaten) bana bir fayda vermez. Ve onlar (Allah’a rağmen) beni zaten kurtaramazlar. Dedi.

36/YÂSÎN-24: İnnî izen le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Eğer (Rahman’ın vereceği zarara veya şefaata engel bile olamaya gücü yetmeyen sizin aracı ilahlarınıza tabi) olsaydım muhakkak ki ben de, mutlaka apaçık dalâlette olurdum.

36/YÂSÎN-25: İnnî âmentu bi rabbikum fesmeûn(fesmeûni).
Ve Resul’lere dönerek; Muhakkak ki ben, sizin Rabbinize îmân ettim. Öyleyse beni işitin. Dedi.

36/YÂSÎN-26: Kîled hulil cenneh(cennete), kâle yâ leyte kavmî ya’lemûn(ya’lemûne).
(Bu yüzden Ona): “Cennete gir!” denildi. “Keşke kavmim de bu hakikatı idrak edebilseydi.” dedi.

36/YÂSÎN-27: Bimâ gafere lî rabbî ve cealenî minel mukremîn(mukremîne).
Bu sebeple, (Alllah’a aracısız vekilsiz yönelip amenü olduğum için) Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve ikram edilenlerden kıldığını (keşke bilselerdi).

36/YÂSÎN-28: Ve mâ enzelnâ alâ kavmihî min ba’dihî min cundin mines semâi ve mâ kunnâ munzilîn(munzilîne).
Ve bunun ardından, onun kavmi üzerine gökten (apaçık görünen) bir ordu indirmedik.

36/YÂSÎN-29: İn kânet illâ sayhaten vâhıdetenfe izâ hum hâmidûn(hâmidûne).
(Onların cezası) sadece bir sayha (şiddetli bir ses dalgası ) oldu. O zaman onlar (çok tanrılı aracılık inançlarını yaşatan müşrikler helak azabımız karşısında) sönüverdiler.

36/YÂSÎN-30: Yâ hasreten alel ıbâd(ıbâdi), mâ ye’tîhim min resûlin illâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
İşte O kullara yazıklar olsun! Onlara  hiçbir resûl gelmedi ki, onunla (seninle alay ettikleri gibi) alay etmiş olmasınlar.

36/YÂSÎN-31: E lem yerev kem ehleknâ kablehum minel kurûni ennehum ileyhim lâ yerciûn(yerciûne).
Bundan önce yaşamış olan nice nesilleri helâk ettiğimizi, ve helâk edilenlerin (bu dünyaya tekrar) kendilerine dönmediklerini görmediler mi?

36/YÂSÎN-32: Ve in kullun lemmâ cemîun ledeynâ muhdarûn(muhdarûne).
Ve ancak ahirette herkes toplandığı zaman (onlar da) huzurumuzda hazır bulundurulacak olanlardır.

Hem Arap müşrikler hem Ehli kitap anılan Hristiyan ve yahudi müşrikler, ahirete inanmazlar bu nedenle Kuran’ın birçok sure ve ayetinde; “Tüm yeryüzünü en ince ayrıntısıyla yoktan yaratmaya muktedir olan Allah, ahireti de yaratmaya muktedir değil mi ? Yasin 81” sorusundaki mantığa davet ederek; Ahirete iman için mutlaka yaratılıştan ibret alınmasını öğütlemiştir. Aşağıda devam eden ayetlerinde; Ahirete inanmayan müşriklere; yoktan yaratılmış ve cansız ve kuru bir toprak iken, yeryüzünü en ince teferruatına kadar mükemmel döngüde bir yaratıyla bir canlılık alemine dönüştüren Aziz Allah’ın “yeryüzü yarattığı gibi ahireti de yaratmaya muktedir” olduğuna dair saptamalar yapılıyor.

36/YÂSÎN-33: Ve âyetun lehumul ardul meyteh(meytetu), ahyeynâhâ ve ahrecnâ minhâ habben fe minhu ye’kulûn(ye’kulûne).
Ve ölü toprak onlara bir bir âyettir. (ahiretin varlığına bir ibrettir/delildir) Onu da (yeryüzünü yoktan yaratıp) biz dirilttik ve onun üzerinden (habbeler (canlı taneler) çıkarttık. Böylece ondan (o bizim yoktan yaratmamızdan) yerler.

36/YÂSÎN-34: Ve cealnâ fîhâ cennâtin min nahîlin ve a’nâbin ve feccernâ fîhâ minel uyûn(uyûni).
Ve orada, hurma ve üzüm bahçeleri kıldık (yaptık). Ve orada, pınarlar fışkırttık.

36/YÂSÎN-35: Li ye’kulû min semerihî ve mâ âmilethu eydîhim, e fe lâ yeşkurûn(yeşkurûne).
Onun ürünlerinden (meyvelerinden) ve elleriyle yaptıklarından yesinler diye. Hâlâ (Onlar yaratan Allah’a) şükretmezler mi?

36/YÂSÎN-36: Subhânellezî halakal ezvâce kullehâ mimmâ tunbitulardu ve min enfusihim ve mimmâ lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Arzın yetiştirdiği herşeyden, onların nefslerinden ve bilmedikleri şeylerden çiftler halinde yaratan, O (Allah), Sübhan’dır. (Olağanüstü güçlere sahip ve yarattıklarını ilmiyle kuşatan en yücedir)

36/YÂSÎN-37: Ve âyetun lehumul leyl(leylu), neslehu minhun nehâre fe izâ hum muzlimûn(muzlimûne).
Ve gece de onlar için bir âyettir (ibrettir). Ondan gündüzü sıyırırız (çekip alırız). O zaman onlar karanlıkta kalırlar.

36/YÂSÎN-38: Veş şemsu tecrî li mustekarrin lehâ, zâlike takdîrul azîzil alîm(alîmi).
Ve Güneş, onun için istikrarlı kılınan bir yörüngede akar gider. İşte bu azîz ve alîm olan Allah’ın (yeryüzü canlılığının oluşmasındaki) takdiridir.

36/YÂSÎN-39: Vel kamere kaddernâhu menâzile hattâ âdekel urcûnil kadîm(kadîmi).
Ve Ay, kurumuş hurma salkımı dalı gibi bir şekil (bedir şeklinden hilâl) haline dönünceye kadar ona menziller takdir ettik.

36/YÂSÎN-40: Leş şemsu yenbegî lehâ en tudrikel kamere ve lel leylu sâbikun nehâr(nehâri), ve kullun fî felekin yesbehûn(yesbehûne).
(Öyle kusursuz bir ölçü ki) Güneş’in Ay’a yetişmesi ve gecenin gündüzü geçmesi mümkün olamaz. Ve hepsi feleklerinde (yörüngelerinde onun ilm-i takdiri) ile yüzerler (seyrederler).

36/YÂSÎN-41: Ve âyetun lehum ennâ hamelnâ zurriyyetehum fîl fulkil meşhûn(meşhûni).
Ve onların zürriyetlerini (nesillerini) dolu gemilerde (kaldırma kuvvetiyle) taşımamız onlar için bir âyettir. (delildir)

36/YÂSÎN-42: Ve halaknâ lehum min mislihî mâ yerkebûn(yerkebûne).
Ve onlar için, onun gibi binecekleri nice şeyler yarattık.

36/YÂSÎN-43: Ve in neşe’ nugrıkhum fe lâ sarîha lehum ve lâ hum yunkazûn(yunkazûne).
Ve dilersek onları (aniden takdirimizle) boğarız, o zaman onlara (aracılar ve sahte ilahlarından) yardım edilmez ve onlar asla kurtarılamaz.

36/YÂSÎN-44: İllâ rahmeten minnâ ve metâan ilâ hîn(hînin).
Bizden bir rahmet ve belli bir zamana kadar metalanma verilenler (sınav mühleti süresince faydalanmaları) hariç.

36/YÂSÎN-45: Ve izâ kîle lehumuttekû mâ beyne eydîkum ve mâ halfekum leallekum turhamûn(turhamûne).
Ve geçmişte onlara: “Önünüzde ve arkanızda olan şeylerden sakının. ( Bkz: Taha suresi 123,124 Bakara suresi 38 sınanmaya gönderilmeden önce ahirette iken onlara; yapmakla ardınızda Allah’ın cezalandırmasına sebep olacak kötü çirkin amellerden yeryüzünde sakının) Umulur ki böylece rahmet olunursunuz.” denilmişti. {Ayrıca Bkz; Yasin suresi 60~64}

36/YÂSÎN-46: Ve mâ te’tîhim min âyetin min âyâti rabbihim illâ kânû anhâ mu’ridîn(mu’ridîne).
Ve fakat (o müşrik kafirler) Rab’lerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki, ondan yüz çevirenler olmasınlar.

36/YÂSÎN-47: Ve izâ kîle lehum enfikû mimmâ rezakakumullâhu kâlellezîne keferû lillezîne âmenû e nut’imu men lev yeşâullâhu at’ameh(at’amehu), in entum illâ fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ve onlara “Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden (yoksunlara) infâk edin (verin).” denildiği zaman kâfirler, âmenû olanlara: “Allah’ın dileseydi, doyuracağı kişiyi biz mi doyuracağız? Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz.” dediler.

Tüm çok tanrılı inançlarda ve çok tanrılı inançlardan devşirilmiş Arap veya Hristiyanlık veya Musevilik gibi aracı vekaleti ile Allah’tan başka hükümler koymaya, af ve mağfiret etmeye, kendilerini yetkilendiren şirk inançlarının tümünde, (günümüzde mevcut olan İncil ve Tevratta da) “ahiret hayatı inancı” yoktur. Dolayısıyla ahiret inancı taşımayan tüm inançlarda “bir insan dünyada ne kadar çok mal mülk evlat sahibi ise, Tanrı’nın da onları o nisbette sevdiğine ve mal mülk ile ödüllendirdiğine iman ederlerdi/hala ediyorlar. Oysa İslamda dünya yaşantısı ve dünya nimetleri tanrı sevgisine mukayese edilecek bir yer değildir. Bilakis maddenin aldatıcı bir meta sayıldığı kısa süre kalınan sadece bir sınav süreci hayatıdır. Müşrikler arasında; Mal mülk ve evlat çokluğu ilahlarının bir mükafatı olarak kabul gördüğü için; Müşrik halk da malı ve evladı çok olan kişileri tanrının sevgili kulu olarak görüp o kişilere şehrin mutrafileri olarak olağanüstü itibar ederlerdi. {Bkz; Sebe suresi 34~39} ayetlerinde açıklandığı üzere; Bu yüzden tüm Müşrik inançlarda zengin varlıklı kişiler daima sözü dinlenip itibar ve itaat edilmesi gereken {bkz; Kalem suresi 14} “tanrının sevgili kul saydığı” “üstün sınıf” olarak kabul görüyordu. Tekasür suresi 1~3 ayetlerinde de vurgulandığı gibi, müşrikler bu çarpık inançla mezarlardaki ölülerini bile sayıp tanrı sevgisine nisbet ederek halk arasında kibirleniyorlardı. Hadid suresi 20~24. Ayetlerinde çokluk yarışıyla kibirlenen müşriklerin bu kibirlenmeleri Allah’ın sevgisine nisbet edilecek bir şey değildir bilakis yeryüzü sınavında bir fitne metasıdır. Bu durum müminleri asla yanıltmasın buyurulmaktadır.  Kehf suresi 32~46 ayetleri arasında iki adam üzerinden örnekler verilerek, tanrı sevgisinin madde/meta ile asla mukayese edilmemesi gerektiği ve mal mülk evlat çokluğunu imtiyazlı bir üstünlük olarak görüp kibirlenen kişilerin akibeti, çarpıcı bir kıssa üzerinde açıklanmıştır.. Ve {bkz Kasas suresi  78~82} ayetleri arasında; Yeryüzünün gelmiş geçmiş en zengin insanlarından sayılan; Karun, kendisine verilen servetin, kendi tanrıları tarafından çok sevildiği için bir ödül olarak verildiğini iddia ediyordu. Ve Aziz Allah Karun kıssasından ve Karun’un akibetinden müminlerin bir ders çıkarması gerektiğini Kasas suresi 78~82 âyetleriyle buyurmaktadır. Karun gibi, kendi ilahlarının sevgisine nisbet ederek mallarının çokluğu ile övünüp Allah’ın İnfak emrine riayet etmeyen ve Kalem suresi 17~33. ayetleri arasında kıssa edilen iki müşrik adamın akibeti de, Karun’un acı ve hazin akibetinin bir benzeridir. Nuh suresi 21. ayetinde de; Mal ve evlat çokluğunu ilahlarının kendilerine bir armağanı olarak görüp kibirlenen ve halkı ruhbanlar yardımıyla düzmece ilahların/tanrıların otoritesi üzerinden sömüren “kavmin mutrafilerinin/elit müşriklerin” ve onlara tabi olanların akibetinin de, “helak edilen diğer müşrik kavimlerde olduğu gibi” hüsranla biteceğinin altı çizilmektedir. Atalarından devraldıkları göktanrı şirk sömürü düzenini sürdüren ve: { Bkz : Zuhruf suresi 23} Geçmişte yaşamış tüm müşrik kavimlerde olduğu gibi, göktanrı inançlarının “malı evladı çok olan zenginlere verdiği üstünlüğü ve imtiyazı, bir sömürü fitnesi olarak kullanan “Mekkeli elit hakim zümre {Bkz; Zuhruf suresi 31) karyenin mutrafileri de” sömürü düzenlerini sürdürebilmek adına Hz Muhammed (S.A.V) nebiye muhalefet ediyorlardı. Ve {Bkz; Zuhruf suresi 31} Eğer bu Kuran gerçekten Allah tarafından indirilmiş olsaydı. Allah bunu Mekke veya Taif mutrafilerinden/zenginlerinden/şehrin ileri gelenlerinden birisine indirmez miydi? Diye alay ediyorlardı. Ve Mal mülk evlat çokluğu ve zenginliğin kendilerine ilahları tarafından verildiğini düşündükleri için {Bkz; Yasin suresi 47} “Allah isteseydi fakir olanları zaten O doyururdu” diyerek, “kendi uydurdukları şirk sömürü inançlarıyla” Allah’ın İnfak emrini çiğniyorlardı.

36/YÂSÎN-48: Ve yekûlûne metâ hâzel va’du in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
“Ve (alay ederek) eğer siz doğru söyleyenlerseniz, bu (helak ve kıyamet ve cehennem) vaadi ne zaman?” derler.

36/YÂSÎN-49: Mâ yenzurûne illâ sayhaten vâhıdeten te’huzuhum ve hum yahıssımûn(yahıssımûne).
Onlar seninle İslam’ı tartışırken, onları alacak (yakalayacak) olan tek bir sayhadan (şiddetli ses dalgasından) başka bir şey gözlemiyorlar.

36/YÂSÎN-50: Fe lâ yestetîûne tavsiyeten ve lâ ilâ ehlihim yerciûn(yerciûne).
(Kıyamet azap günü) Artık (kenz edip infak etmedikleri hiçbir dünya mülkünü) vasiyet etmeye güçleri yetmez. Ve ailelerine de tekrar geri dönemezler.

36/YÂSÎN-51: Ve nufiha fîs sûri fe izâ hum minel ecdâsi ilâ rabbihim yensilûn(yensilûne).
Ve o gün sur’a üfürülmüştür. İşte o zaman onlar, mezarlarından Rab’lerine koşarlar. (Ahirete mecburen tahric edilirler,).

36/YÂSÎN-52: Kâlû yâ veylenâ men beasenâ min merkadinâ, hâzâ mâ vaader rahmânuve sadakal murselûn(murselûne).
“Eyvahlar olsun bize, mezarlarımızdan bizi şimdi kim beas etti (kim ahiret alemine tahric etti)? İşte Bu, Rahmân’ın yeryüzünde vaadettiği şeydir. Ve resûller demekki doğru söylemişler.” derler.

36/YÂSÎN-53: İn kânet illâ sayhaten vâhıdeten fe izâ hum cemîun ledeynâ muhdarûn(muhdarûne).
Sadece tek bir sayha (şiddetli ses dalgası)! İşte o zaman onlar, hepsi huzurumuzda hazır bulunacaklardır.

36/YÂSÎN-54: Fel yevme lâ tuzlemu nefsun şey’en ve lâ tuczevne illâ mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
İşte o gün (hiç)bir kimseye, (hiç)bir şeyle (haksızlıkla) zulmedilmez. Ve sizler (dünya) amellerinizden başka bir şey ile cezalandırılmazsınız.

36/YÂSÎN-55: İnne ashâbel cennetil yevme fî şugulin fâkihûn(fâkihûne).
Muhakkak ki cennet ehli, o gün zevkli bir meşguliyet içinde olanlardır.

36/YÂSÎN-56: Hum ve ezvâcuhum fî zılâlin alel erâiki muttekiûn(muttekiûne).
Onlar ve eşleri, gölgeliklerde tahtlar üzerinde yaslanmış olanlardır.

36/YÂSÎN-57: Lehum fîhâ fâkihetun ve lehum mâ yeddeûn(yeddeûne).
Orada onlar için meyveler ve istedikleri (her)şey vardır.

36/YÂSÎN-58: Selâmun kavlen min rabbin rahîm(rahîmin).
Rahîm olan Rab’ten “selâm” (daimi selamet) sözü (vardır).

36/YÂSÎN-59: Vemtâzûl yevme eyyuhel mucrimûn(mucrimûne).
Ve ey mücrimler (suçlular)! Bugün ayrılın. Denir.

36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, (yeryüzüne göndermeden önce) sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır. denir.

Bkz: Hicr suresi 26~50 ve Bakara suresi 30~40 Hz Adem, kovulduğu cennete tekrar kabul edilmesi için, bir daha asla Allah’a sadakatsızlık yapmayacağına dair Allah’a yemin ederek bir fırsat ister ve bu tevbeli yemin üzerine; “Allah’a aracısız sadakat dairesinde sınanmak koşuluyla ve Allah’ın belirlediği bir ömür süresince” bu isteği Allah tarafından kabul görür. İşte bu yeryüzü sınav fırsat yaşantısında Allah’a aracısız sadakat gösterip önceden ahirette verdiği yemine sadık kalan Adem’in neslinden olan itaatkar kullara “yemin sahipleri” denir. Bir kez daha sadakatsizlik yapmamak akdi ile önceden tevbe verip fırsat istendiği için, yeryüzü yaşantısı Rahman Allah tarafından ön verilmiş bir borçtur ve bir rahmet yaşantısıdır. Bu yüzden Rahmân sıfatı, nebiler dâhil, hiç bir insan için kullanılamaz. Zira, Allah’tan başka hiç kimse; Allah ile kul arasında önceden akidle söz alınmış bir borçta tasarruf edemez. Alacaklı Allah’tır ve aracısız bir halde,evvelden “sadece Allah’a” borçlanmış olan kuldur. Bu hakikatla; Allah’tan başka hiçbir kimse, Allah ile evvelden ahitlenmiş bir borca binaen kurulmuş bir rahmet yaşantısı üzerinde, yeni yeni koşullar getirip “Allah’a aracısız sadakat” hükümünü değiştirip düzenleyemez. Bu durum borçlu için gönderilmiş yazılı vahiy hükümlerini değiştirmek anlamına gelir ki; Şirktir, lanetlidir ve sonu cehennemdir.

36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden sadece Bana kul olmanıza (sadece Allah’a itaat edeceğinize dair) ahd almadım mı? Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır. Denir.

36/YÂSÎN-62: Ve lekad edalle minkum cibillen kesîrâ(kesîran), e fe lem tekûnû ta’kılûn(ta’kılûne).
Ve andolsun ki (Bkz;Hicr suresi 39 o şeytan ahirette önceden Allah’a söz verdiği gibi) sizden birçoklarını dalâlette bırakır. Hâlâ akıl etmez misiniz?

36/YÂSÎN-63: Hâzihî cehennemulletî kuntum tûadûn(tûadûne).
(O azap günü geldiğinde) Size vaadedilmiş olan cehennem (işte) budur.

36/YÂSÎN-64: Islevhel yevme bimâ kuntum tekfurûn(tekfurûne).
(Yeryüzünde) İslam’ı inkâr etmeniz sebebiyle şimdi bugün ona (cehenneme) yaslanın (girin). Denir.

36/YÂSÎN-65: El yevme nahtimu alâ efvâhihim ve tukellimunâ eydîhim ve teşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
O gün onların ağızlarını mühürleriz. Lakin; yeryüzünde Kazanmış oldukları akibeti Bize, onların elleri anlatır, ayakları şahitlik eder.

36/YÂSÎN-66: Ve lev neşâu le tamesnâ alâ a’yunihim festebekûs sırâta fe ennâ yubsırûn(yubsırûne).
Ve eğer dileseydik, elbette (şimdiden) gözlerini de mahvederdik (kör ederdik). O zaman yeryüzünde çaresizce koşuştururlardı  ve üstelik amellerini nasıl görürlerdi?

36/YÂSÎN-67: Ve lev neşâu le mesahnâhum alâ mekânetihim fe mâstetâû mudiyyen ve lâ yerciûn(yerciûne).
Ve eğer dileseydik, elbette onları mekanlarında ne ileri ne geri gidemeyecek (felç) hale sokar durumlarını değiştirirdik.

36/YÂSÎN-68: Ve men nuammirhu nunekkishu fîl halk(halkı), e fe lâ ya’kılûn(ya’kılûne).
Ve kimin ömrünü uzatırsak, onun yaratılışını tersine çeviriyoruz (yaşlandıkça kuvvetini gideriyoruz(Bu yaratılışa bakıp). Hâlâ akıl etmezler mi?

36/YÂSÎN-69: Ve mâ allemnâhuş şi’re ve mâ yenbagî leh(lehu), in huve illâ zikrun ve kur’ânun mubîn(mubînun).
Ve Biz, O’na (Bkz;Enbiya suresi 5 Resul’e iftira ettikleri gibi) şiir öğretmedik. Ve (bu), O’na yakışmaz. O (O’na indirilen), sadece *zikir ve apaçık *Kur’ân’dır.

36/YÂSÎN-70: Li yunzire men kâne hayyen ve yehıkkal kavlu alel kâfirîn(kâfirîne).
(Kur’ân’ın indirilmesi), hayy olanları (sınanmak için dünyaya gönderilmiş diri olan kişileri) inzar etmek (uyarmak) ve (Amenü olup Allah’ı razı etmek için salih amellerde bulunmayanların) cehenneme atılacağı sözünün kâfirlerin üzerine hak olması içindir.

36/YÂSÎN-71: E ve lem yerev ennâ halaknâ lehum mimmâ amilet eydînâ en’âmen fe hum lehâ mâlikûn(mâlikûne).
Ellerimizle (Allah’ın mükemmel bir yaratısıyla) yaptığımız şeylerden onlar için hayvanları nasıl halkettiğimizi görmediler mi? Onlar, böylece onlara (hayvanlara) malik olurlar.

36/YÂSÎN-72: Ve zellelnâhâ lehum fe minhâ rakûbuhum ve minhâ ye’kulûn(ye’kulûne).
Ve Biz onların (hayvanların) bazısını  onlara zelil (evcil/insana itaatkâr) yaptık. Böylece onlardan, kendilerinin binekleri oldu  ve böylece onların etlerinden de yerler.

36/YÂSÎN-73: Ve lehum fîhâ menâfiu ve meşârib(meşâribu), e fe lâ yeşkurûn(yeşkurûne).
Ve onlarda, kendileri için (birçok) menfaatler ve içecek şeyler vardır. Onlar (aracı ikahları terkedip yaratan Allah’a) hala şükretmezler mi?

36/YÂSÎN-74: Vettehazû min dûnillâhi âliheten leallehum yunsarûn(yunsarûne).
Ve yardım olunacaklarını ümit ederek, Allah’tan başka ilâhlar edindiler.

36/YÂSÎN-75: Lâ yestetîûne nasrahum ve hum lehum cundun muhdarûn(muhdarûne).
(O ilâhlar), onlara yardım etmeye muktedir değildirler. Ve asıl kendileri, onlar için, hazır askerlerdir. (O zihinlerde Yaratılmış sahte ilahlar halkı sömürmek adına, aracıların her istediğini söyleyen aracıların hizmetinde birer askerdir. Ve onlara aldananlar aracıların kukla askerleridir)

36/YÂSÎN-76: Fe lâ yahzunke kavluhum, innâ na’lemu mâ yusirrûne ve mâ yu’linûn(yu’linûne).
Artık onların (müşriklerin) sözleri (bkz; Hicr suresi 6 Kalem suresi 6, 51 ve Duhan suresi 14 deli mecnun şair iftiraları) seni mahzun etmesin. Muhakkak ki Biz, onların sakladıklarını da açıkladıklarını da biliriz.

36/YÂSÎN-77: E ve lem yerel insânu ennâ halaknâhu min nutfetin fe iza huve hasîmun mubîn(mubînun).
İnsan, onu yeryüzünde bir nutfeden yarattığımızı görmedi mi? Sonra da Bize (karşı aciz küçük fikirleriyle) apaçık hasım (düşman) oldu.

36/YÂSÎN-78: Ve darebe lenâ meselen ve nesiye halkah(halkahu), kâle men yuhyil izâme ve hiye remîm(remîmun).
Ve kendi yaratılışını unutup (kendisinin yeryüzünde de yoktan yaratıldığını unutup) Bize misal getirdi: “Kemiklerimiz çürüyüp dağılmış haldeyken kim onlara can verecek?” dedi.

36/YÂSÎN-79: Kul yuhyîhellezî enşeehâ evvele merreh(merretin), ve huve bi kulli halkın alîm(alîmun).
De ki: “Onu ilk defa inşa eden (Yaratan), ona hayat verecek. Ve O, bütün yaratışları En İyi Bilen’dir.”

36/YÂSÎN-80: Ellezî ceale lekum mineş şeceril ahdarinâren fe izâ entum minhu tûkıdûn(tûkıdûne).
Yemyeşil bir ağaçtan sizin için bir ateş kılan da O’dur. Böylece siz, ondan yakıyorsunuz.

36/YÂSÎN-81: E ve leysellezî halakas semâvâti vel arda bi kâdirin alâ en yahluka mislehum, belâ ve huvel hallâkul alîm(alîmu).
(O halde) Gökleri ve yerleri yoktan yaratan, onların bir eşini daha (ahireti de) yaratmaya kaadir değil midir? Evet O, (yegâne) Yaratıcı ve yaratılışı En İyi Bilen’dir.

36/YÂSÎN-82: İnnemâ emruhû izâ erâde şey’en en yekûle lehu kun fe yekûn(yekûnu).
O (Allah), bir şey irade ettiği zaman O’nun emri, sadece ona: “Ol!” demektir. O, hemen olur.

36/YÂSÎN-83: Fe subhânellezî bi yedihî melekûtu kulli şey’in ve ileyhi turceûn(turceûne).
İşte O, Sübhan’dır. Herşeyin melekûtu (yaratılışın ilmi) O’nun elindedir. Ve sonunda mutlaka O’na (Ahirette onun yargı makamına) döndürüleceksiniz.