TÛR SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

52/TÛR-1: Vet tûri.
Tur Dağı’na yemin olsun.

52/TÛR-2: Ve kitâbin mestûrin.
Yazılmış Kitab’a

52/TÛR-3: Fî rakkın * menşûrin.
(…ki o Kitab’ın) içinde (hükümleri) biçimlendirilmiş.

Menşûrin= Eski Mısır dönemi Taş toprak mermer gibi levhalar üzerine bir alet ile şekillerle kabartma “yazılar biçimlendirme” yöntemine/tekniğine menşûri yazıtlar denir ve Hz Musa (as)’a  tûr dağında taş levhalar üzerine (bkz; Araf suresi 144-150) yontmak suretiyle kabartma yazıyla bildirilmiş 10 emirden oluşan levha hükümlerine ise Tûrab-ı Menşûri denir. Eski Osmanlı mezar taşlarında veya Camilerin avlu veya kapı girişlerinde veya kaidelerde veya türbe veya sütunlarda mermer levhalar üzerine el ile yontularak yazılmış yazılara da hat sanatında “menşuri yazıtlar” denir.

52/TÛR-4: Vel beytil ma’mûri.
Beyti Mamur’a (imar edilmiş eve/Hz İbrahimin oğlu İsmail ile imar ettiği Kabe’ye Bkz: Bakara suresi 127) andolsun.

52/TÛR-5: Ves sakfil merfûi.
(Bkz: Rad suresi 2 Lokman suresi 10 direksiz) Yükseltilmiş o (yeryüzü) tavanına andolsun.

Geçmişte tüm çok tanrılı inançlarda; Güneş tanrısı baş tanrı olarak kabul ediliyordu.  Ve yıldızlar; Tanrının dünyayı yönetmek adına muhtelif konularda vekili olarak yetkilendirdiği, kızları veya oğulları varsayılıyordu. Ve İslam haricinde geçmişte varolmuş ulusların tümü yıldızların isimlerine totemleştirdikleri gök tanrı putları üzerinden yıldız ilahlara tapınırlardı. Ve tanrıların/ilahların isteklerini put sahibi anılan “put hizmetkarı” kahinlerden öğrenirlerdi. Bu hakikat Kuran’da Enam suresi 75~83 ve Saffat suresi 83~98 ayetlerinde kıssa edilerek; Hz İbrahim üzerinden detaylı bir şekilde örneklenir. Ve gök Tanrı inançlarına göre (o dönem mesafe ölçer cihazlar henüz olmadığından) gökyüzünü dünyanın tepesinde yüksek direkler üzerinde kurulu tanrıların/ilahların yaşadığı düz bir katman olarak tahayyül ederlerdi. Bu yüzden Tûr suresi 5. ayetiyle de hakikat edildiği üzere, göktanrı inançlarına bir reddiye olarak {bkz;Lokman suresi 10 Rad suresi 2} ayetlerinde  “gökyüzünü direksiz yarattık” açıklaması yapılmıştır. Kuran indiği dönemde de atalarının göktanrı inançlarını kitaplarına uyarlamış olan Yahudi müşrikler ise kendi krallarını Tanrının oğlu ve vekili gösterip bu vasıtasıyla tanrının yeryüzünü idare ettiğini halka telkin ederek sömürürlerken; . Hristiyan müşrikler ise Hz İsa’yı diğer gök Tanrı inançlarında olduğu gibi Allah’ın oğlu ilan ederek onun üzerinden ruhbanlık/Kilise vasıtasıyla sömürü hükümleri yazarak halkı soyuyorlardı. Aynı fitne soygunu Arap müşriklerde Güneş Tanrı’sının kızları olarak andıkları Lat Menat ve Uzza üzerinden put sahibi kahinler tarafından gerçekleştiriliyordu. Dolayısıyla göktanrı ilahları üzerinden aldatılan halk Lat Uzza ve Menat olarak isimlendirdileri Allah’ın kızları olarak varsaydıkları, Putlar’ın hidayeti ve şefaatini umarak Allaha dolaylı yöneliyorlardı. Ve Put sahipleri Tanrının insanlardan istediği vergileri harçları miktarıyla halka iletiyordu. Put hizmetkarı aracılar Allah’ın (sözde!) Melek kızlarıyla cinler vasıtasıyla saffat 6~11 ve Hicr 17,18 ayetlerinde bu yalanları reddedildiği halde haberleştiklerini aktarıyordu. (Ayrıca Tur suresi 38,39 ayetlerinde müşriklerin uydurduğu bu düzmece haberleşmeye gönderme yapılmaktadır) Yani halk putlar üzerinden aracılar vasıtasıyla {Bkz Zümer suresi 23 ve 31} şehrin mutrafileri olan elit hakim zenginler tarafından sömürülüyordu. {Detaylar için Bkz Mâide suresi 18 Necm 23 Nahl 55-60 Necm 23 Muminun 91} Mutrafiler ve Mutrafilerin inançları; Tüm çok tanrılı inançlarda ve çok tanrılı inançlardan devşirilmiş Arap veya Hristiyanlık veya Musevilik gibi aracı vekaleti ile Allah’tan başka hükümler koymaya, af ve mağfiret etmeye, kendilerini yetkilendiren şirk inançlarının tümünde, (günümüzde mevcut olan İncil ve Tevratta da) “ahiret hayatı inancı” yoktur. Dolayısıyla ahiret inancı taşımayan tüm inançlarda “bir insan dünyada ne kadar çok mal mülk evlat sahibi ise, Tanrı’nın da onları o nisbette sevdiğine ve mal mülk ile ödüllendirdiğine iman ederlerdi/hala ediyorlar. Oysa İslamda dünya yaşantısı ve dünya nimetleri tanrı sevgisine mukayese edilecek bir yer değildir. Bilakis maddenin aldatıcı bir meta sayıldığı kısa süre kalınan sadece bir sınav süreci hayatıdır. Müşrikler arasında; Mal mülk ve evlat çokluğu ilahlarının bir mükafatı olarak kabul gördüğü için; Müşrik halk da malı ve evladı çok olan kişileri tanrının sevgili kulu olarak görüp o kişilere o ülkenin/şehrin mutrafileri olarak olağanüstü itibar ederlerdi. {Bkz; Sebe suresi 34~39} ayetlerinde açıklandığı üzere; Bu yüzden tüm Müşrik inançlarda zengin varlıklı kişiler daima sözü dinlenip itibar ve itaat edilmesi gereken {bkz; Kalem suresi 14} “tanrının sevgili kul saydığı” “üstün sınıf” olarak kabul görüyordu. Tekasür suresi 1~3 ayetlerinde de vurgulandığı gibi, müşrikler bu çarpık inançla mezarlardaki ölülerini bile sayıp tanrı sevgisine nisbet ederek halk arasında kibirleniyorlardı. Hadid suresi 20~24. Ayetlerinde çokluk yarışıyla kibirlenen müşriklerin bu kibirlenmeleri Allah’ın sevgisine nisbet edilecek bir şey değildir bilakis yeryüzü sınavında bir fitne metasıdır. Bu durum müminleri asla yanıltmasın buyurulmaktadır.  Kehf suresi 32~46 ayetleri arasında iki adam üzerinden örnekler verilerek, tanrı sevgisinin madde/meta ile asla mukayese edilmemesi gerektiği ve mal mülk evlat çokluğunu imtiyazlı bir üstünlük olarak görüp kibirlenen kişilerin akibeti, çarpıcı bir kıssa üzerinde açıklanmıştır.. Ve {bkz Kasas suresi  78~82} ayetleri arasında; Yeryüzünün gelmiş geçmiş en zengin insanlarından sayılan; Karun, kendisine verilen servetin, kendi tanrıları tarafından çok sevildiği için bir ödül olarak verildiğini iddia ediyordu. Ve Aziz Allah Karun kıssasından ve Karun’un akibetinden müminlerin bir ders çıkarması gerektiğini Kasas suresi 78~82 âyetleriyle buyurmaktadır. Karun gibi, kendi ilahlarının sevgisine nisbet ederek mallarının çokluğu ile övünüp Allah’ın İnfak emrine riayet etmeyen ve Kalem suresi 17~33. ayetleri arasında kıssa edilen iki müşrik adamın akibeti de, Karun’un acı ve hazin akibetinin bir benzeridir. Nuh suresi 21. ve Hud suresi 27. ve Şuara suresi 111. ayetlerinde de vurgulandığı gibi; Mal ve evlat çokluğunu ilahlarının kendilerine bir armağanı olarak görüp Hz Nuh (as) ve İslam’a karşı kibirlenen ve halkı ruhbanlar yardımıyla düzmece ilahların/tanrıların otoritesi üzerinden sömüren “kavmin mutrafilerinin/elit müşriklerin” ve onlara tabi olanların akibetinin de, “helak edilen diğer müşrik kavimlerde olduğu gibi” hüsranla biteceğinin altı çizilmektedir. Kasas suresi 38.. ayetinde de vurgulandığı üzere Erken Mısır döneminde Firavunlar kendilerini güneş tanrısının yeryüzündeki sureti olarak gösterirlerdi. Geç Mısır döneminde ise firavunlar kendilerini güneş Tanrı’sının oğulları olarak niteleyip {bkz; Yunus suresi 88} ülkenin” ileri gelenleri/elit hakim zümre ile birlikte” nemalandıkları bir fitne ile halkı kullanıp sömürmüşlerdir. Yunus suresi 78 ayetinde vurgulandığı üzere Malı ve mülkünü tanrı sevgisine nisbet eden Firavun; Zuhruf suresi 53,54 ayetlerinde de aynı mantıkla; Hz Musa Resul olsaydı onun da tanrısı ona, “benim ellerimdeki gibi bilezikler ve mülk olarak böyle geniş topraklar verirdi” diyerek sömürdüğü halkının önünde Hz Musa’yı küçük düşürmeye çalışmıştır. ve Kuran indiği dönemde; Atalarından devraldıkları göktanrı şirk sömürü düzenini sürdüren ve: { Bkz : Zuhruf suresi23 Sebe suresi 34,35 } Geçmişte yaşamış tüm müşrik kavimlerde olduğu gibi, göktanrı inançlarının “malı evladı çok olan zenginlere verdiği imtiyazı, bir sömürü fitnesi olarak kullanmayı sürdüren “Mekkeli elit hakim zümre {Bkz; Zuhruf suresi 31) karyenin mutrafileri de” sömürü düzenlerini devam ettirebilmek adına {bkz; Zuhruf suresi57,58} ayetlerinde vurgulandığı üzere Hz Muhammed (S.A.V) nebiyi aynı Firavun’un yaptığı gibi “mal mülk” üzerinden küçümseyerek ve Tûr suresi 29-33 arası ayetlerinde vurgulandığı gibi deli mecnun ifiraları atmakla alay edip onu insanların gözünde itibarsızlaştırmaya çalışarak İslam’a muhalefet ediyorlardı. Bu nedenle müşrik inanç sömürü düzeninin tarih boyu “her dönem” elebaşılığını yapmış olan, “ülkenin/şehrin mutrafileri” yani o ülkeyi Allah’ın otoritesi üzerinden vergiler koyarak sömüren elit hakim zümrenin “öncelikli” uyarıldığı {bkz: İsra suresi 16} ayetiyle vurgulanmaktadır. Vakıa suresi 45. ayetinde ve Saffat suresi 27~38 ayetleri arasında hem insanları aldatan mutrafilerin hem de mutrafilere aldanıp onlara tabi olanların sürekli cehennem azabında mahkum tutulacağı açıklanmaktadır.

52/TÛR-6: Vel bahril mescûri.
Dolu denize andolsun ki;

52/TÛR-7: İnne azâbe rabbike le vâkı’un.
Muhakkak, Rabbinin (kıyamet ve ardından cehennem) azabı, mutlaka vuku bulacaktır.

Hem Arap müşriklerde hem Ehli kitap anılan Yahudi ve Hristiyan müşriklerde (Tevrat ve İncilde) ahiret hayatı ve iki Alem inancı yoktur. Kuran’da Ankebut suresi 64 de “gerçek hayat” olarak zikredilen ahiret hayatı, cennet ve cehennem inancı hiç bir kitapta yoktur. {bkz;Bakara 111} Müşrikler öldükten sonra toprağın altında, “ölüler diyarı” olarak isimlendirdikleri bir yeraltı bölümüne gideceklerine inanırlardı ve ancak; Aracılara iman ve biat etmekle tekrardan dünyada diriltilecekleri aracılar tarafından telkin edilerek halk kandırılıyordu ve tekrar diriltilmelin diyeti olarak talep ettikleri çeşitli vergilerle halk sömürülüyordu. Sadece İslam inancında bulunan gayb zikredilen cennet ve cehennemin bulunduğu “ikinci alem” inancına “gayb’e” yani “ahirete iman etmek” bu önemle tevhidin temel direğidir. Kıyametin kopmasıyla dünyanın yok olacağına ve Kulların yeryüzü amelleri karşılığında “ahirette Allah tarafından yargılanarak” cennete veya cehennem ile mukabele göreceklerine iman etmek”, Allah adına af eden ve Allah adına hükümler uyduran Allah adına insanları dünyada tekrar dirilten aracıların sömürü düzenlerini tamamen ortadan kaldırdığı için çok önemli bir husustur.

52/TÛR-8: Mâ lehu min dâfiin.
Onu (müşriklerin inanmak istemediği o kıyameti yeryüzünden) defedecek kimse (hiçbir aracı ilah) yoktur.

52/TÛR-9: Yevme temûrus semâu mevren.
O gün gökyüzü şiddetle sarsılıp sallanır.

52/TÛR-10: Ve tesîrul cibâlu seyrâ(seyren).
Ve dağlar seyir halinde yürür. (yok olur)

52/TÛR-11: Fe veylun yevme izin lil mukezzibîne.
İşte (o) izin gününü tekzip edenlerin (yalanlayanların) vay haline.

52/TÛR-12: Ellezîne hum fî havdın yel’abûn(yel’abûne).
Onlar ki, (yeryüzünde) lüzumsuz şeylere (şirk sömürü düzenini ihya eden mutrafilerin batıl emaniye inançlarına) dalıp oyalananlardır.

52/TÛR-13: Yevme yude’ûne ilâ nâri cehenneme de’â(de’an).
Onlar o gün cehennem ateşine sürüklenerek atılırlar.

52/TÛR-14: Hâzihin nârulletî kuntum bihâ tukezzibûn(tukezzibûne).
(Onlara) İşte bu yeryüzündeyken inanmayarak tekzip etmiş (yalanlamış) olduğunuz ateştir. (Denir.)

52/TÛR-15: E fe sihrun hâzâ em entum lâ tubsirûn(tubsirûne).
Acaba şimdi bu gördüğünüz (cehennem) bir sihir mi? Yoksa yeryüzündeyken siz mi onu görmek istemediniz? (Diye sorulur.)

52/TÛR-16: Islevhâ fasbirû ev lâ tasbirû sevâun aleykum, innemâ tuczevne mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
(Madem ki yeryüzündeyken inanmadınız) Artık şimdi Ona (ateşe) yaslanın. (yeryüzünde ahiret hayatları için sabrederek Salih ameller biriktirmiş olan müminlerin aksine) sizler şimdi burada sabretseniz de, sabretmeseniz de artık sizin için birdir. Muhakkak ki kullar burada ancak yeryüzünde yapmış oldukları şeylere karşılık cezalandırılır. (Denir)

52/TÛR-17: İnnel muttekîne fî cennâtin ve naîmin.
Muhakkak ki takva sahipleri, cennetlerde ve ni’metler içindedir.

52/TÛR-18: Fâkihîne bi mâ âtâhum rabbuhum, ve vekâhum rabbuhum azâbel cahîm(cahîmi).
Rab’lerinin onlara verdiği şeylerle mutludurlar ve Rab’leri onları alevli ateşin (cehennemin) azabından korur.

52/TÛR-19: Kulû veşrebû henîen bi mâ kuntum ta’melûne.
Yeryüzünde yaptıklarınız sebebiyle şimdi burada afiyetle yeyin ve için. (Denir)

52/TÛR-20: Muttekiîne alâ sururin masfûfeh(masfûfetin), ve zevvecnâhum bi hûrin înin.
(Takva sahipleri cennette), kendilerine zevce kılınmış güzel gözlü huriler ile kendileri için hazır edilmiş tahtları üzerinde yaslanmış olanlardır

52/TÛR-21: Vellezîne âmenû vettebeathum zurriyyetuhum bi îmânin elhaknâ bihim zurriyyetehum ve mâ eletnâhum min amelihim min şey’in, kullumriin bi mâ kesebe rehînun.
Ve yeryüzünde iken (kendileri gibi) âmenû olan, (Allah’a aracısız iman ve teslim olmuş olan) zürriyetlerini de (ailesinin diğer fertlerini de) ve kendilerine (İslam) îmânı ile tâbî olan (eşleri ve eşlerinin) zürriyetlerini de kendilerine ilhak ederiz (yanlarına katarız). Ve onların yeryüzü amelleriyle kazanmış oldukları hiç bir şeyi (ceza veya mükafatı) onlardan eksiltmeyiz. (Çünkü) Herkes (yeryüzünde) kazanmış olduğu amellerine karşılık (Bkz; Meryem suresi 68~74 cehennemde ,dizüstü mecburi secdeye çöktürülmüş halde cennete girebilmek için Allah’tan İzin bekleyen) birer rehindir.

52/TÛR-22: Ve emdednâhum bi fâkihetin ve lahmin mimmâ yeştehûn(yeştehûne).
Ve onlara (cennette) arzu ettikleri meyve ve etlerden verilir.

52/TÛR-23: Yetenâzeûne fîhâ ke’sen lâ lagvun fîhâ ve lâ te’sîmun.
Orada yeryüzündeki boş söze yer yoktur (müşrik emani ruhbanların boş emaniyye şefaat vaadleri ile oraya gelmiş olan hiç kimse yoktur) ve orada müminler günaha sevk etmeyen kadehleri karşılıklı kaldırırlar. (sarhoşluk verip şuuru bozmayan türlü çeşitli cennet içkilerini karşılıklı içerler)

Emaniler ve emanilerin boş emaniyye sözleri/vaadleri; Emani; Öğütlerine uyulması karşılığında hidayet vereceğine iman edilen aracı kimseler demektir.
Emaniyye kelimesi emani kelimesinden türemiş bir kavramdır ve manası; Yetkisi olmadığı halde Allah adına kendisi veya mensubu olduğu bir inanç tarikat veya cemaat üzerinden “uydurma hükümlerle” insanlara hidayet açıklamaktır. İslam inancında aracılık kurumu şirk zikredilip müminlere yasaklandığı için; Allah’a ve hükümlerine aracısız iman ve teslim olmaya, “amenü olmak” denir. Müşrik inanç anlayışında emani, çoğul kullanılışı emaniler , af, tevbe, hidayet gibi Aziz Allah’ın uluhiyet yetkilerini ellerinde bulundurduklarını söyleyen, “Allah böyle şeylere karışmaz bu yetkiyi bize verdi” ya da “putlarımıza” ya da “meleklerimize verdi” veya “şiilerin iddia ettiği gibi şialara verdi” vb. lafzıyla iddialarda bulunup, insanları putlar melekler veya tarikatları veya cemaatları üzerlerinden çeşitli yalanlarla yazılı, sözlü aldatan, günümüzde ruhban tabir ettiğimiz aracılık kurumunu yaşatan kişilerdir. Tur suresi 23. ayetinde insanlara hidayet vaad eden emanilerin verdikleri hiçbir sözün Allah’ın ahiret mekanında muteber olmayacağı vurgulanmaktadır. Emaniyye tezekkür ayetleri için  Bkz: Bakara suresi 78, 79, 111 Nisa suresi 120, 123 Hadid suresi 14

52/TÛR-24: Ve yetûfu aleyhim gılmânun lehum ke ennehum lû’luun meknûnun.
Ve kendileri için gilmanlar ( hizmetliler) onların etraflarında dolaşırlar. Onlar (gilmanlar) sanki sedefinde saklanmış inci gibidirler.(daha önce kimseyi tanımayan ve kimseye hizmet etmemiş onlar için ilk/özel yaratılmış meleklerdir)

52/TÛR-25: Ve akbele ba’duhum alâ ba’dın yetesâelûn(yetesâelûne).
Ve (cennette,müminler) karşılıklı birbirleriyle şöyle konuşurlar.

52/TÛR-26: Kâlû innâ kunnâ kablu fî ehlinâ muşfikîn(muşfikîne).
“Gerçekten biz daha önce ailemizle beraberken (aracıların uydurma ilahları yerine) sadece Allah’tan korkuyorduk.” derler. (Böylece Allah’ı razı etmek için yeryüzünde salih ameller üzerinde sabrediyorduk)

52/TÛR-27: Fe mennallâhu aleynâ ve vekânâ azâbes semûm(semûmi).
Ve Şimdi Allah (yeryüzünde yaptıklarımız yüzünden) bizi cennetiyle ni’metlendirdi  ve bizi (cehennemin) kavurucu ateşinin azabından korudu.

52/TÛR-28: İnnâ kunnâ min kablu ned’ûh(ned’ûhu), innehu huvel berrur rahîm(rahîmu).
Muhakkak ki biz, daha önceden O’na (aracısız sadece Allah’a) dua ediyorduk. Muhakkak ki O; Berr’dir (iyilik güzellik ve İhsan’ı “sadece kendi elinde yetkisinde” barındıran lütufkârdır), Rahîm’dir (sadece müminlere yardım himaye ve hidayet edendir).

52/TÛR-29: Fe zekkir fe mâ ente bi ni’meti rabbike bi kâhinin ve lâ mecnûn(mecnûnin).
O halde * zikret , çünkü sen Rabbinin ni’meti sayesinde ( onların iftira ettikleri gibi) ne kâhin ne meftun ne de mecnunsun. (şuursuz birisi değilsin)

Aziz Allah; hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için her dönem Resulleri ile sınanma hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Her dönem gönderdiği hükümler { bkz: Beyyine suresi 3} aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikir’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Resul’lere gönderilen kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikir’dir. Zikir tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr kitabının {bkz Rad suresi 38} dönemsel niteleyici adlarıdır. Geçmişte gönderilen tüm kitaplar yani “Zikir” muktesim müşrikler tarafından tahrif edildiği için bu nedenle Aziz Allah  SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani “İslam hükümlerini içinde eksiksiz barındıran yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır. Ayetinde; İslam’ı önlemek için sana deli mecnun meftun iftiraları atan o müşrik kafirlere rağmen; Kulların layıkıyla sınanması gayesinde, Allah’tan bir Rahmet ve hidayet olarak sana indirilen Zikr’i/ Kuran’ı diğer Resuller gibi sen de tebliğ et! Buyurulmaktadır.

52/TÛR-30: Em yekûlûne şâirun neterabbesu bihî reybel menûni.
Yoksa: “O bir şairdir, zamanın musîbetinin ona ansızın gelmesini gözlüyoruz.” mu diyorlar?

52/TÛR-31: Kul terabbesû fe innî meakum minel muterabbisîn(muterabbisîne).
“Gözleyin, ben de sizinle beraber gözleyenlerdenim.” de.

52/TÛR-32: Em te’muruhum ahlâmuhum bi hâzâ em hum kavmun tâgûn(tâgûne).
Yoksa onlar azgın bir kavim ve akılları ancak bunu mu emrediyor? Diyorlar.

52/TÛR-33: Em yekûlûne tekavveleh(tekavvelehu), bel lâ yû’minûn(yû’minûne).
Yahut: “Onu kendisi uydurup söyledi.” mi diyorlar? Hayır, onlar îmân etmezler.

52/TÛR-34: Fel ye’tû bi hadîsin mislihî in kânû sâdikîn(sâdikîne).
Öyleyse onun gibi bir söz (Zikr/Kur’ân) getirsinler, eğer (sözlerinde) sadıksalar.

52/TÛR-35: Em hulikû min gayri şey’in em humul hâlikûn(hâlikûne).
Yoksa onlar bir şey (bir yaratıcı) olmaksızın mı yaratıldılar? Veya yaratıcılar onlar mı? Ki (Bkz; Enam suresi 136-141 kullar üzerinde hükümler/harçlar/vergiler koyuyorlar)

52/TÛR-36: Em halakûs semâvâti vel ard(arda), bel lâ yûkınûn(yûkınûne).
Yoksa gökleri ve arzı onlar mı yarattı? (Ki ahiret alemine iman etmiyorlar) Hayır, onlar Allah’a ve tebliğine yakîn hasıl edemezler. (İnanmazlar)

52/TÛR-37: Em indehum hazâinu rabbike em humul musaytırûn(musaytırûne).
Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Veya (o hazinelerin) sahipleri onlar mı?

52/TÛR-38: Em lehum sullemun yestemiûne fîh(fîhî), fel ye’ti mustemiuhum bi sultânin mubîn(mubînin).
Yoksa onların orada (Allah’tan şefaat ve hidayet haberleri taşıdığını iddia ettikleri Cinlerin bile 50 bin yılda ancak ulaşabildiği Allah’ın o {bkz; Mearic 4 } arş-ı Âla katında Allah’ın söylediklerini) dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse onları dinleyenler açık delil getirsinler.

52/TÛR-39: Em le hul benâtu ve le kumul benûn(benûne).
Yoksa kızlar (Lat,Menat, Uzza ismiyle tanrının yeryüzündeki vekilleri olarak nitelediğiniz kızları) O’nun (Allah’ın) ama oğlanlar sizin öyle mi?

Arap müşrikler kendilerinin bir kız çocuğu olduğunda uğursuz sayarlar ve kız evlat sahibi oldukları için utanırlardı. Kimisi kız çocuklarını doğar doğmaz öldürürken bir kısmı ise evlendirip başlık parası almak için sağ bırakır fakat uğursuz saydıkları için kötü muameleyle yetiştirirdi. Ayetinde Arap müşriklere; kendiniz için uğursuz sayıp beğenmediğiniz kız çocuklarını şimdi niçin Allah’ın hükmünde ortakçı gösteriyorsunuz. diye uyarı yapılıyor. Tüm çoktanrılı inançlarda olduğu gibi Arap müşriklerde Tanrı’nın yeryüzünü evlatları vasıtasıyla yönettiğini iddia ediyorlardı. Böylece aracılar Lat Uzza ve Menat olarak isimlendirdikleri sözde tanrının kızları üzerinden insanlara koydukları harç ile halkı sömürüp kendileri ihya oluyordu. Bkz; Necm suresi 23 Nahl suresi 56~62)

52/TÛR-40: Em tes’eluhum ecren fe hum min magremin muskalûn(muskalûne).
Yoksa sen onlardan (aracıların istediği gibi) bir ücret mi (Bkz; Enam suresi 136-141 aracıların halkı sömürmek için Allah adına topladıkları ancak topladıklarıyla kendi servetlerine servet kattıkları türden bir haraç mı) istiyorsun? Bu yüzden de onlar (sana karşı) kendilerini ağır bir borç altında mı görüyorlar? (Ki İslam’a tabi olmak istemiyorlar)

52/TÛR-41: Em indehumul gaybu fe hum yektubûn(yektubûne).
Yahut gayb, onların yanında da onlar mı yazıyorlar?

52/TÛR-42: Em yurîdûne keydâ(keyden), fellezîne keferû humul mekîdûn(mekîdûne).
Yoksa onlar (Bkz; Tur suresi 29-33 sana deli mecnun iftiraları atarak alay edip küçük düşürmekle İslam dinine ) bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Lâkin tuzağa düşecek olanlar daima o kâfirlerdir.

52/TÛR-43: Em lehum ilâhun gayrullâh(gayrullâhi), subhânallâhi ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
Yoksa onların Allah’tan başka ilâhları mı var? Allah, onların şirk koştukları şeylerden (aciz insana benzer uydurma evlat ilahlarından) münezzehtir.

52/TÛR-44: Ve in yerev kisfen mines semâi sâkıtan yekûlû sehâbun merkûm(merkûmun).
Ve eğer onlar gökten bir parça düştüğünü görseler bile: (sömürü düzenleri bozulmasın diye o mutrafiler) “bunlar Üst üste yığılmış bulutlardır.” derler.

52/TÛR-45: Fe zerhum hattâ yulâkû yevmehumullezî fîhî yus’akûne.
Artık, helâk olacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları terket.

52/TÛR-46: Yevme lâ yugnî anhum keyduhum şey’en ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne).
O gün onlara tuzakları herhangi bir şeyle fayda vermez. Ve onlar orada yardım olunmazlar.

52/TÛR-47: Ve inne lillezîne zalemû azâben dûne zâlike ve lâkinne ekserehum lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Ve muhakkak ki zulmedenler için, bundan başka bir azap daha vardır ve lâkin onların çoğu bilmezler.

52/TÛR-48: Vasbir li hukmi rabbike fe inneke bi a’yuninâ, ve sebbih bi hamdi rabbike hîne tekûmu.
Ve Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü muhakkak ki sen gözümüzün önündesin. (Aziz ve Celil Allah’ın korumasındasın) Ve kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et.

52/TÛR-49: Ve minel leyli fe sebbihhu ve idbâren nucûmi.
Ve gecenin bir kısmında artık O’nu (Allah’ı) tesbih et ve yıldızların batışında da.