TÂHÂ SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

20/TÂHÂ-1: Tâ, hâ.
Tâ, Hâ.

20/TÂHÂ-2: Mâ enzelnâ aleykel kur’âne li teşkâ.
Kur’ân’ı sana meşakkat (güçlük) olsun diye indirmedik.

20/TÂHÂ-3: İllâ tezkireten li men yahşâ.
Huşû sahiplerine (aracıları ve düzmece ilahlarını terkedip, huşu içinde yalnızca Allah’a yönelen müminlere) *zikir olsun diye. (indirdik)

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için, İlahi ilmi ve hikmetiyle kulları yararına hükümler koyan Alim ve Hakim Allah, her dönem içinde, Resul’leri vasıtasıyla sınav hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Her dönem {bkz; Beyyine suresi 3} gönderdiği hükümler aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Resul’lere gönderilen kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikr’dir. Zikr tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr’in { bkz: Rad suresi 38} dönemsel adlarıdır. Ve { Bkz; Bakara suresi 100,101} tarih boyunca indirilmiş olan tüm kitaplar müşrikler tarafından tahrif edildiği için bu nedenle Aziz Allah  SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani  “içinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran tek ve yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır.

20/TÂHÂ-4: Tenzîlen mimmen halakal arda ves semâvâtil ulâ.
(Bu kitap) Arzı ve yüksek semaları yaratan (Allah) tarafından indirilmiştir.

20/TÂHÂ-5: Er rahmânu alel arşistevâ.
(Sonra da) Rahmân onları arşına istiva etti.

İstiva etmek bir şeyi kendisine bağımlamak otoritesine bağlamak demektir./ yarattıktan sonra yeryüzü ve semadaki tüm iş ve oluşları {Melek hızıyla 50 bin yılda ulaşılabilen bkz ; mearic 4 arşı katına} kendi iradesine ve otoritesine bağımladı. Buyurulmaktadır.

20/TÂHÂ-6: Lehu mâ fis semâvâti ve mâ fîl ardı ve mâ beynehumâ ve mâ tahtes serâ.
Semalarda ve arzda ve ikisinin arasında ve de nemli toprağın altında olanlar, O’nundur.

20/TÂHÂ-7: Ve in techer bil kavli fe innehu ya’lemus sirre ve ahfâ.
Ve sen, sözü açıklasan da (açıklamasan da) muhakkak ki O, gizliyi ve daha gizliyi (ve en gizliyi) bilir.

20/TÂHÂ-8: Allâhu lâ ilâhe illâ huve, lehul esmâul husnâ.
Allah ki, O’ndan başka İlâh yoktur. En güzel isimler, O’nundur.

20/TÂHÂ-9: Ve hel etâke hadîsu mûsâ.
Sana Musa (A.S)’ın haberi/hadisi geldi mi?

20/TÂHÂ-10: İz reâ nâren fe kâle li ehlihimkusû innî ânestu nâren leallî âtîkum minhâ bi kabesin ev ecidu alen nâri hudâ(huden).
(Bkz: Kasas suresi 29, Neml suresi 7 Hz Musa AS Sürekli yanan sönmeyen) Bir ateş gördüğü zaman ailesine şöyle demişti: “Durup bekleyin! Muhakkak ki ben, bir ateş gördüm. Belki size oradan sürekli ısınabileceğimiz bir kor getiririm veya (Allah’tan bir işaret ise) belki o ateşin üzerinde hidayeti bulurum.”

20/TÂHÂ-11: Fe lemmâ etâhâ nûdiye yâ mûsâ.
Böylece oraya ateşin yanına geldiği zaman ona “Ya Musa!” diye vahiy ile nida olundu.

20/TÂHÂ-12: İnnî ene rabbuke fehla’ na’leyk(na’leyke), inneke bil vâdil mukaddesi tuvâ(tuven).
Muhakkak ki Ben senin Rabbinim. Şimdi pabuçlarını çıkar. Şüphesiz sen, mukaddes vadi Tuva’dasın.

20/TÂHÂ-13: Ve enahtertuke festemi’ li mâ yûhâ.
Ve Ben, seni Resul olarak seçtim. Öyleyse şimdi sana vahyolunan şeyi dinle!

Hz Musa o gün Allah tarafından Mübarek kılınarak geçmişte yaşamış diğer mürselinler gibi, İslam’ın ihyası için “Allah’ın Resul’ü” vazifesiyle Allah’a hizmet etmesi gerektiği kendisine tebliğ ediliyor. Bkz; Neml suresi 8)

20/TÂHÂ-14: İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fa’budnî ve ekımis salâte li zikrî.
Muhakkak ki Ben, Allah’ım. Benden başka İlâh yoktur. Öyleyse Bana kul ol ve sana zikredilen ibadetlerini ikame et!

20/TÂHÂ-15: İnnes sâate âtiyetun ekâdu uhfîhâ li tuczâ kullu nefsin bimâ tes’â.
Muhakkak ki bütün nefislere çalışmalarının karşılığının mukabele edildiği ve müşriklerin o hakikatı kendilerinden bile gizledikleri ahiret  hayatı ve kıyamet saati mutlaka gelecektir.

20/TÂHÂ-16: Fe lâ yesuddenneke anhâ men lâ yu’minu bihâ vettebea hevâhu fe terdâ.
Öyleyse ona (Allah’ın huzurunda yargılanma ve ahiret hayatının başlangıcı olan kıyâmet saatine), inanmayanlar ve (dünya) hevesine tâbî olanlar, sakın seni ondan (kıyâmet gününe îmân etmekten) alıkoymasın. O taktirde sen (de) helâk olursun.

20/TÂHÂ-17: Ve mâ tilke bi yemînike yâ mûsâ.
O sağ elindeki nedir, ey Musa? (Diye vahyolundu)

20/TÂHÂ-18: Kâle hiye asây(asâye), etevekkeu aleyhâ ve ehuşşu bihâ alâ ganemî ve liye fîhâ meâribu uhrâ.
“O benim asamdır, ben ona dayanırım (yaslanırım). Ve onunla koyunlarımın üzerine yaprak silkelerim. Benim için onda, daha başka menfaatler (faydalar) da vardır.” dedi.

20/TÂHÂ-19: Kâle elkıhâ yâ mûsâ.
(Allahû Tealâ): “Ey Musa, onu at!” dedi.

20/TÂHÂ-20: Fe elkâhâ fe izâ hiye hayyetun tes’â.
Böylece onu attığı zaman, asası hızla hareket eden bir yılan olmuştu.

20/TÂHÂ-21: Kâle huzhâ ve lâ tehaf se nuîduhâ sîretehel ûlâ.
“Onu (yılanı) eline al ve korkma! Şimdi onu tekrar ilk suretine (asa durumuna) döndüreceğiz.” dedi.

20/TÂHÂ-22: Vadmum yedeke ilâ cenâhıke tahruc beydâe min gayri sûin âyeten uhrâ.
Ve Elini, (koynunun) yan tarafına koy. Başka bir âyet (mucize) olarak, elini kusursuz ve beyaz ışık saçar olarak çıkar. Dedik.

20/TÂHÂ-23: Li nuriyeke min âyâtinel kubrâ.
İşte bunları, Büyük âyetlerimizden (mucizelerimizden) ikisini,(kalb-i mutmain olman için) sana şimdiden gösterdik.

20/TÂHÂ-24: İzheb ilâ fir’avne innehu tagâ.
Şimdi Firavuna git! Çünkü o, azdı.

20/TÂHÂ-25: Kâle rabbişrah lî sadrî.
(Musa A.S): “Rabbim benim göğsümü şerhet (Henüz yeni Resul kılındığım için göğsümü dimağımı şeriatınla doldur/İdrakımı şeriatına aç).” dedi.

20/TÂHÂ-26: Ve yessir lî emrî.
Ve tebliğde bana işimi kolaylaştır.

20/TÂHÂ-27: Vahlul ukdeten min lisânî.
Ve dilimden düğümü (peltekliği) çöz.

20/TÂHÂ-28: Yefkahû kavlî.
Ki, Sözlerimi iyice idrak etsinler.

20/TÂHÂ-29: Vec’al lî vezîren min ehlî.
Ve ailemden bana bir yardımcı kıl.

20/TÂHÂ-30: Hârûne ahî.
(Hitabeti güçlü olan) Kardeşim Harun’u.

20/TÂHÂ-31: Uşdud bihî ezrî.
Onunla, tebliğde gücümü artır.

20/TÂHÂ-32: Ve eşrikhu fî emrî.
Ve onu, işimde bana ortak kıl.

20/TÂHÂ-33: Key nusebbihake kesîrâ(kesîren).
Seni, layıkıyla tesbih etmemiz için.

20/TÂHÂ-34: Ve nezkureke kesîrâ(kesîren).
Ve (birlikte gidelim ki) Seni, çok zikredelim.

20/TÂHÂ-35: İnneke kunte binâ basîrâ(basîren).
Muhakkak ki Sen, bizi görensin.

20/TÂHÂ-36: Kâle kad ûtîte su’leke yâ mûsâ.
(Allahû Tealâ): “Ey Musa! Sana istediğin verilmiştir.” dedi.

20/TÂHÂ-37: Ve lekad menennâ aleyke merreten uhrâ.
Ve andolsun ki seni, (aslında) sen daha henüz çocukken ni’metlendirdik.

20/TÂHÂ-38: İz evhaynâ ilâ ummike mâ yûhâ.
Vahyedilecek şeyi annene vahyetmiştik. (Emzirmesini ve sonra öldürülme tehlikesina karşı nehre bırakmasını vahyettik.Bkz;Kasas suresi  7, Taha suresi 39)

20/TÂHÂ-39: Enıkzifîhi fît tâbûti fakzifîhi fîl yemmi felyulkıhil yemmu bis sâhıli ye’huzhu aduvvun lî ve aduvvun leh(lehu), ve elkaytu aleyke mehabbeten minnî ve li tusnea alâ aynî.
Onu sandığa koymasını, sonra onu denize (Nil Nehri’ne) bırakmasını vahyetmiştik.  Böylece deniz, onu sahile atsın, Benimle onun ortak düşmanı, olan (Firavun ve eşi) onu alsın diye. Ve gözümüzün önünde yetiştirilmen için (henüz çocukken) sana, Kendimizden işte böyle bir muhabbet  verdik.

20/TÂHÂ-40: İz temşî uhtuke fe tekûlu hel edullukum alâ men yekfuluh(yekfuluhu), fe reca’nâke ilâ ummike key takarre aynuhâ ve lâ tahzen(tahzene), ve katelte nefsen fe necceynâke minel gammi ve fetennâke futûnâ(futûnen), fe lebiste sinîne fî ehli medyene summe ci’te alâ kaderin yâ mûsâ.
(Firavun ve eşi seni sepette bulup saraya aldıkları zaman) Kızkardeşin onlara şöyle teklif ediyordu: “Size, Onu emzirip, bakacak benim de kefil olacağım sağlam birisini bulmanızda yardım edeyim mi ? Böylece bu teklifle seni, annene döndürdük. O da senden ayrı kalmasın ve gözü aydın olsun ve mahzun olmasın diye. Ve sonra sen birisini öldürmüştün. O zaman da seni, gamdan (üzüntüden) Biz kurtarmıştık. Ve sonra seni, sınavlarla imtihan ettik. Böylece Medyen halkı içinde senelerce kaldın. Sonra kaderin gereği (takdir edilen zamanda buraya) geldin ya Musa! Dedik.

20/TÂHÂ-41: Vastana’tuke li nefsî.
Ve işte Ben, seni (aslında) Kendime (Resul olarak önceden) seçip, yetiştirdim.

20/TÂHÂ-42: İzheb ente ve ehûke bi âyâtî ve lâ teniyâ fî zikrî.
Şimdi Sen ve kardeşin, âyetlerimle (mucizelerimle Firavun’a ) gidin ve Benim zikrimi (hükmünde asla ortakçı kabul etmeyen İslam’ın Vahid ve Ehad olan Allah’ını  ve O’nun kitabı Zikri/Kuran hükümlerinin tebliğini) ihmal etmeyin.

20/TÂHÂ-43: İzhebâ ilâ fir’avne innehu tagâ.
Firavuna ikiniz gidin. Muhakkak ki o, azdı.

20/TÂHÂ-44: Fe kûlâ lehu kavlen leyyinen leallehu yetezekkeru ev yahşâ.
O zaman ona sözü yumuşak söyleyin. Sözü yumuşak söyleyin ki Belki böylece O (Zikr’i) te-Zikr/tezekkür eder veya ondan huşû duyar.

Tezekkür; Allah’ın eksiksiz kitabı Zikr/Kuran ayetleri ile bildirdiği hususlara iman edip Zikr ayetlerindeki bilgiler ile bir konuyu zihninde muhakeme edip karar vermek demektir. Örneğin “sadaka verin” diyen bir ayetini okurken sadakaların “yoksunlara verilmesini açıklayan” bir diğer ayetiyle zihninde birleştirip her ayetini Allah’ın açıklama getirdiği bir diğer Kuran ayetiyle zihninde örtüştürerek kavramakla ; Aziz Allah’ın kullarından isteklerini, menfaat uğruna değiştiren aracılara ihtiyaç duymadan, Zikr hükümleriyle yani Te-Zikr/Tezekkür yöntemiyle Allah’a aracısız yönelmek demektir. {bkz;Sad 29,İbrahim 52, Zumer 18 Mümin 54}  parantez içinde verdiğimiz konumuzu açıklayan te-Zikr örnekleri gibi.

20/TÂHÂ-45: Kâlâ rabbenâ innenâ nehâfu en yefruta aleynâ ev en yatgâ.
(O ikisi): “Rabbimiz gerçekten biz, onun (Firavun’un) bize (karşı) ifrata (aşırılığa) gitmesinden veya azgın davranmasından korkuyoruz.” dediler.

20/TÂHÂ-46: Kâle lâ tehâfâ innenî meakumâ esmau ve erâ.
(Allahû Tealâ): “İkiniz (de) korkmayın! Muhakkak ki Ben, sizinle beraberim, herşeyi işitirim ve görürüm.” dedi.

20/TÂHÂ-47: Fe’tiyâhu fe kûlâ innâ resûlâ rabbike fe ersil meanâ benî isrâîle ve lâ tuazzibhum, kad ci’nâke bi âyetin min rabbik(rabbike), ves selâmu alâ menittebeal hudâ.
O halde gidin ve ona söyleyin dendi: (Firavun’un yanına vardıklarında) “Muhakkak ki biz, senin Rabbinin iki resûlüyüz. (Esirlerin olarak tuttuğun) İsrailoğulları’nı artık bizimle beraber gönder ve onlara azap etme! Sana Rabbinden âyet (mucize) getirdik. Ve hidayete tâbî olanlara selâm olsun.” Dediler.

20/TÂHÂ-48: İnnâ kad ûhıye ileynâ ennel azâbe alâ men kezzebe ve tevellâ.
Muhakkak ki yalanlayanların ve yüz çevirenlerin üzerine azap olduğu bize vahyolundu. Dediler.

20/TÂHÂ-49: Kâle fe men rabbikumâ yâ mûsâ.
(Firavun şöyle) dedi: “Öyleyse ikinizin Rabbi kimdir, ya Musa?”

20/TÂHÂ-50: Kâle rabbunellezî a’tâ kulle şey’in halkahu summe hedâ.
(Hz. Musa): “Bizim Rabbimiz, herşeye yaradılışını lütfedip sonra da hidayete erdirendir.” dedi.

20/TÂHÂ-51: Kâle fe mâ bâlul kurûnil ûlâ.
(Firavun): “Öyleyse evvelki (yaşamış şimdi ölmüş) nesillerin durumu nedir?” dedi.

20/TÂHÂ-52: Kâle ilmuhâ inde rabbî fî kitâb(kitâbin), lâ yadıllu rabbî ve lâ yensâ.
“Onun ilmi, Rabbimin yanında bir kitap’tadır. Benim Rabbim (yargılarken) yanlış yapmaz ve onları da asla unutmaz.” dedi.

Hz Musa A.S yaklaşık M.ö 1500 yıllarında yaşamıştır. Ve Hz İbrahim’in M.Ö 4500 yıllarında yaşadığı tahmin edilmektedir. Hz İbrahim’den önce de yaklaşık MÖ 10 bin yıl öncesine kadar yani Hz Adem (A.S) zamanına kadar yaşamış olan insanların akibetleri ve gönderilen Resul’ler Kuranda muhtelif sure ve ayetlerinde açıklanmıştır. Ve ayetinde Geçmişte yaşamış olan insanların neye göre yargılanacakları Firavun tarafından sorulmakta ve bu soruya cevaben Hz Musa , onların da mutlaka unutulmadığını vurgulamaktadır.

20/TÂHÂ-53: Ellezî ceale lekumul arda mehden ve seleke lekum fîhâ subulen ve enzele mines semâi mââ(mâen), fe ahrecnâ bihî ezvâcen min nebâtin şettâ.
Yeryüzünü (cansız ve yoktan var edip) size döşek (insan yaşamına uygun şekilde döşenmiş alanlar) yapan, orada sizin için yollar açan ve semadan su indiren O’dur. Sonra da o suyla topraktan, farklı farklı bitkilerden çiftler çıkardık.

20/TÂHÂ-54: Kulû ver’av en’âmekum, inne fî zâlike le âyâtin li ulîn nuhâ.
Yeyin ve hayvanlarınızı otlatın! Dedik. Muhakkak ki bunda, (yoktan yaratılmış bu canlılıkta) akıl sahipleri için elbette âyetler ( sizin için yoktan yaratılıp canlandırılmış yeryüzü gibi ahiret hayatının da yaratılabileceğine dair deliller) vardır.

20/TÂHÂ-55: Minhâ halaknâkum ve fîhâ nuîdukum ve minhâ nuhricukum târeten uhrâ.
Nasıl ki ölü topraktan yeryüzünde canlılık yaratıysak.  Sizleri de ahirete geri döndürerek orada (Bkz; Hicr suresi 33 hamein memnun salsalin olan eskimeyen yıpranmayan bedenlerde) yeni bir yaratılışla yeniden yaratacağız .

20/TÂHÂ-56: Ve lekad ereynâhu âyâtinâ kullehâ fe kezzebe ve ebâ.
Ve andolsun ki; âyetlerimizin (mucizelerimizin) hepsini, ona (Firavun’a) gösterdik. Buna rağmen (müşriklerin asla inanmadıkları asıl hayat olan ahiret hayatını ve İslam’ı) o da yalanladı ve direndi.

20/TÂHÂ-57: Kâle e ci’tenâ li tuhricenâ min ardınâ bi sihrike yâ mûsâ.
“Sen bizi, sihrin ile yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin ya Musa?” dedi.

20/TÂHÂ-58: Fe le ne’tiyenneke bi sıhrin mislihî fec’al beynenâ ve beyneke mev’ıden lâ nuhlifuhu nahnu ve lâ ente mekânen suvâ(suven).
Öyleyse biz de sana mutlaka onun gibi bir sihir getireceğiz. Şimdi (sen), seninle bizim aramızda bir zaman (buluşma zamanı) (ve) bizim ve senin, ihtilâf etmeyeceğimiz uygun bir yer tayin et.

20/TÂHÂ-59: Kâle mev’ıdukum yevmuz zîneti ve en yuhşeren nâsu duhâ(duhan).
(Musa A.S): “Sizin (bizimle) buluşma zamanınız, bayram günü insanların toplandığı, duhan (kuşluk) vaktinde olsun.” dedi.

20/TÂHÂ-60: Fe tevellâ fir’avnu fe cemea keydehu summe etâ.
Böylece firavun döndü (gitti). Arkasından (sihirbazlar) tüm hilelerini topladıktan sonra geldiler.

20/TÂHÂ-61: Kâle lehum mûsâ veylekum lâ tefterû alallâhi keziben fe yushıtekum bi azâb(azâbin), ve kad hâbe menifterâ.
Musa (A.S) onlara şöyle dedi: “Size yazıklar olsun! Allah’a yalanla iftira etmeyin yoksa sizi azapla yok eder ve (O’na) iftira eden(ler) daima heba olmuştur.”

20/TÂHÂ-62: Fe tenâzeû emrehum beynehum ve eserrûn necvâ.
Böylece işlerini (hilelerini), kendi aralarında görüştüler (tartıştılar) ve gizlice konuştular.

20/TÂHÂ-63: Kâlû in hâzâni le sâhirâni yurîdâni en yuhricâkum min ardıkum bi sihrihimâ ve yezhebâ bi tarîkatikumul muslâ.
“Bu ikisi gerçekten iki sihirbazdır. Sihirleri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak ve üstün olan tarikatınızı (yolunuzu, dîninizi), yok etmek istiyorlar.” dediler.

20/TÂHÂ-64: Fe ecmiû keydekum summe’tû saffâ(saffen), ve kad eflehal yevme menista’lâ.
(Firavun şöyle dedi): “Artık hilelerinizi (sihirlerinizi) toplayın. Sonra saf saf (sırayla) gelin. Ve o gün üstün gelen, felâha (kurtuluşa, zafere) ulaşmış olur.”

20/TÂHÂ-65: Kâlû yâ mûsâ immâ en tulkıye ve immâ en nekûne evvele men elkâ.
“Ya Musa, (asanı) sen mi atarsın yoksa önce atan biz mi olalım?” dediler.

20/TÂHÂ-66: Kâle bel elkû, fe izâ hıbâluhum ve ısıyyuhum yuhayyelu ileyhi min sıhrihim ennehâ tes’â.
(Musa A.S): “Hayır, (siz) atın!” dedi. Böylece (attıkları) zaman onların ipleri ve asaları, kendilerine, onların sihirlerinden dolayı “hızla hareket ediyor” gibi göründü.

20/TÂHÂ-67: Fe evcese fî nefsihî hîfeten mûsâ.
Bu sebeple Musa (A.S), o an kendinde bir korku hissetti.

20/TÂHÂ-68: Kulnâ lâ tehaf inneke entel a’lâ.
“Korkma! Muhakkak ki sen, sen üstünsün.” dedik.

20/TÂHÂ-69: Ve elkı mâ fî yemînike telkaf mâ sanaû, innemâ sanaû keydu sâhır(sâhırin), ve lâ yuflihus sâhıru haysu etâ.
Ve sağ elindekini (asanı) at, onların yaptığı şeyleri yutacak. Onların yaptıkları sadece sihirbaz hilesidir ve sihirbazlar, nereden gelirse gelsinler, felâha (kurtuluşa) eremezler. Dedik.

20/TÂHÂ-70: Fe ulkıyes seharatu succeden kâlû âmennâ bi rabbi hârûne ve mûsâ.
(Musan’ın Asası onların sihirlerinin hepsini yutunca) Bunun üzerine sihirbazlar secde ederek yere kapandılar. Biz de artık bundan sonra “Harun ve Musa’nın Rabbine îmân ettik.” dediler.

20/TÂHÂ-71: Kâle âmentum lehu kable en âzene lekum, innehu le kebîrukumullezî allemekumus sihr(sihra), fe le ukattıanne eydiyekum ve erculekum min hilâfin ve le usallibennekum fî cuzûın nahli ve le ta’lemunne eyyunâ eşeddu azâben ve ebkâ.
(Firavun): “Size izin vermemden önce ona îmân mı ettiniz? Muhakkak ki o, gerçekten size sihir öğreten, sizin ehlinizdir (ustanızdır). Bu durumda mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. (Tutuklayacağım) Ve sizi mutlaka hurma ağacına asacağım. Ve böylece hangimizin azabı daha şiddetli ve daha kalıcı (imiş) gerçekten bileceksiniz.” dedi.

20/TÂHÂ-72: Kâlû len nu’sireke alâ mâ câenâ minel beyyinâti vellezî fataranâ fakdi mâ ente kâd(kâdin), innemâ takdî hâzihil hayâted dunyâ.
(Sihirbazlar) “Bize gelen mucizeler karşısında artık (ilah olarak) asla seni tercih etmeyiz (üstün tutmayız). Çünkü bizi, O Allsh yarattı. Bu durumda sen, bize yapacağını yap. Fakat sen, ancak bu dünya hayatında yaparsın.” dediler.

20/TÂHÂ-73: İnnâ âmennâ bi rabbinâ li yagfire lenâ hatâyânâ ve mâ ekrehtenâ aleyhi mines sihr(sihri), vallâhu hayrun ve ebkâ.
Muhakkak ki biz, hatalarımızı ve ona karşı sihirden ve bize şimdiye kadar zorla yaptırdığın şeylerden (dolayı) bizi, Allah mağfiret etsin (geçmişteki günahlarımızı sevaba çevirsin) diye Rabbimize îmân ettik. Ve muhakkak Allah, (senden) daha hayırlıdır ve daha bâkidir (kalıcıdır) Dediler.

20/TÂHÂ-74: İnnehu men ye’ti rabbehu mucrimen fe inne lehu cehennem(cehenneme), lâ yemûtu fîhâ ve lâ yahyâ.
Muhakkak ki kim Rabbine suçlu olarak gelirse, o taktirde mutlaka cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne yaşar.

20/TÂHÂ-75: Ve men ye’tihî mu’minen kad amiles sâlihâti fe ulâike lehumud derecâtul ulâ.
Ve kim (Allah’ı razı etmek için) salih ameller yapmışsa ve böylece O’na (Allah’a) mü’min olarak gelirse işte o zaman, o kimseler için yüksek dereceler vardır.

20/TÂHÂ-76: Cennâtu adnin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ ve zâlike cezâu men tezekkâ.
İçinde ebedî kalacakları, altından nehirler akan adn cennetleri vardır. Ve işte bu, (Allah rızası için salih ameller işlemekle) tezkiye olanların mükâfatıdır.

20/TÂHÂ-77: Ve lekad evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi ibâdî fadrib lehum tarîkan fîl bahri yebesâ(yebesen), lâ tehâfu dereken ve lâ tahşâ.
Ve andolsun ki Biz, Musa (A.S)’a vahyettik ki: “Kullarımla gece (yola) çıkıp yürü! Sonra da (asanla) vurarak onlar için kuru bir yol aç! (Firavunun size) yetişmesinden korkma ve (suda boğulmaktan da) endişe etme!”

20/TÂHÂ-78: Fe etbeahum fir’avnu bi cunûdihî fe gaşiyehum minel yemmi mâ gaşiyehum.
Böylece firavun ordusuyla onları takip etti. Bunun üzerine deniz, onların üzerine öyle bir kapanışla kapandı ki, onları (tamamen) örterek kapladı (onları suda boğdu).

20/TÂHÂ-79: Ve edalle fir’avnu kavmehu ve mâ hedâ.
Ve firavun, böylece kavmini dalâlette bıraktı ve (kavmini) hidayetten men etti.

20/TÂHÂ-80: Yâ benî isrâîle kad enceynâkum min aduvvikum ve vâadnâkum cânibet tûril eymene ve nezzelnâ aleykumul menne ves selvâ.
Ey (şimdi tekrar küfür imanına dönmüş) benî İsrail! Sizi geçmişte düşmanınızdan (Firavundan) kurtarmıştık. Ve Tur’un sağ tarafında sizinle (buluşmak üzere) vaadleştik ve sonra size kudret helvası ve bıldırcın indirdik.

20/TÂHÂ-81: Kulû min tayyibâti mâ rezaknâkum ve lâ tatgav fîhi fe yahılle aleykum gadabî ve men yahlil aleyhi gadabî fe kad hevâ.
Sizi rızıklandırdığımız temiz şeylerden yeyin. Ve onda (yediğiniz şeylerde) azgınlık (nankörlük) etmeyin. Ve  Rabbiniz; Aksi halde size gazabım iner. Ve kimin üzerine gazabım inerse, artık o heva olmuştur (nefsinin hevasına tâbî olup dalâlete düşmüştür). Demişti.

20/TÂHÂ-82: Ve innî le gaffârun li men tâbe ve âmene ve amile sâlihan summehtedâ.
Ve muhakkak ki ben, tevbe eden, inanarak yararlı iş yapan ve sonrasında doğru yolda giden kimseyi bağışlarım. Demişti.

20/TÂHÂ-83: Ve mâ a’celeke an kavmike yâ mûsâ.
Ey Musa! Seni, kavminden (ayırıp böyle) sana acele ettiren nedir? Dedik. (Hz Musa A.S aslı iki taş levhadan oluşan Tevrat’ı almak üzere Kavmini Kardeşi Harun’u  emanet edip Tur dağına çıkıyor. Bkz; Araf suresi 142~150)

20/TÂHÂ-84: Kâle hum ulâi alâ eserî ve aciltu ileyke rabbi li terdâ.
(Musa A.S): “Onlar, (Kavmim artık İslam oldu) onlar benim(nasılsa) izim üzerindeler. Ve Rabbim (bu sebeple içim rahat olarak) ben, Senin rızan için (bir an önce huzuruna gelmekte) acele ettim.” dedi.

20/TÂHÂ-85: Kâle fe innâ kad fetennâ kavmeke min ba’dike ve edallehumus sâmiriyy(sâmiriyyu).
(Allahû Tealâ): “Muhakkak ki Biz, böylece senin kavmini, senin yokluğunda imtihan ettik. Ve (senin yokluğunda) Samiri, onları (İslam’dan hemen çıkararak) dalâlete düşürdü.” dedi.

20/TÂHÂ-86: Fe recea mûsâ ilâ kavmihî gadbâne esifâ(esifen), kâle yâ kavmi e lem yaıdkum rabbukum va’den hasenâ(hasenen), e fe tâle aleykumul ahdu em eredtum en yahılle aleykum gadabun min rabbikum fe ahleftum mev’ıdî.
Bunun üzerine Musa (A.S), esefle (üzülerek) gadapla (öfkeyle) kavmine döndü. “Ey kavmim! Rabbiniz size, güzel bir vaadle vaadetmedi mi? Buna rağmen ahd süresi size uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizin gazabının üzerinize inmesini mi istediniz? Bu sebeple mi (İslam kalacağınıza dair) vaadinizi yerine getirmediniz?” dedi.

20/TÂHÂ-87: Kâlû mâ ahlefnâ mev’ıdeke bi melkinâ ve lâkinnâ hummilnâ evzâren min zînetil kavmi fe kazefnâhâ fe kezâlike elkâs sâmiriyy(sâmiriyyu).
“Sana vaadettiğimizden kendi isteğimizle dönmedik. Ve lâkin bize, o kavmin ziynetleri (altın süs eşyaları) yüklenmişti. Bu yüzden onları (eritmek üzere ateşe) attık. Sonra Samiri de attı.” dediler.

20/TÂHÂ-88: Fe ahrece lehum ıclen ceseden lehu huvârun fe kâlû hâzâ ilâhukum ve ilâhu mûsâ fe nesiy(nesiye).
Böylece onlardan (ortaya) böğüren bir buzağı heykeli çıkardı. Ve onlara (Samiri ve yandaşları): “Bu, sizin ilâhınız ve Musa’nın da ilâhı, fakat o artık (İslam’a yönelmekle gaflete düştü ve) onu unuttu.” dediler.

20/TÂHÂ-89: E fe lâ yerevne ellâ yerciu ileyhim kavlen ve lâ yemliku lehum darren ve lâ nef’â(nef’an).
Oysa (o buzağının) Onlara sözle cevap vermediğini ve onlara zarar veya bir fayda vermeye malik olmadığını görmüyorlar mı?

20/TÂHÂ-90: Ve lekad kâle lehum hârûnu min kablu yâ kavmi innemâ futintum bih(bihî) ve inne rabbekumur rahmânu fettebiûnî ve etîû emrî.
Ve andolsun ki Harun (A.S) önce, (kavmi İslam’ı terkedip samirinin putunu ilah edinmek istediklerinde) onlara şöyle demişti: “Ey kavmim, siz şimdi bununla (İslam’ı terkedip buzağı putuyla gök Tanrı’lara yönelmekle) sadece imtihan edildiniz! Ve muhakkak ki Rahmân, sizin Rabbinizdir. Artık bana (İslam’a) tâbî olun ve emrime itaat edin.”

Geçmişte tüm çok tanrılı gök tanrı inançlarında ; Güneş tanrısı baş tanrı olarak kabul edilmiştir. Yıldızlar, ana tanrı güneşin dünyayı yönetmek adına muhtelif konularda yetki vererek vekili olarak atadığı kızları veya oğulları ya da akrabaları varsayılmıştır. Bu hakikat Kuran’da Enam suresi 75~83 ve Saffat suresi 88~98 ayetlerinde kıssa edilerek; Hz İbrahim üzerinden örneklenir. İslam haricinde geçmişte yaşamış ulusların tümü yıldızların isimlerine totemleştirdikleri putlar üzerinden “Gök tanrılara” tapınırlardı. Ve tanrıların isteklerini “put hizmetkarı” anılan put sahibi kahinlerden öğrenirlerdi. Ve gök Tanrı inançlarına göre (o dönem mesafe ölçer cihazlar henüz olmadığından) gökkubbeyi dünyanın tepesinde yüksek direkler üzerinde kurulu, tanrıların yaşadığı düz bir katman olarak tahayyül ederlerdi. Bu yüzden göktanrı inançlarına bir reddiye olarak {bkz;Lokman suresi 10 Rad suresi 2} ayetlerinde  “gökyüzünü direksiz yarattık” vurgusu yapılmıştır.
“Taurus” Latincede “boğa” anlamına gelir. Boğa, tüm kuzey yarımkürede gökyüzünde çıplak gözle dahi seçilebilecek kadar göze çarpan bir takımyıldızdır. Ayetinde aktarılan Samirinin fitnesiyle Hz Musan’nın kavminin tapındığı boğa şeklindeki put; Güneş tanrısının evlatları kabul edilen gökyüzünde boğa şeklinde olan Taurus takım yıldızının yani onlara göre, Tanrı’nın evlatları addedilen bir gök konseyinin adıdır. Ve ayetinde zikredilen buzağı putu kahinler eliyle hükümler çıkarmakla halkın sömürüldüğü gökyüzündeki Taurus konseyinin totemleştirilmiş şeklidir. Hz Musa döneminde Mısır’da ise; Güneş tanrısı Ra’nın oğlu olarak ilah kabul edilen firavunlar, yaşarken tanrının tek yetkilisi yani oğlu ve vekili olarak ülkeyi yönetir ve yüksek piramitler inşaa edip öldükten sonra da baba Tanrı’yla oradan irtibatlandıklarını iddia ederek halkı kandırırlardı. Nitekim Hz Musa, Firavunu ve halkını, işinde ve hükmünde ve yönetiminde asla aracı ve vekil kabul etmeyen Alemlerin Rabbi olan Allah’a iman etmeye çağırınca, Firavun Aziz Allah’ın {bkz;mearic 4 / 50.bin yılda ancak ulaşılabilen ) ahiret aleminde olduğunu henüz idrak edemediğinden ve kendi inançlarında olduğu gibi Aziz Allah’ın da dünyada bulutların hemen üzerindeki gök konutunda ikamet ettiği zannıyla, yardımcısı Haman’a Tanrı’yı görmek için yüksek bir kule inşaa etmesini istemiştir.{bkz;Mumin süresi 36}
Kuran indiği dönemde atalarının gök Tanrı inançlarını kitaplarına uyarlamış olan Yahudi müşrikler ise kendi krallarını Tanrının oğlu ve vekili gösterip bu vasıtasıyla tanrının yeryüzünü idare ettiğini halka telkin ederek sömürürlerken; Hristiyan müşrikler ise Hz İsa’yı diğer gök Tanrı inançlarında olduğu gibi Allah’ın oğlu ilan ederek onun üzerinden ruhbanlık/Kilise vasıtasıyla sömürü hükümleri yazarak halkı soyuyorlardı. Aynı fitne soygunu Arap müşriklerde Güneş Tanrı’sının kızları olarak andıkları Lat Menat ve Uzza üzerinden put sahibi kahinler tarafından gerçekleştiriliyordu. Arap müşriklerin Ana Tanrıça olarak tapındıkları ve göğün kıraliçesi olarak andıkları “El Uzza” Arap müşrik mitolojisine göre o dönem “Venüs” yıldızının ismidir. Aziz Allah {Bkz;Necm suresi 23} ayetinde de bu hakikatı şöyle vurgulamaktadır. “Bunlar sizin ve atalarınızın (yıldızlara/putlara) koyduğu (Arapça) adlardan başka bir şey değildir. Tarih boyunca müşriklerin, vekil kıldıkları putlar muhtelif toplumlarda isim olarak kendi lisanlarına göre farklı adlandırılmış olsa da, tüm müşrik toplumlar daima değişik konular üzerinde vekil gördükleri “yıldız tanrılara” ibadet etmişlerdir. Tüm aracılı şirk inançları,{Bkz; Zuhruf suresi 23,31 Bkz; Taha suresi 131} Elit hakim zümre ve onların çıkar payandası olan ruhbanların kurguladığı ve yönettiği bir sömürü düzeni ve aldatmacasıdır. Bu aldatmacada Güneş tanrısının ailesinden olduğu varsayılan Şira ve Tarık gibi yıldızlar da; çeşitli uluslar tarafından Güneş Tanrı’sının evlatları olduğu telkin edilmiştir.
Kuran indiği dönemde de Müşrik inançlarda Tanrıça Şira; Ana Güneş tanrısının ailesinin bir ferdi olarak itibar görürdü ancak, güneş tanrısının (yani aracıların uydurma tanrısının) ana konularda vekili kıldığı (Yahudilerde kıralları/Hristiyanlarda Hz İsa/Araplarda Lat Menat ve Uzza) Tanrı’nın oğlu ve kızlar,ı ülke yönetiminde genel yetkilere haiz iken, Tanrı Şira ve Tarık gibi yıldızlar da bazı özel konular çerçevesinde vekaleti olan tanrıçalar olarak kabul ediliyordu. Ve asırlar boyu Elit müşrikler, aracıların farklı şekilde tasvir edip yonttukları “yıldız tanrı” putları üzerinden hükümler koyarak halkı kandırıp sömürmüşlerdir. Kuran’da bu önemli husus muhtelif ayetleriyle defaatla zikredilirken {bkz; Yunus suresi 5} tapındıkları Güneşin insanlar için bir Ziya  (ışık ve aydınlık)  ve Allah’a evlat nisbet ederek dolaylı yöneldikleri ay ve yıldızların sadece ışık veren cisimler olduğu defaatla vurgulanmıştır. Örneğin bir diğer ayetinde bu husus şöyle vurgulanmaktadır;  “Gece ve gündüz, güneş ve ay O´nun yaratılış âyetlerindendir. Eğer Allah´a ibadet etmek istiyorsanız, güneşe de aya da secde etmeyin. Onları (size ışık ve ısı olması için emrinize muhassar kılan) yaratan Allah´a secde edin!” Fussilet suresi 37
Müşrikler tarih boyunca daima değişik konular üzerinde ana tanrının (güneş tanrısının) vekili kabul ettikleri “yıldız tanrılara” ibadet etmişlerdir. (Aşk tanrısı Bereket tanrısı vb gibi) Kuran’da zikredilen “Şira yıldızı” da bu aldatmaca yıldız tanrılardan sadece birisidir. Hicr 16 ve Saffat 6 ayetlerinde, “semayı yıldızlarla bir ziynet olarak süsledik” vurgusu yıldızların kutsal tanrıçalar değil ancak ve sadece birer yıldız olduğunu vurgulamak içindir. Ve Necm suresi 1. açılış ayetinde ufukta kaybolan yıldızların kutsal ilahlar değil ancak bir yıldız olduğu yeminle vurgulanmaktadır. Ayrıca Kuran’da {bkz:Necm suresi 49} ayetinde zikredildiği üzere; “müşriklerin bazı konularda medet umduğu Şira yıldızı” gibi, {Bkz; Tarık suresi 1~4} Tarık yıldızı’nın da ancak ve sadece bir yıldız olduğu vurgulanmakta ve {bkz; Tarık suresi 4. } ayetinde, kullarının korunması ve denetlenmesi görevinin Allah’ın emrindeki meleklere verildiği göktanrı ilahlarına bir reddiye olarak açıklamaktadır.

20/TÂHÂ-91: Kâlû len nebreha aleyhi âkifîne hattâ yercia ileynâ mûsâ.
“Musa bize (tur dağından) dönünceye kadar, biz ona kendimizi vakfetmekten (o puta ibadet etmekten) asla vazgeçmeyeceğiz.” dediler.

20/TÂHÂ-92: Kâle yâ hârûnu mâ meneake iz reeytehum dallû.
(Musa A.S): “Ey Harun! Onların dalâlete düştüğünü gördüğün zaman (onları uyarmaktan) seni ne men etti?” dedi.

20/TÂHÂ-93: Ellâ tettebian(tettebiani), e fe asayte emrî.
Niçin bana tâbî olmadın? Yoksa emrime isyan mı ettin?

20/TÂHÂ-94: Kâle yebneumme lâ te’huz bi lıhyetî ve lâ bi re’sî, innî haşîtu en tekûle ferrakte beyne benî isrâîle ve lem terkub kavlî.
(Harun A.S): “Ey annemin oğlu! Sakalımı ve saçımı (öfkeyle) tutma (çekme). Gerçekten ben, senin, “İsrailoğulları arasında fırkalar oluşturdun ve sözümü tutmadın (emrimi yerine getirmedin)” demenden gerçekten korktum.”  Ve onları uyardım dedi. {bkz Taha 90}

20/TÂHÂ-95: Kâle fe mâ hatbuke yâ sâmiriyy(sâmiriyyu).
“Öyleyse ey Samiri! Senin (onlara) hitabın ne idi (onlara ne söyledin)?” dedi.

20/TÂHÂ-96: Kâle basurtu bi mâ lem yabsurû bihî fe kabadtu kabdaten min eserir resûli fe nebeztuhâ ve kezâlike sevvelet lî nefsî.
(Samiri): “Ben, onların görmediği şeyi gördüm. Resûl’ün izinden (ayağının bastığı yerdeki topraktan) bir avuç aldım. Sonra da onu (erimiş madenin içine) attım. Ve böylece (bu put kutsandı ve ), nefsime güzel göründü.” dedi.

20/TÂHÂ-97: Kâle fezheb fe inne leke fîl hayâti en tekûle lâ misâse ve inne leke mev’ıden len tuhlefeh(tuhlefehu), vanzur ilâ ilâhikellezî zalte aleyhi âkifâ(âkifen), le nuharrikannehu summe le nensifennehu fîl yemmi nesfâ(nesfen).
(Musa A.S): “Artık git! Senin lanetin bütün hayatın boyunca “ bana dokunmayın” diye yalvarmaktır. Muhakkak ki senin için asla vazgeçilmeyecek bir vaad (ceza) vardır. Ve ona, ısrarla kendini vakfettiğin (insanları üzerinden sömürdüğün) ilâhına bak! Onu mutlaka yakacağız. Sonra da elbette onu, toz haline getirerek (küllerini) savurup denize atacağız.” dedi.

20/TÂHÂ-98: İnnemâ ilâhukumullâhullezî lâ ilâhe illâ hûv(huve), vesia kulle şey’in ilmâ(ilmen).
Sizin İlâhınız sadece Allah’tır ki, O’ndan başka İlâh yoktur. Ve O (ilahi) ilmi ile herşeyi kaplamıştır.

20/TÂHÂ-99: Kezâlike nakussu aleyke min enbâi mâ kad sebak(sebaka), ve kad âteynâke min ledunnâ zikrâ(zikren).
İşte geçmişte olan haberleri sana (tahrif edilmemiş haliyle tüm teferruatıyla) tilavet ile anlatıyoruz. Ve böylece sana katımızdan Zikr’i verdik.

20/TÂHÂ-100: Men a’rada anhu fe innehu yahmilu yevmel kıyâmeti vizrâ(vizren).
Kim ondan yüz çevirirse, o zaman muhakkak ki o, kıyâmet günü (ağır) bir yük (kaybettiği dereceleri) yüklenir.

20/TÂHÂ-101: Hâlidîne fîh(fîhi), ve sâe lehum yevmel kıyâmeti hımlâ(hımlen).
Onlar, onda (o yükün getireceği azabın içinde) ebedî kalacak olanlardır. Ve kıyâmet günü yüklendikleri, onlar için ne kötü (yük)tür.

20/TÂHÂ-102: Yevme yunfehu fîs sûri ve nahşurul mucrimîne yevme izin zurkâ(zurkan).
O gün ki, sur’a üfürülür. Ve mücrimleri, o izin günü morarmış olarak haşredeceğiz (toplayacağız).

20/TÂHÂ-103: Yetehâfetûne beynehum in lebistum illâ aşrâ(aşren).
Onlar aralarında: “(Dünyada) sadece 10 (gün) kaldınız.” diye gizlice konuşacaklar.

20/TÂHÂ-104: Nahnu a’lemu bimâ yekûlûne iz yekûlu emseluhum tarîkaten in lebistum illâ yevmâ(yevmen).
Onların söyledikleri şeyleri Biz, daha iyi biliriz ki; Aralarında en bilge olanı “aslında sadece bir gün kaldınız” diyecek.

Tüm çok tanrılı inançlarda ahiret hayatı yoktur ve müşrik inançların tümünde yaşam tepsi gibi düz tahayyül ettikleri tek bir dünyada gerçekleşmektedir. Müşrik inançlarda insanlar öldükten sonra toprağın altında bulunan ölüler diyarına gönderilmektedir ve suçlu bulunanların ise (yani aracılara istedikleri vergiyi ödemeyenler) toprağın altında bulunduğu söylenen kükürt havuzlarında yakılacağı telkin edilmekteydi ve günümüzde de sanki İslam’a aitmiş gibi dillendirildiği üzere “kabir azabına” maruz bırakılırlardı. Oysa “Kuran’da kabir azabı yoktur.!” Bu müşrik korkutmacası için Rum suresi 55. Ayetinde Ve o saatin gelip kıyâmetin koptuğu gün, müşrik mücrimler bir saatten fazla (mezarda) kalmadıklarına yemin ederler. İşte ahirete böyle döndürülüyorlardı (kabirlerde bir saat gibi çok kısa bir müddet kabirde kaldıklarını sanıyorlardı. vurgusuyla kullar bu müşrik fitnesine karşı uyarılmıştır. {Kabir azabı fitnesi için ilgili uyarı ayetlerine bkz; İsra suresi 52 Taha suresi 104 Yunus suresi 45 Rum suresi 55 Ahkaf suresi 35} Ve Müşrik ruhbanlar insanları korkutup sömürmek adına kendilerine biat edenlerin dünyada yeniden diriltileceği yalanını da telkin ediyorlardı. Örneğin; Hristiyan müşrikler Allah’ın oğlu olarak niteledikleri Hz İsa (as)’ın tekrar Mehdi olarak yeryüzüne geleceğini insanlığı kurtaracağını ve o güne kadar Hristiyan olmuş kişilerin yeryüzünde sonsuz mutlu bir yaşam sürdüreceğini telkin ederek insanları sömürüyorlardı. (Bu fitneye hala devam ediyorlar) Oysa İslam inancına göre ademoğlu sınandıktan sonra kıyamet kopacak ve yeryüzü tamamen yok olacaktır ve ardından ikinci alem ve asıl hayat zikredilen ahiret yaşamı başlayacaktır. Ve {bkz;Nisa suresi 41,42} gönderilmiş olan tüm Resul’ler beas günü ahiret hayatında ümmetlerinin üzerinde şahit tutulacaktır. “ Kıyamet inancı” Tek dünyadan ibaret olan şirk inançlarının tüm fitne ve yalanlarını kökten yok ettiği için “kıyamet ve Ahiret hayatı” müşriklerin ısrarla reddettikleri bir hakikattır. Ve  Mehdi inancı ; kıyamet ve ahiret hayatını reddeden müşriklerin iman ettiği ve ölesiye savundukları bir fitnedir.

20/TÂHÂ-105: Ve yes’elûneke anil cibâli fe kul yensifuhâ rabbî nesfâ(nesfen).
Ve sana (kıyamet gününde) dağların ne olacağını soruyorlar. O zaman onlara de ki: “Rabbim onları savurup atacak.”

20/TÂHÂ-106: Fe yezeruhâ kâan safsafâ(safsafen).
Böylece dağlar yerini artık boş bir satıha bırakacaktır.

20/TÂHÂ-107: Lâ terâ fîhâ ivecen ve lâ emtâ(emten).
O satıhta artık (maddeden teşekkül eden) ne bir alçaltı ne de yükselti göremeyeceksiniz.

20/TÂHÂ-108: Yevme izin yettebiûned dâıye lâ ivece leh(lehu), ve haşeatil asvâtu lir rahmâni fe lâ tesmeu illâ hemsâ(hemsen).
(Ahirete sevk edilenler) İzin günü, kendisinde eğrilik olmayan davetçiye tâbî olurlar. Rahmân’a karşı sesler kısılır. O zaman hems (hafif fısıltı)dan başka bir şey (ses) işitmezsin.

20/TÂHÂ-109: Yevme izin lâ tenfauş şefâatu illâ men ezine lehur rahmânu ve radıye lehu kavlâ(kavlen).
İzin günü, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözünden razı olduğu (Bkz; Araf suresi 48 gördükleri an günahkarları yüzlerinden tanıyan Allah’ın yetkilendirdiği  Araf ehli melekleri haricinde) kimseden başkasının şefaati bir fayda vermez.

20/TÂHÂ-110: Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yuhîtûne bihî ılmâ(ılmen).
(Allah), onların (günahkarların) önündeki(leri) ve arkasındaki(leri) (onların geçmişini ve geleceğini) bilir ve onun bilgisini ilim ile ihata edemezler. ( herşeyin müşahade altına alındığı böylesine detaylı bir bilgiyi tespit etmeye hiçbir ilim ve hiçbir kimse vakıf olamaz).

20/TÂHÂ-111: Ve anetil vucûhu lil hayyil kayyûm(kayyûmi), ve kad hâbe men hamele zulmâ(zulmen).
Hayy ve Kayyum olan (Allah)’a vechler (herkes), boyun eğer. Ve zulüm yüklenenler heba (cehennemlik) olurlar.

20/TÂHÂ-112: Ve men ya’mel mines sâlihâti ve huve mu’minun fe lâ yehâfu zulmen ve lâ hadmâ(hadmen).
Ve mü’min (Allah’a aracısız teslim olmuş) olarak (Allah’ı razı etmek için) salih  amel işleyen kimseler, artık zulümden (kendilerine) haksızlık yapılmasından ve (kazandıkları derecelerin) azaltılmasından korkmasınlar.

20/TÂHÂ-113: Ve kezâlike enzelnâhu kur’ânen arabîyyen ve sarrafnâ fîhi minel vaîdi leallehum yettekûne ev yuhdisu lehum zikrâ(zikren).
Ve böylece Kur’ân’ı Arapça olarak indirdik ve O’nda, vaadedilenleri açıkladık. Böylece takva sahibi olurlar ve onlar için bir zikr olur.

20/TÂHÂ-114: Fe teâlallâhul melikul hak(hakku), ve lâ ta’cel bil kur’âni min kabli en yukdâ ileyke vahyuhu ve kul rabbi zidnî ılmâ(ılmen).
İşte Hakk ve Melik olan Allah, Yüce’dir. Ve Kur’ân’ın tamamlanması hususunda O’nun vahyi, sana kada edilmeden (tamamlanmadan) önce acele etme. Ve “Rabbim, benim ilmimi artır.” de.

20/TÂHÂ-115: Ve lekad ahidnâ ilâ âdeme min kablu fe nesîye ve lem necid lehu azmâ(azmen).
Ve andolsun ki Âdem (A.S)’a ahd verdik, fakat o (cennette yasağa yaklaşarak sözünü) unuttu. Ve onu, azîmli bulmadık.

20/TÂHÂ-116: Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), ebâ.
Ve meleklere: “Âdem (A.S)’a secde edin!” demiştik. İblis hariç, hemen secde ettiler. O (iblis), direndi.

20/TÂHÂ-117: Fe kulnâ yâ âdemu inne hâzâ aduvvun leke ve li zevcike fe lâ yuhricennekumâ minel cenneti fe teşkâ.
Bunun üzerine, (Âdem A.S’a şöyle) dedik: “Ey Âdem! Muhakkak ki bu (şeytan), senin için ve zevcen (eşin) için düşmandır. Sonra sakının ki sizin ikinizi (de) cennetten çıkarmasın. O zaman şâkî olursunuz.

20/TÂHÂ-118: İnne leke ellâ tecûa fîhâ ve lâ ta’râ.
Muhakkak ki senin için orada (cennette) acıkmak ve çıplak kalmak yoktur.

20/TÂHÂ-119: Ve enneke lâ tazmeu fîhâ ve lâ tadhâ.
Ve muhakkak ki sen, orada susamazsın ve (sıcaktan) yanmazsın.

20/TÂHÂ-120: Fe vesvese ileyhiş şeytânu kâle yâ âdemu hel edulluke alâ şeceretil huldi ve mulkin lâ yeblâ.
Böylece şeytan, ona (Allah’a itaatsizliğe sürüklemek için) vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana, ebedîlik ağacına ve sona ermeyecek bir saltanata, delâlet edeyim mi (ulaşmanı sağlayayım mı)?”

20/TÂHÂ-121: Fe ekelâ minhâ fe bedet lehumâ sev’âtuhumâ ve tafıkâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneti ve asâ âdemu rabbehu fe gavâ.
Bunun üzerine ikisi de ondan (o ağaçtan) yediler. O zaman ikisinin de edep yerleri kendilerine açıldı. Cennet yapraklarından üzerlerine örtmeye başladılar. Ve Âdem böylece (ahdini unutmakla) Rabbine asi oldu, böylece azdı.

20/TÂHÂ-122: Summectebâhu rabbuhu fe tâbe aleyhi ve hedâ.
Sonra Rabbi, onu seçti. Böylece onun tövbesini kabul etti ve onu hidayete erdirdi.

20/TÂHÂ-123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı yeryüzüne) inin! Hepiniz (şeytanların ve insanların nesli), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size yeryüzüne mutlaka hidayet (Zikr/Kuran) gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”

20/TÂHÂ-124: Ve men a’rada an zikrî fe inne lehu maîşeten danken ve nahşuruhu yevmel kıyâmeti a’mâ.
Ve kim Benim zikr’imden yüz çevirirse, o taktirde mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim (hayat) vardır. Ve kıyâmet günü onu, kör olarak haşredeceğiz.

20/TÂHÂ-125: Kâle rabbi lime haşertenî a’mâ ve kad kuntu basîrâ(basîran).
(Kıyâmet günü şöyle) der: “Rabbim, beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki ben (daha önce) görüyordum.”

20/TÂHÂ-126: Kâle kezâlike etetke âyâtunâ fe nesîtehâ, ve kezâlikel yevme tunsâ.
“İşte durum bu ki; Yeryüzünde âyetlerimiz sana geldi fakat sen yeryüzünde onları unuttun. Ve aynı şekilde (senin yaptığın gibi), bugün (de) sen unutuluyorsun.”

20/TÂHÂ-127: Ve kezâlike neczî men esrefe ve lem yu’min bi âyâti rabbih(rabbihî), ve le azâbul âhıreti eşeddu ve ebkâ.
(Yeryüzü yaşantısını af edilmeleri için henüz ahirette iken bir fırsat olarak sunduğumuz halde, bu ömür süresini batıl ve küfürle) İsraf edenleri ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız. Ve ahiret azabı daha şiddetli ve bâkidir (devamlıdır).

20/TÂHÂ-128: E fe lem yehdi lehum kem ehleknâ kablehum minel kurûni yemşûne fî mesâkinihim, inne fî zâlike le âyâtin li ulîn nuhâ.
Onlar hâlâ hidayete ermediler mi? Onlardan önce nice nesilleri helâk etmemize (rağmen) ki şimdi onlar, onların (helak edilenlerin) meskenlerinde dolaşıyorlar. İşte bunda nehy sahipleri (Allah’ın yasaklarına riayet eden takva sahipleri) için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.

20/TÂHÂ-129: Ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike le kâne lizâmen ve ecelun musemmâ(musemmen).
Ve eğer Rabbinden, daha önce (ahirette) verilmiş bir kelime (Ademin Tevbesi üzerine kendisini afettirmesi için yeryüzünde Allah’a itaat üzerinde sınanma fırsatı ) ve bunun için belirlenmiş bir müddet verilmiş olmasaydı, mutlaka o zaman hemen bir ceza vermek  lâzım gelirdi.

20/TÂHÂ-130: Fasbir alâ mâ yekûlûne ve sebbih bi hamdi rabbike kable tulûış şemsi ve kable gurûbihâ, ve min ânâil leyli fe sebbih ve etrâfen nehâri lealleke terdâ.
O halde sana söylenen şeylere sabret! Ve Rabbini, güneşin tulûundan (doğuşundan) önce, güneşin gurubundan (batışından) önce ve gecenin bir kısmında hamd ile tesbih et. Ve gündüz boyunca da tesbih et. Umulur ki böylece rızaya ulaşırsın.

20/TÂHÂ-131: Ve lâ temuddenne ayneyke ilâ mâ mettâ’nâ bihî ezvâcen minhum zehretel hayâtid dunyâ li neftinehum fîh(fîhi), ve rızku rabbike hayrun ve ebkâ.
Ve onlardan bazılarına, onları imtihan etmemiz için, (onlarla) metalandırdığımız (geçici faydalandırdığımız) dünya hayatının ziynetlerine gözlerini dikme. (sahip oldukları şeyler seni yanıltmasın) Ve Rabbinin lütfu ve rızkı daha hayırlıdır ve bâkidir.

Tüm çok tanrılı inançlarda ve çok tanrılı inançlardan devşirilmiş Arap veya Hristiyanlık veya Musevilik gibi aracı vekaleti ile Allah’tan başka hükümler koymaya, af ve mağfiret etmeye, kendilerini yetkilendiren şirk inançlarının tümünde, (günümüzde mevcut olan İncil ve Tevratta da) “ahiret hayatı inancı” yoktur. Dolayısıyla ahiret inancı taşımayan tüm inançlarda “bir insan dünyada ne kadar çok mal mülk evlat sahibi ise, Tanrı’nın da onları o nisbette sevdiğine ve mal mülk ile ödüllendirdiğine iman ederlerdi/hala ediyorlar. Oysa İslamda dünya yaşantısı ve dünya nimetleri tanrı sevgisine mukayese edilecek bir yer değildir. Bilakis maddenin aldatıcı bir meta sayıldığı kısa süre kalınan sadece bir sınav süreci hayatıdır. Müşrikler arasında; Mal mülk ve evlat çokluğu ilahlarının bir mükafatı olarak kabul gördüğü için; Müşrik halk da malı ve evladı çok olan kişileri tanrının sevgili kulu olarak görüp o kişilere şehrin mutrafileri olarak olağanüstü itibar ederlerdi. {Bkz; Sebe suresi 34~39} ayetlerinde açıklandığı üzere; Bu yüzden tüm Müşrik inançlarda zengin varlıklı kişiler daima sözü dinlenip itibar ve itaat edilmesi gereken {bkz; Kalem suresi 14} “tanrının sevgili kul saydığı” “üstün sınıf” olarak kabul görüyordu. Tekasür suresi 1~3 ayetlerinde de vurgulandığı gibi, müşrikler bu çarpık inançla mezarlardaki ölülerini bile sayıp tanrı sevgisine nisbet ederek halk arasında kibirleniyorlardı. Hadid suresi 20~24. Ayetlerinde çokluk yarışıyla kibirlenen müşriklerin bu kibirlenmeleri Allah’ın sevgisine nisbet edilecek bir şey değildir bilakis yeryüzü sınavında bir fitne metasıdır. Bu durum müminleri asla yanıltmasın buyurulmaktadır.  Kehf suresi 32~46 ayetleri arasında iki adam üzerinden örnekler verilerek, tanrı sevgisinin madde/meta ile asla mukayese edilmemesi gerektiği ve mal mülk evlat çokluğunu imtiyazlı bir üstünlük olarak görüp kibirlenen kişilerin akibeti, çarpıcı bir kıssa üzerinde açıklanmıştır.. Ve {bkz Kasas suresi  78~82} ayetleri arasında; Yeryüzünün gelmiş geçmiş en zengin insanlarından sayılan; Karun, kendisine verilen servetin, kendi tanrıları tarafından çok sevildiği için bir ödül olarak verildiğini iddia ediyordu. Ve Aziz Allah Karun kıssasından ve Karun’un akibetinden müminlerin bir ders çıkarması gerektiğini Kasas suresi 78~82 âyetleriyle buyurmaktadır. Karun gibi, kendi ilahlarının sevgisine nisbet ederek mallarının çokluğu ile övünüp Allah’ın İnfak emrine riayet etmeyen ve Kalem suresi 17~33. ayetleri arasında kıssa edilen iki müşrik adamın akibeti de, Karun’un acı ve hazin akibetinin bir benzeridir. Nuh suresi 21. ayetinde de; Mal ve evlat çokluğunu ilahlarının kendilerine bir armağanı olarak görüp kibirlenen ve halkı ruhbanlar yardımıyla düzmece ilahların/tanrıların otoritesi üzerinden sömüren “kavmin mutrafilerinin/elit müşriklerin” ve onlara tabi olanların akibetinin de, “helak edilen diğer müşrik kavimlerde olduğu gibi” hüsranla biteceğinin altı çizilmektedir. Atalarından devraldıkları göktanrı şirk sömürü düzenini sürdüren ve: { Bkz : Zuhruf suresi 23 Sebe suresi 34} Geçmişte yaşamış tüm müşrik kavimlerde olduğu gibi, göktanrı inançlarının “malı evladı çok olan zenginlere verdiği üstünlüğü ve imtiyazı, bir sömürü fitnesi olarak kullanan “Mekkeli elit hakim zümre {Bkz; Zuhruf suresi 31) karyenin mutrafileri de” sömürü düzenlerini sürdürebilmek adına Hz Muhammed (S.A.V) nebiye muhalefet ediyorlardı.

20/TÂHÂ-132: Ve’mur ehleke bis salâti vastabir aleyhâ, lâ nes’eluke rızkâ(rızkan), nahnu nerzukuk(nerzukuke), vel âkıbetu lit takvâ.
Ve ehline (ümmetine) İslamın ihyası ve hükümleştirilmesi gayesinde salatı/yardımlaşmayı emret ve onun üzerinde sabırlı ol. Biz Senden rızık istemiyoruz. (Bkz; Enam suresi 136~141 müşrik aracılık kurumunun yaptığı gibi Allah adına topluyoruz diyerek insanlardan bir vergi/pey istemiyoruz. Aksine bu gayede) Seni, Biz rızıklandırırız. Muhakkak ki; Akibet’in en güzeli takva sahiplerinindir.

20/TÂHÂ-133: Ve kâlû lev lâ ye’tînâ bi âyetin min rabbih(rabbihî), e ve lem te’tihim beyyinetu mâ fîs suhufil ûlâ.
“Onlar: (Ey Muhammed) bize Rabbinden bir mucize getirmeli değil miydi? dediler. Önce gelen kitaplardakinin apaçık delili olan (Zikr/Kuran) şimdi onlara gelmedi mi?

20/TÂHÂ-134: Ve lev ennâ ehleknâhum bi azâbin min kablihî le kâlû rabbenâ lev lâ erselte ileynâ resûlen fe nettebia âyâtike min kabli en nezille ve nahzâ.
Biz onları, (şimdi icabete davet ettiğimiz (Resul/Kuran/Zikr) gelmeden önce azapla hemen helâk etmiş olsaydık, bu kez de muhakkak (hesap gününde) şöyle derlerdi: “Rabbimiz, bize bir resûl gönderseydin olmaz mıydı? Böylece biz de burada zelil (rezil) ve rüsva olmadan önce senin âyetlerine tâbî olsaydık.”

20/TÂHÂ-135: Kul kullun muterebbisun fe terabbesû, fe se ta’lemûne men ashâbus sırâtıs seviyyi ve menihtedâ.
De ki: “Herkes beklemekte, öyleyse siz de bekleyin! Artık kim Sıratı Seviyye ehlidir (doğru yol üzerindedir) ve kim hidayete ermiştir, yakında bileceksiniz