SÂD SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

38/SÂD-1: Sâd, vel kur’âni zîz zikr(zikri).
Sâd, zikrin sahibi Kur’ân’a andolsun.

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için, Hüküm ve Hikmet sahibi Hakim Allah, her dönem Resul’leri vasıtasıyla sınanma hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Her dönem gönderdiği {bkz; Beyyine suresi 3} hükümler aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Resul’lere gönderilen kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikr’dir. Zikr tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr’in {bkz; Rad suresi 38} dönemsel niteleyici adlarıdır. Diğer kitaplar aracılar tarafından tahrif edildiği için bu nedenle Aziz Allah SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani “içinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran yegane kitap” olduğunu vurgulamaktadır.

Geçmişte tüm çok tanrılı inançlarda; Güneş tanrısı baş tanrı ve yıldızlar da, Tanrının dünyayı yönetmek adına muhtelif konularda baş tanrının yetki vererek vekili olarak atadığı kızları veya oğulları ya da akrabaları varsayılmıştır. Bu hakikat Kuran’da Enam suresi 75~83 ve Saffat suresi 88~98 ayetlerinde kıssa edilerek; Hz İbrahim üzerinden örneklenir. Ve İslam haricinde geçmişte yaşamış ulusların tümü yıldızların isimlerine totemleştirdikleri putlar üzerinden “Gök tanrılara” tapınırlardı. Ve tanrıların isteklerini “put hizmetkarı” anılan put sahibi kahinlerden öğrenirlerdi. Ve göktanrı inançlarına göre (o dönem mesafe ölçer cihazlar henüz olmadığından) gökkubbeyi dünyanın tepesinde yüksek direkler üzerinde kurulu tanrıların/ilahların yaşadığı düz bir katman olarak tahayyül ederlerdi. Bu yüzden Kuran’da göktanrı inançlarına bir reddiye olarak {bkz;Lokman suresi 10 Rad suresi 2} ayetlerinde “gökyüzünü direksiz yarattık” vurgusu yapılmıştır.
“Taurus” Latincede “boğa” anlamına gelir. Boğa, tüm kuzey yarımkürede gökyüzünde çıplak gözle dahi seçilebilecek kadar göze çarpan bir takımyıldızdır. Taha suresi 90. Ayetinde aktarılan Musa (as)’ın kendi kavminden Samiri adlı aracı müşrik bir ruhbana aldanarak bir süreliğine tapındıkları boğa şeklindeki put; Güneş tanrısının evlatları kabul edilen gökyüzünde boğa şeklinde olan Taurus takım yıldızının yani onların inançlarına göre, Tanrı’nın evlatları addedilen bir gök konseyinin adıdır. Ve Taha ayetlerinde zikredilen buzağı putu kahinler eliyle hükümler çıkarmakla halkın sömürüldüğü gökyüzündeki Taurus konseyinin totemleştirilmiş şeklidir. Yine Hz Musa döneminde Mısır’da; Güneş tanrısı Ra’nın oğlu olarak ilah kabul edilen firavunlar, yaşarken tanrının tek yetkilisi yani oğlu ve vekili olarak ülkeyi yönetir ve yüksek piramitler inşaa edip öldükten sonra da baba Tanrı’yla oradan irtibatlandıklarını iddia ederek halkı kandırırlardı. Nitekim Hz Musa, Firavunu ve halkını, işinde ve hükmünde ve yönetiminde asla aracı ve vekil kabul etmeyen Alemlerin Rabbi olan Allah’a iman etmeye çağırınca, Firavun Aziz Allah’ın {bkz;mearic 4 / 50.bin yılda ancak ulaşılabilen ) ahiret aleminde olduğunu henüz idrak edemediğinden ve kendi inançlarında olduğu gibi Aziz Allah’ın da dünyada bulutların hemen üzerindeki gök konutunda ikamet ettiği zannıyla, yardımcısı Haman’a Tanrı’yı görmek için yüksek bir kule inşaa etmesini istemiştir.{bkz;Mumin süresi 36}
Kuran indiği dönemde atalarının gök Tanrı inançlarını kitaplarına uyarlamış olan Yahudi müşrikler ise kendi krallarını Tanrının oğlu ve vekili gösterip bu vasıtasıyla tanrının yeryüzünü idare ettiğini halka telkin ederek sömürürlerken; . Hristiyan müşrikler ise Hz İsa’yı diğer gök Tanrı inançlarında olduğu gibi Allah’ın oğlu ilan ederek onun üzerinden ruhbanlık/Kilise vasıtasıyla sömürü hükümleri yazarak halkı soyuyorlardı. Aynı fitne soygunu Arap müşriklerde Güneş Tanrı’sının kızları olarak andıkları Lat Menat ve Uzza üzerinden put sahibi kahinler tarafından gerçekleştiriliyordu. Tüm aracılı şirk inançları, Elit hakim zümre ve onların çıkar payandası olan ruhbanların kurguladığı ve yönettiği bir sömürü düzeni ve aldatmacasıdır. Bu aldatmacada Güneş tanrısının ailesinden olduğu varsayılan Şira ve Tarık gibi yıldızlar da; çeşitli uluslar tarafından Güneş Tanrı’sının evlatları olduğu telkin edilmiştir.
Kuran indiği dönemde de Müşrik inançlarda Tanrı Şira; Ana Güneş tanrısının ailesinin bir ferdi olarak itibar görürdü ancak, güneş tanrısının (yani aracıların uydurma tanrısının) ana konularda vekili kıldığı (Yahudilerde kıralları/Hristiyanlarda Hz İsa/Araplarda Lat Menat ve Uzza) Tanrı’nın oğlu ve kızları ülke yönetiminde genel yetkilere haiz iken, Tanrı Şira ve Tarık gibi yıldızlar da bazı özel konular çerçevesinde vekaleti olan tanrıçalar olarak kabul ediliyordu. Ve asırlar boyu müşrikler, aracı ruhbanların/kahinlerin farklı şekilde tasvir edip yonttukları yıldız Tanrı putları üzerinden hükümler koyarak halkı kandırıp sömürmüşlerdir. Kuran’da bu önemli husus muhtelif ayetleriyle defaatla zikredilirken {bkz; Yunus suresi 5} tapındıkları “Ana Tanrı Güneşin” aslında insanlar için bir Ziya (ışık ve aydınlık) ve Allah’a evlat nisbet ederek dolaylı yöneldikleri ay ve yıldızların sadece ışık veren cisimler olduğu defaatla vurgulanmıştır. Örneğin ayetinde bu husus şöyle vurgulanmaktadır; “Gece ve gündüz, güneş ve ay O´nun yaratılış âyetlerindendir. Eğer Allah´a ibadet etmek istiyorsanız, güneşe de aya da secde etmeyin. Onları (size ışık ve ısı olması için emrinize muhassar kılan) yaratan Allah´a secde edin!” Fussilet suresi 37
Müşriklerin, vekil kıldıkları putlar muhtelif toplumlarda isim olarak değişse de daima değişik konular üzerinde vekil gördükleri “yıldız tanrılara” ibadet etmişlerdir. (Aşk tanrısı Bereket tanrısı vb gibi) Kuran’da zikredilen “Şira yıldızı” da bu aldatmaca yıldız tanrılardan sadece birisidir. Hicr 16 ve Saffat 6 ayetlerinde, “semayı yıldızlarla bir ziynet olarak süsledik” vurgusu yıldızların kutsal değil ancak ve sadece birer yıldız olduğunu vurgulamak içindir. Ve Necm suresi 1. açılış ayetinde ufukta kaybolan yıldızların kutsal değil ancak bir yıldız olduğu yeminle vurgulanmaktadır. Ayrıca Kuran’da {bkz:Necm suresi 49} ayetinde zikredildiği üzere; “İnsanların bazı konularda medet umduğu Şira yıldızı” gibi, {Bkz; Tarık suresi 1~4} Tarık yıldızı’nın da kutsal değil ancak ve sadece bir yıldız olduğu vurgulanmaktadır ve Aziz Allah kullarının korunması ve denetlenmesi görevini sadece emrindeki meleklere verdiğini {Bkz;Tarık suresi 4.} ayetiyle açıklamaktadır. Aşağıda devam eden ayetlerinde tarih boyunca Zikre itibar etmeyen müşrik kafirler örnek verilerek akibetleri tekrar vurgulanacak.

38/SÂD-2: Belillezîne keferû fî ızzetin ve şikâk(şikâkın).
Hayır, kâfirler (İslam dininin esaslarından ve amacından ) gurur ve ayrılık içindedirler.

38/SÂD-3: Kem ehleknâ min kablihim min karnin fe nâdev ve lâte hîne menâs(menâsin).
Onlardan önce de (İslam’dan ayrılan) nice nesilleri helâk ettik. O zaman (pişmanlıkla) feryat ettiler, fakat kurtuluşları için iş işten geçmişti.

38/SÂD-4: Ve acibû en câehum munzirun minhum ve kâlel kâfirûne hâzâ sâhırun kezzâb(kezzâbun).
Ve onlara kendilerinden (Bir beşerin/ insanın) bir uyarıcı olarak kendilerine gönderilmiş olması acayiplerine gitti. Ve kâfirler: (Resuller için) “Bu çok yalancı bir büyücüdür.” dediler.

38/SÂD-5: E cealel âlihete ilâhen vâhıdâ(vâhıden), inne hâzâ le şey’un ucâb(ucâbun).
(İslam dini) İlâhları bir tek ilâh mı kılıyor? Muhakkak ki bu, gerçekten acayip (şaşılacak) bir şey. dediler.

38/SÂD-6: Ventalekal meleu minhum enimşû vasbirû alâ âlihetikum inne hâzâ le şey’un yurâd(yurâdu).
Ve onlardan ileri gelenler: “Yürüyün! İlâhlarınıza karşı sabırlı (çok tanrılı ilahlarımızı korumakta kararlı) olun. Muhakkak ki sizden istenen mutlaka budur.” (diyerek İslamdan) ayrıldılar.

38/SÂD-7: Mâ semi’nâ bi hâzâ fîl milletil âhıreh(âhıreti), in hâzâ illâhtilâk(illâhtilâkun).
Biz, diğer dînler içinde bunun gibi bir şey (bütün ilâhların tek bir ilâh olduğunu açıklayan başka bir din) işitmedik. Bu sadece bir iftiradır. dediler.

38/SÂD-8: E unzile aleyhiz zikru min beyninâ, bel hum fî şekkin min zikrî, bel lemmâ yezûkû azâb(azâbi).
Zikir, bizim aramızda ona mı indirildi? Dediler. Hayır, onlar (müşrikler/müşrik halk) Zikrim’izden şüphe içindeydiler. Çünkü onlar azabımızı henüz tatmamışlardı.

38/SÂD-9: Em indehum hazâinu rahmeti rabbikel azîzil vehhâb(vehhâbi).
Yoksa Azîz (yüce) ve Vehhab (yegane bağışlayıcı ve lütufkâr) olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mı?

38/SÂD-10: Em lehum mulkus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ, felyertekû fîl esbâb(esbâbi).
Ya da göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü onlara mı ait? O zaman sebepler (yollar, vasıtalar aracılar) bulup (Allah’a ) yükselsinler.

38/SÂD-11: Cundun mâ hunâlike mehzûmun minel ahzâb(ahzâbi).
(Onlar/Müşrikler tarih boyu) burada (yeryüzünde) İslama karşı daima hezimete uğramış olan fırkalardan meydana gelmiş bir ordudur.

38/SÂD-12: Kezzebet kablehum kavmu nûhın ve âdun ve fir’avnu zul evtâdi.
Onlardan önce Nuh (A.S)’ın kavmi, Ad kavmi ve kazıklar sahibi firavun da yalanlamıştı.

38/SÂD-13: Ve semûdu ve kavmu lûtın ve ashâbul eykeh(eyketi), ulâikel ahzâb(ahzâbu).
Ve Semud kavmi, Lut (A.S)’ın kavmi ve Eyke halkı; işte onlar da (Tek ilahı olan İslam’ı yalanlayan) fırkalardır.

38/SÂD-14: İn kullun illâ kezzeber rusule fe hakka ıkâb(ıkâbi).
Onların hepsi resûlleri, sadece yalanladı. Böylece Rabb’inin “ ikabı (cezalandırması) üzerlerine hak oldu”.

38/SÂD-15: Ve mâ yanzuru hâulâi illâ sayhaten vâhıdeten mâ lehâ min fevâk(fevâkın).
Ve bunlar, kendileri için başka (hiç)bir fırsatın olmayacağı, tek bir sayhadan (kıyamet gününün yıkıcı ses dalgasından) başka bir şey beklemiyorlar.

38/SÂD-16: Ve kâlû rabbenâ accil lenâ kıttanâ kable yevmil hisâb(hisâbi).
Ve: (inkarcılar ahirete inanmadıkları için kibirle) “Rabbimiz, hesap gününden önce bizim payımızı, bize şimdi acele ver.” dediler. (Kibirle küstahça azabı şimdi ver diyerek alay ederek Allah’a meydan okudular. Detaylı Bkz: Araf suresi 59~102)

38/SÂD-17: Isbır alâ mâ yekûlûne vezkur abdenâ dâvûde zel eyd(eydi), innehû evvâb(evvâbun).
Onların söylediklerine sabret, güç kuvvet sahibi kulumuz Dâvud (a.s)’ı zikret (hatırla). Muhakkak ki o, * evvab idi.

Evvab; batılı terkedip hakkın hükmüne yönelen demektir. Hz Davud, yahudilerin çok tanrılı atalar kültünden dönmüş ve Allah’a iman ve teslim olanlardan olmuştu.

38/SÂD-18: İnnâ sahharnel cibâle meahu yusebbıhne bil aşiyyi vel işrâk(işrâkı).
Muhakkak ki Biz, dağları ona musahhar kıldık. İşrak vakti ve akşam vakti onunla beraber tesbih ederlerdi.

38/SÂD-19: Vet tayre mahşûreh(mahşûreten), kullun lehû evvâb(evvâbun).
Ve kuşları da birarada toplanmış olarak (ona musahhar kıldık). Onların hepsi, ona evvab idiler (Allah’a hizmet için hükmüne tabi olmuşlardı).

38/SÂD-20: Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhul hikmete ve faslel hıtâb(hıtâbi).
Ve onun mülkünü (idaresini) güçlendirdik. Ve ona, hikmet ve faslı hitap (hak ile bâtılı ayırıp adaletle hükmetme, hitap etme yeteneği) verdik.

38/SÂD-21: Ve hel etâke nebeul hasm(hasmi), iz tesevverûl mihrâb(mihrâbe).
Ve o hasımların (birbirlerinden davacı olan iki kişinin) haberi sana geldi mi? Mihraba (Dâvud (a.s)’ın ibadet ettiği yere) aniden duvarın üstünden aşarak gelmişlerdi.

38/SÂD-22: İz dehalû alâ dâvûde fe fezia minhum kâlû lâ tehaf, hasmâni begâ ba’dunâ alâ ba’dın fahkum beynenâ bil hakkı ve lâ tuştıt vehdinâ ilâ sevâis sırât(sırâtı).
Dâvud (a.s)’ın yanına aniden (beklenmedik bir yerden) girdikleri zaman (Dâvud a.s ) onlardan dehşete kapıldı. (Ve davacılar). “Korkma! Biz sadece, birbirine haksızlık etmiş olduğunu düşünen iki hasımız (birbirimizden davacıyız). Artık aramızda sen, hak ile hükmet. Aşırı gitme (haksızlık etme)! Bizi orta yola (iki tarafın razı olacağı sulh çözüme) ulaştır.” dediler.

38/SÂD-23: İnne hâzâ ahî lehu tis’un ve tis’ûne na’ceten ve liye na’cetun vâhidetun fe kâle ekfilnîhâ ve azzenî fîl hıtâb(hıtâbi).
(Ve anlatmaya başladılar) Gerçekten bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var ve benim bir koyunum var. Buna rağmen “Ona beni kefil kıl (onu da bana ver).” Söyledikleri ile benim hakkımı hiçe saydı. dedi.

38/SÂD-24: Kâle lekad zalemeke bi suâli na’cetike ilâ niâcih(niâcihî), ve inne kesîren minel huletâi le yebgî ba’duhum alâ ba’dın illellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve kalîlun mâ hum, ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festagfere rabbehu ve harre râkian ve enâb(enâbe). (SECDE ÂYETİ)
(Dâvud a.s): “Andolsun ki, koyunlarının (arasına) senin koyununu istemekle sana zulmetti.” dedi. Ve muhakkak ki Allah’a ortak koşan müşrik ortakçıların çoğu, mutlaka birbirlerinin haklarına tecavüz ediyorlar. Âmenû olanlar (Allah’a aracısız iman ve teslim olanlar) ve amilüssalihat (Allah razı etmek için salih ameller) yapanlar hariç. Ama Onlar zannedilenden ne kadar az! Ve Dâvud (a.s), (o esnada) onu Bizim imtihan ettiğimizi anladı; Ve böylelikle rüku ederek secdeye kapandı ve Rabbine yönelerek Rabbinden mağfiret istedi.

Hz Davud (A.S) henüz Resul değil iken ve hanesi çok iyi korunduğu halde müşrik davacıların imkansız sayılan korunaklı bir yere girmesi ve üstelik hak aramak için Müşrik idarecileri bırakıp Hz Davud’a gelmeleri üzerine Hz Davud bunun Allah’tan bir işaret olduğunu düşündü ve aracılık müessesini bırakıp Allah’a yönelmesiyle birlikte Allah’tan kendisine sunulmuş Risaleti böylece orada başlamış oldu.

38/SÂD-25: Fe gafernâ lehu zâlik(zâlike), ve inne lehu indenâ le zulfâ ve husne meâb(meâbin).
Böylece bu tutumundan dolayı ona mağfiret ettik. (Allah’a aracısız yönelip teslim olduğu için Biz de, geçmişteki günahlarını bağışladık) Muhakkak ki onun, katımızda mutlaka yüksek bir makamı ve güzel bir meabı ( Allah sığınağı/ en rahat en huzurlu en korunaklı sığınak) vardır.

38/SÂD-26: Yâ dâvûdu innâ cealnâke halîfeten fîl ardı fahkum beynen nâsi bil hakkı ve lâ tettebiil hevâ fe yudılleke an sebîlillâh(sebîlillâhi), innellezîne yadıllûne an sebîlillâhi lehum azâbun şedîdun bi mâ nesû yevmel hisâb(hisâbi).
Ey Dâvud! Muhakkak ki Biz, artık seni yeryüzünün halifesi kıldık. Bunun için insanlar arasında hak ile (Allah’ın bildirdiği/indirdiğiyle/Zikir ile/Kuran ile) hükmet! Ve hevaya (batıla) tâbî olma! Aksi halde seni, Allah’ın yolundan saptırırlar. Muhakkak ki Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli azap vardır. dedik.

38/SÂD-27: Ve mâ halaknes semâe vel arda ve mâ beynehumâ bâtıla(bâtılen), zâlike zannullezîne keferû, fe veylun lillezîne keferû minen nâr(nâri).
Ve Biz, gökyüzünü, arzı ve ikisi arasındaki şeyleri bâtıl (boşu boşuna) yaratmadık. (Yeryüzünü kulları sınamak gayesinde yarattık) Bunun aksi inkâr edenlerin (ahirete iman etmeyen müşriklerin) zannıdır. Artık ateş sebebiyle (azap edilecekleri için ahireti) inkâr edenlerin vay haline.

38/SÂD-28: Em nec’alullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti kel mufsidîne fîl ardı em nec’alul muttekîne kel fuccâr(fuccâri).
Hiç âmenû olanları (Allah’a aracısız iman ve teslim olanları ) ve amilüssalihat (Allah’ı razı etmek için salih amel) yapanları, yeryüzünde fesat çıkaranlarla (Allah’ın indirdiği budur diyerek insanları kandırmakla yeryüzünde fesat çıkaranları Allah’a ve hükümlerine teslim olanlarla) ya da takva sahiplerini, facirlerle bir tutar mıyız?

38/SÂD-29: Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârekun li yeddebberû âyâtihî ve li yetezekkere ûlul elbâb(elbâbi).
Bu Mübarek Kitabı sana indirdik, âyetleri ile tedbir alsınlar ve ulûl’elbab tezekkür etsin diye.

Tezekkür; Allah’ın eksiksiz kitabı olan Zikr/Kuran ayetleri ile bildirdiği hususlara iman edip Zikr ayetlerindeki bilgiler ile bir konuyu zihninde muhakeme edip karar vermek demektir. Örneğin “sadaka verin” diyen bir ayetini okurken sadakaların “yoksunlara verilmesini açıklayan” bir diğer ayetiyle zihninde birleştirip her ayetini Allah’ın açıklama getirdiği bir diğer Kuran ayetiyle zihninde örtüştürerek kavramakla ; Aziz Allah’ın kullarından isteklerini, menfaat uğruna değiştiren aracılara ihtiyaç duymadan, Zikr hükümleriyle yani Te-Zikr/Tezekkür yöntemiyle Allah’a aracısız yönelmek demektir. {bkz;Sad 29,İbrahim 52, Zumer 18 Mümin 54}  parantez içinde verdiğimiz konumuzu açıklayan te-Zikr örnekleri gibi. Ulul’elbab; Zikr ile tezekkür etmekle aracıların yalan yanlış eksik bilgilerine ihtiyaç hissetmeden, Allah’a aracısız yönelen kullarına ise Ulul’elbab denir. Ulul’elbab; “her dönem” {bkz; Zumer suresi 18 Rad suresi 10} tebliğ edileni saklamadan muktesim müşrikler gibi { bkz; hicr suresi 90} değiştirmeden dini açıklayıp yaşayıp yaşatanlar demektir. Ayrıca; Ulul’elbab kişilerin detaylı özellikleri için bkz; Rad suresi 19~25

38/SÂD-30: Ve vehebnâ li dâvûde suleymân(suleymâne), ni’mel abd(abdu), innehû evvâb(evvâbun).
Ve Dâvud (a.s)’a oğlu Süleyman’ı, armağan ettik. Ne güzel kul. Muhakkak ki o evvabtı (Aracılı şirk inancını reddedip sadece Allah’ın hükümlerine yönelmişti).

Her dönem olduğu gibi, Hz Süleyman döneminde bir kısım insanların İslam’ı ve kitabı Zikr’i terkedip fitne üzere şeytanlara tabi oldukları açıklanırken; {bkz; Bakara suresi 102}  Özellikle Hz Süleyman’ın (a.s) Hak dinden ayrılmadığı altı çizilerek vurgulanır. Zira Tevrat’ta; Hz Süleyman’ın başlangıçta “Yahudilerin siyonda oturan insansı “sözde tanrısı” Yahve’ye/yehova’ya ” tabi olduğunu ama sonraki dönemlerde, tekrardan putlara tapmaya başladığı iftira edilir. {bkz:Tevrat/Krallar bölüm 11/1~13} Tevrat’ın yeryüzünde ikamet eden insansı tanrısı ile putlar arasında bir seçim yapmış gibi gösterilen Hz Süleyman aslında İslam dininden hiç ayrılmamış ancak sonradan yahudilerin tahrif ederek yazdıkları günümüzde de mevcut olan Tevrat’ta yahudiler tarafından büyük iftiralara maruz bırakılmıştır. Yahudi müşriklerin iftira atarak putperest olarak aktardıkları Hz Süleyman (A.S) aşağıdaki ayetlerinde detaylı tilavet ediliyor. Yukarıda ayetlerinde kıssa edilen Hz Hz Davud’un da oğlu Hz Süleyman gibi çok tanrılı inançlar yerine sadece İslam’a ve Kitabı Zikre tabi olduğu ve Allah’a aracısız yöneldiği vurgulanıyor. Nitekim yahudi muktesinmler tahrif ederek kendi elleriyle değiştirdikleri Zebur kitabında, Hz Davud’u Siyon dağında ikamet eden yahve isimli insansı Tanrı’nın oğlu olduğunu ilan etmişler  ve Tanrı’nın  yeryüzü yönetimindeki yegane vekili olarak göstermekle Hz Davud üzerinden insanları sömürmüşlerdir. {Bkz; Zebur ; Mez.2: 7 Mez.2: 8 }

38/SÂD-31: İz urıda aleyhi bil aşiyyis sâfinâtul ciyâd(ciyâdu).
Ona (Hz Süleyman’a) bir akşam vakti, koşmaya hazır, iyi cins atlar sunulmuştu.

38/SÂD-32: Fe kâle innî ahbebtu hubbel hayri an zikri rabbî, hattâ tevâret bil hıcâb(hıcâbi).
Bunun üzerine dedi ki: “Muhakkak ki ben, (onları) Rabbimi zikrettiğim için hayır sevgisi ile seviyorum.”  (Allah’ın mülkü olan atları İslam’i yaşantının ihyasında hayırlara vesile olsun diye Allah için seviyorum) Atlar tozu dumana katıp koşarak toz perdesinin arkasında kaybolunca.

38/SÂD-33: Ruddûhâ aleyy(aleyye), fe tafika meshan bis sûkı vel a’nâk(a’nâkı).
“Onları bana geri getirin.” (dedi). Sonra bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.

38/SÂD-34: Ve lekad fetennâ suleymâne ve elkaynâ alâ kursiyyihî ceseden summe enâb(enâbe).
Ve andolsun ki Biz, Süleyman (A.S)’ı imtihan ettik. Ve onu kürsüsü (tahtı) üzerine bir ceset olarak ulaştırdık. Ondan sonra (bu mucize üzerine) Allah’a yönelerek.

38/SÂD-35: Kâle rabbigfir lî veheb lî mulken lâ yenbagî li ehadin min ba’dî, inneke entel vehhâb(vehhâbu).
“Rabbim, beni mağfiret et. Bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk bağışla (hediye et). Muhakkak ki Sen, Sen Vehhab’sın (çok bağışlayıcısın).” dedi.

Hz Süleyman henüz Resul değil iken, yahudilerin arasında kraldı ve ülkede muhalifler kendisini tahttan indirmek istemişlerdi. Bu kargaşada muhaliflere Hz Süleyman’ın ölüsü (cesedi) gösterilmiş ve bu mucize üzerine muhaliflerden ancak böylelikle kurtulabilmişti. Hz Süleyman, Allah’ın bu mucizevi yardımı ardından, Hz Davud gibi o da Allah’a aracısız yönelmiş ve akabinde Allah’ın Resul’ü olduğu ilan edilmişti.

38/SÂD-36: Fe sehharnâ lehur rîha tecrî bi emrihî ruhâen haysu esâb(esâbe).
Bunun üzerine rüzgârı ona musahhar (emre amade) kıldık. Onun emri ile dilediği yere hafif hafif eserek giderdi.

38/SÂD-37: Veş şeyâtîne kulle bennâin ve gavvâsın.
Ve şeytanları da hepsini ki, onlar bina yapanlar ve dalgıçlardır.

38/SÂD-38: Ve âharîne mukarrenîne fîl asfâd(asfâdi).
Ve diğerlerini (de) zincirlerle birbirine bağlı olarak (emre amade kıldık).

38/SÂD-39: Hâzâ atâunâ femnun ev emsik bi gayri hisâb(hisâbin).
Bunlar bizim atâmızdır (ihsanımızdır, Allah’a aracısız yönelmesi ve itaati karşılığı verdiklerimizdir). Artık dilediğine hesapsız (istediğin kadar) ver veya verme. dedik.

38/SÂD-40: Ve inne lehu ındenâ le zulfâ ve husne meâb(meâbin).
Ve muhakkak ki onun, katımızda mutlaka yüksek bir makamı ve güzel bir meabı (Allah sığınağı) vardır.

38/SÂD-41: Vezkur abdenâ eyyûb(eyyûbe), iz nâdâ rabbehû ennî messeniyeş şeytânu bi nusbin ve azâb(azâbin).
Ve kulumuz Eyüp (A.S)’ı zikret. Ki O Rabbine şöyle seslenmişti: “Muhakkak ki şeytan, bana dert ve azap dokundurdu.”

38/SÂD-42: Urkud biriclik(biriclike), hâzâ mugteselun bâridun ve şerâb(şerâbun).
Ayağın ile (yere) vur. (İşte) bu serin, yıkanılacak ve içilecek su. Dedik.

38/SÂD-43: Ve vehebnâ lehû ehlehu ve mislehum meahum rahmeten minnâ ve zikrâ li ûlîl elbâb(elbâbi).
Ve ulûl’elbaba zikir olsun diye, katımızdan indirilen bu rahmeti ailesine ve onlarla birlikte olanlara da misliyle bahşettik.

38/SÂD-44: Ve huz bi yedike dıgsen fadrıb bihî ve lâ tahnes, innâ vecednâhu sâbira(sâbiren), ni’mel abd(abdu), innehû evvâb(evvâbun).
Ve (Ey Eyüp!) eline bir demet sap al onunla vur, (Allah’a olan) yeminini bozma. Muhakkak ki Biz, onu (İslam’ın ihya ve ikame edilmesinde) sabırlı bulduk. O Ne iyi bir kuldu. Muhakkak ki o, Allah’a aracısız ulaşmıştı (Allah’a aracısız iman ve teslim olmuştu)

38/SÂD-45: Vezkur ıbâdenâ ibrâhîme ve ishâka ve ya’kûbe ûlîl eydî vel ebsâr(ebsâri).
Ve güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrâhîm (A.S)’ı, İshak (A.S)’ı ve Yâkub (A.S)’ı zikret.

38/SÂD-46: İnnâ ahlasnâhum bi hâlisatin zikred dâr(dâri).
Muhakkak ki Biz, onları (ahirete inanmayan müşriklerin aksine) ahiret yurdunu zikreden halis (kullar) olarak ihlâs sahibi kıldık.

38/SÂD-47: Ve innehum ındenâ le minel mustafeynel ahyâr(ahyâri).
Ve muhakkak ki onlar, gerçekten bizim katımızdan  “hayırlılardan ve seçilmişlerden”dir.

38/SÂD-48: Vezkur ismâîle velyesea ve zel kifl(kifli), ve kullun minel ahyâr(ahyâri).
Ve İsmail (A.S)’ı ve İlyas (A.S)’ı ve Zülkifli (A.S)’ı da zikret. Hepsi hayırlı olanlardandır.

38/SÂD-49: Hâzâ zikr(zikrun), ve inne lil muttekîne le husne meâb(meâbin).
Bu (Kur’ân-ı Kerim), bir Zikir’dir. Ve muhakkak ki muttakiler (takva sahipleri) için meabın/sığınakların en güzeli olarak (Allah) vardır.

38/SÂD-50: Cennâti adnin mufettehaten le humul ebvâb(ebvâbu).
Kapıları onlara açılmış olan adn cennetleri vardır.

38/SÂD-51: Muttekîne fîhâ yed’ûne fîhâ bi fâkihetin kesîretin ve şerâb(şerâbin).
Orada yaslanıp oturarak (hiçbir emek harcamadan) pekçok meyve ve içecek isterler.

38/SÂD-52: Ve ındehum kâsırâtut tarfi etrâb(etrâbun).
Ve onların yanlarında bakışlarını saklayan (Bkz; Vakıa suresi 36,37 Rahman suresi 56 yalnız eşleriyle ilgilenen onlar için özel yaratılmış meleklerden), aynı yaşta kadınlar vardır.

38/SÂD-53: Hâzâ mâ tûadûne li yevmil hisâb(hisâbi).
Hesap günü konusunda size vaadedilen budur.

38/SÂD-54: İnne hâzâ le rızkunâ mâ lehu min nefâd(nefâdin).
Muhakkak ki bu, (cennet) gerçekten bizim tükenmez (sonsuz) rızkımızdır.

38/SÂD-55: Hâzâ, ve inne lit tâgıyne le şerre meâb(meâbin).
Cennettekilerin durumu bu. Ve muhakkak ki azgınlar için elbette şerrli (kötü) bir meab (sığınak) vardır.

38/SÂD-56: Cehennem(cehenneme), yaslevnehâ, fe bi’sel mihâd(mihâdu).
(Azgınlar için) Cehennem vardır, ona girerler. İşte o mücrimler için ne kötü bir döşektir.

38/SÂD-57: Hâzâ fel yezûkûhu hamiymun ve gassâk(gassâkun).
(Cehennemdekilerin durumu) şudur ki, orada artık yalnızca hamîmi (kaynar su) ve gassak’ı (irini) tadarlar.

38/SÂD-58: Ve âharu min şeklihî ezvâc(ezvâcun).
Ve orada onlarla birlikte sadece (dünyada kendileri gibi kafir olmuş/kalmış beşerden ) zevc ve zevceler vardır.

38/SÂD-59: Hâzâ fevcun muktehımun meakum, lâ merhaben bihim, innehum sâlûn nâr(nâri).
Bu grup da sizinle beraber (azaba) dayanacak olandır. Denir. Onlara merhaba yoktur. Çünkü; Muhakkak ki onlar ateşe girecek olanlardır.

38/SÂD-60: Kâlû bel entum, lâ merhaben bikum, entum kaddemtumûhu lenâ, febi’sel karâr(karâru).
“Hayır, asıl size merhaba yok. Onu bize siz takdim ettiniz ( aracılara ve sahte ilahlarına yönelmemize teşvik etmekle azaba uğramamıza sebep oldunuz). Artık hep birlikte buradayız. Burası ne kötü bir karargâh (cehennem).” derler.

38/SÂD-61: Kâlû rabbenâ men kaddeme lenâ hâzâ fe zidhu azâben dı’fen fîn nâr(nâri).
“Rabbimiz, bunu bize kim takdim ettiyse (biz buraya kimin yüzünden geldiysek/hangi aracı/eş aile akrabanın teşvik ve daveti yüzünden şimdi buradaysak buna sebep olanlara) ateşte azabı kat kat arttır.” derler.

38/SÂD-62: Ve kâlû mâ lenâ lâ nerâ ricâlen kunnâ neudduhum minel eşrâr(eşrâri).
Ve (o kalabalıkta cehennemdekiler): “Biz niçin, yeryüzünde şerrlilerden addettiğimiz adamları (Şerli olarak damgaladığımız Müminleri burada cehennemde) görmüyoruz?” derler.

38/SÂD-63: Ettehaznâhum sıhriyyen em zâgat anhumul ebsâr(ebsâru).
Biz aslında onları dini eğlence konusu edinenlerden bilirdik. Yoksa bakışlarımız mı onlardan kaydı (ki onları cehennemde göremedik)? Derler.

38/SÂD-64: İnne zâlike le hakkun tehâsumu ehlin nâr(nâri).
Muhakkak ki (çoğunluk kalabalıklardan oluşmuş) cehennem halkının oradaki bu çekişmesi kesinlikle gerçek olacaktır.

38/SÂD-65: Kul innemâ ene munzirun ve mâ min ilâhin ilallahul vâhıdul kahhâr(kahhâru).
De ki: “Ben sadece bir uyarıcıyım. Vahid (tek), Kahhar (kahredici) olan Allah’tan başka bir İlâh yoktur.”

38/SÂD-66: Rabbus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumel azîzul gaffâr(gaffâru).
Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, Azîz’dir (aracı ilahlardan yüce ve üstündür), Gaffar’dır ( Bkz; Tevbe Suresi 104 tevbeleri kabul edip mağfiret eden yegane varlıktır/Aracılar ve aracıların sahte ilahları edemez.).

38/SÂD-67: Kul huve nebeun azîmun.
De ki: “Bu (Kur’ân), ahiret hayatını önceden açıklayan Büyük Bir (nebi) Haberid’dir.”

Nebe; Kullara tebliğ edilmek üzere, Allah’tan nebilere ulaştırılan haber demektir. Nebi kelimesi Arapça “nebe” kökünden gelir ve manası Allah’ın habercisi demektir. Ayetinde “nebeil azîm” ile vurgulanmakta olan, Aziz Allah’ın Nebileri vasıtasıyla kullarına bildirdiği ve Müşriklerin iman etmediği/kimilerinin şüphe ettiği “tutarlı nebi haberleridir”. Ve Nebe nebein kelimeleri Kuran’da; halktan gelen haberler için kullanılmaz. Bilakis ancak ve sadece nebilerin getirdiği haberlere denir. Halktan gelen haberler ise Kuran’da; söz, havadis, kem havadis veya emir gibi farklı Arapça fiiller ile ifade edilir. Kuran’da Hz Muhammed nebiye gelen “nebeini” yani “Allah’ın vahiy hükmünü” duyduk diyerek etrafta yalan fitne haberler yayan fasıklara dikkat edilmesi ve onların getirdiği bir haberin “nebein” olup olmadığını, yani bir nebi haberi olup olmadığı hakkında mutlaka araştırma yapılması gerekliliği {bkz; Hucurat suresi 6} ayetiyle dikkatlere tedebbur/tedbir edilmiştir.

38/SÂD-68: Entum anhu mu’ridûn(mu’ridûne).
(Oysa) Siz O’ndan yüz çevirenlersiniz.

38/SÂD-69: Mâ kâne liye min ilmin bil meleil a’lâ iz yahtesımûn(yahtesimûne).
*Meleil Al’â’da melekler (*Melekler katında Allah’ın yetki verdiği melekler, insanlar hakkında sevk ve idari tedbirler olarak kendi aralarında) tartışırlarken benim bir bilgim yoktu. De.

Kuran’da, Kulların üzerindeki tüm yetki ve otoritenin özellikle aracısız bir halde Allah’ın {bkz:mearic 4 Arş’ı Â’la katından/50 bin yılda ancak ulaşılabilen arşından} komuta edildiği bildirilmiştir. Arap müşrikler İnsanlar hakkında yegane karar yetkilisi olarak gördükleri ve Lat Menat ve Uzza olarak andıkları Allah’ın kızlarından gelen haberlerin cinler ve şeytanlar vasıtasıyla put sahiplerine geldiğine inanıyorlardı. Yani halkı böyle bir fitneyle inandırmışlardı. cinleri ya da şeytanları insanların geleceği hakkında melekler katından kendilerine haber getiren varlıklar olarak göstermekle halkı soyup sömüren müşrik aracıların fitnelerine karşılık Kuran’da ; Şeytanların ya da cinlerin, “Arş’ı Alâ zikredilen Allah’ın arşına” ulaşmalarının hem zaman hem güvenlik tedbirleri açısından asla mümkün olmadığı ilgili ayetleriyle bildirilmiştir. {bkz; Furkan suresi 59 Hud suresi 7 Araf suresi 54 Hadid suresi 4 Rad suresi 2 Secde suresi 4,5 Taha suresi 5 Yunus suresi 3}
Yeryüzündeki tüm İş ve oluşların yönetimi açısından, Allah’ın buyruklarının Allah’a bağlı olarak daha alt bir katta/katmanda bulunan {bkz:Hakka suresi 17 Melei A’la arşında} görevli olan 8 ana sorumlu melek tarafından idare ve tedbir edildiği ve “Sad suresi 69, Secde suresi 5 ve Saffat 8 de” zikredilen ara kat anılan “Melei A’la arşına” ateşten yaratılmış şeytanların ya da cinlerin irtibatlanmasının zaman hız açısından en az 1000 yıllık bir süreç içinde mümkün olacağı için, bu sebeple insanlar hakkında şefaat veya hidayet veya aracılara ödemeleri gereken yıllık pey, vergiler vb. gibi haberleri taşıyan cinler, melekler katından tekrar geriye döndüklerinde, hakkında haber getirdikleri kişi ve aracılar zaten 2 bin yıl öncesinden çoktan vefat etmiş olacağı için bu müşrik aldatmacasının zaman açısından asla mümkün olamayacağı vurgulanmıştır. Saffat suresi 6~11 ve Hicr suresi 18 ayetlerinde Melei A’la arşının cinlere “takip eden yakıcı bir ateşle” tedbiren kapalı olduğu, vurgulanmakla birlikte Aşağıda devam eden ayetlerinde de ilk yaratılışta iblisin Ademoğlu önünde asla eğilmediğini aksine Ademoğlu’na düşman olduğu için yeryüzünde de; İnsanların getir götür işlerini yapan bir hizmetli pozisyonunda asla olmayacakları hatırlatılmaktadır. Aziz Allah’ın hizmetindeki diğer meleklerine nazaran şeytan ve cinlerin de insan gibi aciz kullar oldukları ve Allah’ı hiçbir şekilde dinlemelerinin mümkün olamayacağı ve tek habercinin ise { bkz; Sad 67} ayetinde de vurgulandığı üzere, Zikr/Kuran ile ahiret azabını {bkz; Sad Suresi 70} nezir edenin (uyaranın), Allah’ın Nebisi olduğu vurgulanmaktadır. Ve ayrıca Saffat suresi 158. ayetinde İzin günü/din günü cinlerin de aynı insanlar gibi {bkz;Meryem suresi 68~71} ayetlerinde tarif edildiği şekilde “cehennemde dizüstü mecburi secdeye çökertilmiş halde” sorgulanmak üzere hazır tutulacakları belirtilmiştir.

38/SÂD-70: İn yûhâ ileyye illâ ennemâ ene nezîrun mubîn(mubînun).
Benim sadece apaçık bir nezir (uyarıcı) olduğum bana vahyolunuyor.

38/SÂD-71: İz kâle rabbuke lil melâiketi innî hâlikun beşeren min tîn(tînin).
Hatırla ki; Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben, (Hicr suresi 28~33 eskimeyen yıpranmayan bedenimiz/ hamein mesnun salsalin) tînden (özel topraktan/özel sert bir materyalden) bir insan yaratacağım.” demişti.

38/SÂD-72: Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fe kaû lehu sâcidîn(sâcidîne).
Böylece onu sevva ettiğim ve onun içine ruhunu üflediğim zaman, derhal ona secde ederek yere kapanın!

38/SÂD-73: Fe secedel melâiketu kulluhum ecmaûn(ecmaûne).
Bunun üzerine meleklerin hepsi birden secde etti.

38/SÂD-74: İllâ iblîs(iblîse), istekbere ve kâne minel kâfirîn(kâfirîne).
İblis hariç ki, o kibirlendi ve kâfirlerden oldu.

38/SÂD-75: Kâle yâ iblîsu mâ meneake en tescude limâ halaktu bi yedeyy(yedeyye), estekberte em kunte minel âlîn(âlîne).
(Allahû Tealâ): “Ey iblis! Ellerimle (kudretimle) halkettiğim şeye secde etmenden seni men eden (şey) nedir? Kibirlendin! Yoksa sen yücelerden mi oldun?” dedi.

38/SÂD-76: Kâle ene hayrun minh(minhu), halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).
(İblis): “Ben, ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten, onu tînden (topraktan) yarattın.” dedi.

38/SÂD-77: Kâle fahruc minhâ fe inneke recîm(recîmun).
(Allahû Tealâ): “Haydi oradan (cennetten) çık! Artık muhakkak ki sen, kovulmuş olanlardansın.” dedi.

38/SÂD-78: Ve inne aleyke la’netî ilâ yevmid dîn(dîni).
Ve muhakkak ki dîn gününe (tekrar geri döndürüleceğiniz kıyâmet gününe) kadar lânetim senin üzerinedir.

38/SÂD-79: Kâle rabbi fe enzırnî ilâ yevmi yub’asûn(yub’asûne).
(İblis): “Rabbim öyleyse beas (yeniden dirilme) gününe kadar beni inzar et (bana mühlet ver).” dedi.

38/SÂD-80: Kâle fe inneke minel munzarîn(munzarîne).
(Allahû Tealâ): “Öyleyse muhakkak ki sen, tehir edilenlerdensin.” dedi.

38/SÂD-81: İlâ yevmil vaktil ma’lûm(ma’lûmi).
Vakti malum olan (yalnızca Allah tarafından bilinen) güne kadar.

38/SÂD-82: Kâle fe bi izzetike le ugviyennehum ecmaîn(ecmaîne).
(İblis): “Bundan sonra Senin izzetine (andolsun ki) yeryüzünde onların hepsini mutlaka azdıracağım.” dedi.

38/SÂD-83: İllâ ibâdeke minhumul muhlasîn(muhlasîne).
Onlardan Senin “muhlis kulların” hariç. Dedi.

38/SÂD-84: Kâle fel hakku vel hakka ekûl(ekûlu).
(Allahû Tealâ): “İşte bu Hakk’tır. (Gerçektir) Ve Ben, daima hakkı söylerim.” dedi.

38/SÂD-85: Le emleenne cehenneme minke ve mimmen tebiake minhum ecmaîn(ecmaîne).
Cehennemi mutlaka seninle ve onlardan sana tâbî olanların hepsiyle dolduracağım.

38/SÂD-86: Kul mâ es’elukum aleyhi min ecrin ve mâ ene minel mutekellifîn(mutekellifîne).
Öyleyse onlara De ki: “Sizden ona (tebliğe) karşılık bir ecir (ücret) istemiyorum. Ve ben mütekelliflerden (Kitab’a kendi aklıma göre mükellefiyet Kural koyanlardan) değilim.”

38/SÂD-87: İn huve illâ zikrun lil âlemîn(âlemîne).
O (Kur’ân), ancak âlemlere bir Zikir’dir.

38/SÂD-88: Ve le talemunne nebeehu ba’de hîn(hînin).
Ve onun (nebinin) verdiği nebeinin (nebi haberinin) mutlak gerçek olduğunu bir süre sonra (azabı yaşarken) mutlaka öğreneceksiniz.