SÂD SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

38/SÂD-1: Sâd, vel kur’âni zîz zikr(zikri).
Sâd, zikrin sahibi Kur’ân’a andolsun.

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için, Hüküm ve Hikmet sahibi Hakim Allah, her dönem Resul’leri vasıtasıyla sınanma hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Her dönem gönderdiği {bkz; Beyyine suresi 3} hükümler aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Resul’lere gönderilen kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikr’dir. Zikr tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr’in {bkz; Rad suresi 38} dönemsel niteleyici adlarıdır. Diğer kitaplar aracılar tarafından tahrif edildiği için bu nedenle Aziz Allah SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani “içinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran yegane kitap” olduğunu vurgulamaktadır.

38/SÂD-2: Belillezîne keferû fî ızzetin ve şikâk(şikâkın).
Hayır, kâfirler (İslam dininin esaslarından ve amacından ) gurur ve ayrılık içindedirler.

38/SÂD-3: Kem ehleknâ min kablihim min karnin fe nâdev ve lâte hîne menâs(menâsin).
Onlardan önce de (İslam’dan ayrılan) nice nesilleri helâk ettik. O zaman (pişmanlıkla) feryat ettiler, fakat kurtuluşları için iş işten geçmişti.

38/SÂD-4: Ve acibû en câehum munzirun minhum ve kâlel kâfirûne hâzâ sâhırun kezzâb(kezzâbun).
Ve onlara kendilerinden (Bir beşerin/ ölümlü bir insanın) bir uyarıcı olarak kendilerine gönderilmiş olması acayiplerine gitti. Ve müşrik kâfirler: (tüm mürselinler için) “Bu çok yalancı bir büyücüdür.” dediler.

38/SÂD-5: E cealel âlihete ilâhen vâhıdâ(vâhıden), inne hâzâ le şey’un ucâb(ucâbun).
(İslam dini) İlâhları bir tek ilâh mı kılıyor? Muhakkak ki bu, gerçekten (mümkünü olmayan) acayip bir şey. dediler.

Geçmişte tüm çok tanrılı inançlarda, mutrafilerin ve onların çıkar payandası olan din adamlarının fitnesiyle ; Güneş tanrısı baş tanrı varsayılmıştır ve yıldızlar ise: Baş tanrının dünyayı yönetmek üzere muhtelif konularda yetki vererek vekili olarak atadığı, kızları veya oğulları ya da akrabaları varsayılmıştır. Tüm çok tanrılı inançlarda mevcut olan bu fitne düzeni; Kuran’da Enam suresi 75~83 ve Saffat suresi 88~98 ayetleriyle Hz İbrahim üzerinden örneklenir.
İslam haricinde geçmişte yaşamış ulusların tümü, yıldızların isimlerine totemleştirdikleri putlar üzerinden “gök tanrılara” tapınırlardı. Ve tanrıların/ilahlarının isteklerini “put hizmetkarı” anılan put sahibi kahinlerden öğrenirlerdi. Yahudi ve hristiyan müşrikler ise kendi krallarını tanrının oğlu ve vekili kabul edip bu vasıtasıyla tanrının yeryüzünü idare ettiğine inanıyorlardı. Tüm aracılı şirk inançları, {bkz; Zuhruf suresi 23,31} Kuran’da karyenin mutrafileri (kavmin ileri gelenleri zenginleri) olarak zikredilen “Elit hakim zümre ve onların çıkar payandası olan ruhbanların” kurguladığı ve yönettiği bir sömürü düzeni ve aldatmacasıdır. Bu aldatmacada “güneş tanrısının’ ailesinden olduğu varsayılan Şira ve Tarık gibi yıldızlar; Güneş tanrısının insanları gözlemlemekle görevlendirdiği ve durumlarına göre (yeterli vergiyi ödemeleri veya ödememeleri halinde) kimi zaman insanları koruduğu ya da onlara musibetler isabet ettirdiği birer gök tanrısı kabul edilmiştir.  
Kuran indiği dönemde de Tanrıça şira; Ana Güneş tanrısının ailesinin bir ferdi olarak itibar görürdü ancak, güneş tanrısının (yani aracıların uydurma tanrısının) ana konularda vekili kıldığı evlatları (Yahudilerde kıralları/Hristiyanlarda Hz İsa/Araplarda Lat Menat ve Uzza) ülke yönetiminde genel yetkilere haiz iken, tanrıça şira  ve tarık gibi yıldız ilahlar, bazı özel konular çerçevesinde vekaleti olan tanrıçalar olarak kabul ediliyordu.  
Şira tanrıçası, (Latince Sirius) müşrik kavimlerde farklı dillerde farklı isimlerle anılmıştır. Dogonlar’da Sigi, Bambara’larda Sigo, Araplar’da Şira, Yunanlılar’da Serius, Romalılar’da Sirus, Asur-Babil dinlerinde Kak-si-si, Hititler’de Kaksidi ,Zerdüşt inancını benimsemiş olan tüm kavimlerde Tiştria, Bozolar’da Sima Galyalılar’da Sirona olarak adlandırılmıştır ve her ulusta, üzerine farklı fitne hikayeleri anlatıp methiyeler düzülmüştür. Sözde hidayete ulaştıran kısmetleri açan kabir azabını önleyen vb yetkileri olan bir vekil tanrı olarak gösterilmiştir.  
Asırlar boyu tüm müşrik kavimler, aracıların farklı şekilde tasvir edip yonttukları güneş, ay, yıldızlar gibi göktanrı ilahları/putları üzerinden hükümler koyarak halkı aldatıp sömürmüşlerdir. Kuran’da bu önemli husus muhtelif ayetleriyle defaatla zikredilirken {bkz; Yunus suresi 5} tapındıkları Güneşin insanlar için bir Ziya  (ısı ışık ve aydınlık)  ve Allah’a evlat nisbet ederek dolaylı yöneldikleri ay ve yıldızların ise sadece ışık veren cisimler olduğu defaatla vurgulanmıştır. Örneğin bir ayetinde bu husus şöyle vurgulanmaktadır;  “Gece ve gündüz, güneş ve ay Allah’ın yaratılış âlametlerindendir. Eğer Allah´a ibadet etmek istiyorsanız, güneşe de aya da secde etmeyin. Onları size ışık ve ısı olması için emrinize muhassar kılan yaratan Allah´a secde edin!” Fussilet suresi 37
Müşriklerin, vekil kıldıkları putlar muhtelif toplumlarda isim olarak değişse de daima değişik konular üzerinde vekil gördükleri “yıldız tanrılara” ibadet etmişlerdir. (Aşk tanrısı Bereket tanrısı vb gibi)

38/SÂD-6: Ventalekal meleu minhum enimşû vasbirû alâ âlihetikum inne hâzâ le şey’un yurâd(yurâdu).
Ve kavmin ileri gelenleri (mutrafiler): “Yürüyün! İlâhlarınızı korumakta (çok tanrılı ilahlarımızı korumakta) kararlı ve sabırlı olun. Muhakkak ki sizden istenen mutlaka budur.” Dediler.

Müşrik mutrafiler ve mutrafilik inançları; Tüm çok tanrılı inançlarda ve çok tanrılı inançlardan devşirilmiş Arap veya Hristiyanlık veya Musevilik gibi aracı vekaleti ile Allah’tan başka hükümler koymaya, af ve mağfiret etmeye, kendilerini yetkilendiren şirk inançlarının tümünde, (günümüzde mevcut olan İncil ve Tevratta da) “ahiret hayatı inancı” yoktur. Dolayısıyla ahiret inancı taşımayan tüm inançlarda “bir insan dünyada ne kadar çok mal mülk evlat sahibi ise, Tanrı’nın da onları o nisbette sevdiğine ve mal mülk ile ödüllendirdiğine iman ediyorlardı/hala ediyorlar. Oysa İslamda dünya yaşantısı ve dünya nimetleri tanrı sevgisine mukayese edilecek bir yer değildir. Bilakis maddenin aldatıcı bir meta sayıldığı kısa süre kalınan sadece bir sınav süreci hayatıdır. Müşrikler arasında; Mal mülk ve evlat çokluğu ilahlarının bir mükafatı olarak kabul gördüğü için; Müşrik halk da malı ve evladı çok olan kişileri tanrının sevgili kulu olarak görüp o kişilere o ülkenin/şehrin mutrafileri olarak olağanüstü itibar ederlerdi. {Bkz; Sebe suresi 34~39} ayetlerinde açıklandığı üzere; Bu yüzden tüm Müşrik inançlarda zengin varlıklı kişiler daima sözü dinlenip itibar ve itaat edilmesi gereken {Bkz: Sebe suresi 37, bkz; Kalem suresi 14} “tanrının sevgili kul saydığı” “üstün sınıf” olarak kabul görüyordu. Tekasür suresi 1~3 ayetlerinde de vurgulandığı gibi, müşrikler bu çarpık inançla mezarlardaki ölülerini bile sayıp tanrı sevgisine nisbet ederek halk arasında kibirleniyorlardı. Hadid suresi 20~24. Ayetlerinde çokluk yarışıyla kibirlenen müşriklerin bu kibirlenmeleri Allah’ın sevgisine nisbet edilecek bir şey değildir bilakis yeryüzü sınavında bir fitne metasıdır. Bu durum müminleri asla yanıltmasın buyurulmaktadır.  Kehf suresi 32~46 ayetleri arasında iki adam üzerinden örnekler verilerek, tanrı sevgisinin madde/meta ile asla mukayese edilmemesi gerektiği ve mal mülk evlat çokluğunu imtiyazlı bir üstünlük olarak görüp kibirlenen kişilerin akibeti, çarpıcı bir kıssa üzerinde açıklanmaktadır. Ve {bkz Kasas suresi  78~82} ayetleri arasında; Yeryüzünün gelmiş geçmiş en zengin insanlarından sayılan; Karun, kendisine verilen servetin, kendi tanrıları tarafından çok sevildiği için bir ödül olarak kendisine verildiğini iddia ediyordu. Aziz Allah Karun kıssasından ve Karun’un hazin akibetinden müminlerin mutlaka bir ders çıkarması gerektiğini Kasas suresi 78~82 âyetleri arasında öğütlemektedir. Karun gibi, kendi ilahlarının sevgisine nisbet ederek mallarının çokluğu ile övünüp Allah’ın İnfak emrine riayet etmeyen ve Kalem suresi 17~33. ayetleri arasında kıssa edilen iki müşrik adamın akibeti de, Karun’un acı ve hazin akibetinin bir benzeridir. Araf suresi 60 Nuh suresi 21. ve Hud suresi 27. Ve Şuara suresi 111. ayetlerinde de vurgulandığı gibi; Mal ve evlat çokluğunu ilahlarının kendilerine bir armağanı olarak görüp Allah’ın Resul’ü olarak Hz Nuh (A.S) ve İslam’a karşı kibirlenen ve halkı ruhbanlar yardımıyla düzmece ilahların/tanrıların otoritesi üzerinden sömüren “kavmin mutrafilerinin/elit müşriklerin” ve onlara tabi olanların akibetinin de, “helak edilen diğer müşrik kavimlerde olduğu gibi” hüsranla biteceğinin altı çizilmektedir. Nuh (A.S)’dan sonraki dönemde yaşamış olan {bkz; Araf suresi 66} “Ad” kavminin ileri gelenleri/kavmin mutrafileri de varlıklarını tanrı sevgisine nisbet ederek şirk hükümleriyle halkı Allah’ın otoritesi üzerinden sömürürlerken; onların ardından Semud kavmi için gönderilmiş olan Salih (A.S)’ın tüm ikazlarına rağmen, kavmi sömüren {bkz; Araf suresi 75} elit hakim müşrik mutrafilerin, İslam’a karşı ölesiye direnciyle karşılaşmıştır. Onların ardınca gönderilmiş olan {bkz; Araf suresi 88. 90.} Lut ve Medyen kavmi de, müşrik elit zümre/mutrafiler tarafından sömürülmüşler ve hak din İslam’a dönmeleri için, Allah’ın Resul’leri olarak kendilerine nezir/uyarıcı olarak gönderilmiş olan Hz Lut (A.S) Ve Şuayb (A.S)’ a karşı helak edilinceye kadar ölümüne direnmişlerdir. Erken Mısır döneminde Firavunlar kendilerini güneş tanrısının yeryüzündeki sureti olarak gösterirlerdi. Geç Mısır döneminde ise firavunlar kendilerini {bkz: Kasas suresi 38.} ayetinde de vurgulandığı üzere güneş tanrısının oğulları olarak niteleyip {bkz ; Araf suresi 103 ve 127 ve Yunus suresi 88 } ülkenin” ileri gelenleri/mutrafileri olan elit hakim zümre ile birlikte” nemalandıkları bir fitne üzerinde halkı sömürmüşlerdir. Yunus suresi 78. ayetinde vurgulandığı üzere; Malının ve mülkünün çokluğunu tanrı sevgisine nisbet eden Firavun; {bkz: Zuhruf suresi 53,54} Aynı mantıkla; Hz Musa Resul olsaydı onun da tanrısı ona, “benim ellerimdeki gibi bilezikler ve mülk olarak böyle geniş topraklar verirdi” diyerek sömürdüğü halkının önünde Hz Musa’yı küçük düşürmeye çalışmıştır. ve Kuran indiği dönemde; Atalarından devraldıkları göktanrı şirk sömürü düzenini sürdüren ve Kur’an’ın ifadesiyle: {Bkz; Zuhruf suresi 23 Sebe suresi 34,35 } Geçmişte yaşamış tüm müşrik kavimlerde olduğu gibi, “göktanrı inançlarının” “malı evladı çok olan zenginlere verdiği imtiyazı, halkın üzerinde bir sömürü fitnesi olarak kullanmayı sürdüren “Mekkeli elit hakim zümre {Bkz; Zuhruf suresi 31) karyenin mutrafileri de” sömürü düzenlerini devam ettirebilmek adına {bkz; Zuhruf suresi 57,58} ayetlerinde vurgulandığı üzere Hz Muhammed (S.A.V) nebiyi aynı Firavun’un yaptığı gibi “mal mülk” üzerinden küçümseyerek İslam’a muhalefet ediyorlardı. Bu nedenle müşrik/mutrafi inanç sömürü düzeninin tarih boyu her dönem elebaşılığını yapmış olan ve, ülkelerini/kavimlerini tanrı otoritesi üzerinden vergiler koyarak sömüren elit hakim zümrenin/ülkenin mutrafilerinin, “öncelikli uyarıldığı” {bkz: İsra suresi 16} ayetiyle vurgulanmıştır.
Sad suresi 56~67 ayetleri arasında mutrafilerle onlara aldananların cehennemde kendi aralarında geçen, birbirlerini suçlayıcı çekişmeli diyalogları aktarılırken, başlarına gelecek olan hazin akibetleri henüz yeryüzündeyken nezir edilmektedir. (uyarılarak gözdağı verilmektedir.)
Ve ayrıca Vakıa suresi 45. ayetinde ve Saffat suresi 27~38 ayetleri arasında, hem insanları aldatan mutrafilerin hem de mutrafilere aldanıp onlara tabi olanların sürekli cehennem azabında mahkum tutulacağı açıklanmaktadır. Atalarından devraldıkları göktanrı şirk sömürü düzenini sürdüren ve geçmişte yaşamış tüm müşrik kavimlerde olduğu gibi, göktanrı inançlarının “malı evladı çok olan zenginlere verdiği imtiyazı, halkın üzerinde bir sömürü fitnesi olarak kullanmayı sürdüren “Mekke ve Taif” eşrafından oluşan elit hakim zümre {Bkz; Zuhruf suresi 31) karyenin mutrafileri de” sömürü düzenlerini devam ettirebilmek adına, oluşturdukları {bkz:Alak suresi 17} “yönetim meclisi” birlikteliğinde, çeşitli tuzak ve iftiralarla topyekün Hz Muhammed (S.A.V) nebiye muhalefet ediyorlardı.

38/SÂD-7: Mâ semi’nâ bi hâzâ fîl milletil âhıreh(âhıreti), in hâzâ illâhtilâk(illâhtilâkun).
Biz, diğer dînler içinde bunun gibi bir şey (bütün ilâhların tek bir ilâh olduğunu açıklayan bir din) işitmedik. Bu sadece bir iftiradır. dediler.

38/SÂD-8: E unzile aleyhiz zikru min beyninâ, bel hum fî şekkin min zikrî, bel lemmâ yezûkû azâb(azâbi).
Zikir, bizim aramızda ona mı indirildi? Diyerek (İslam’ı) reddettiler. Hayır, onlar da Zikrim’izden şüphe içindeydiler. Çünkü onlar da (Mekke ve taif müşrikleri gibi) azabımızı henüz tatmamışlardı.

38/SÂD-9: Em indehum hazâinu rahmeti rabbikel azîzil vehhâb(vehhâbi).
Yoksa Azîz (yüce) ve Vehhab (yegane bağışlayıcı ve lütufkâr) olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mı?

38/SÂD-10: Em lehum mulkus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ, felyertekû fîl esbâb(esbâbi).
Ya da göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü onlara mı ait? O zaman sebepler (yollar, vasıtalar aracılar) bulup (Allah’a ) yükselsinler.

38/SÂD-11: Cundun mâ hunâlike mehzûmun minel ahzâb(ahzâbi).
Onlar, (tarih boyu tüm müşrik kavimler) İslama karşı daima hezimete uğramış olan fırkalardan meydana gelmiş bir ordudur.

38/SÂD-12: Kezzebet kablehum kavmu nûhın ve âdun ve fir’avnu zul evtâdi.
Onlardan önce Nuh (A.S)’ın kavmi, Ad kavmi ve kazıklar sahibi firavun da (tek tanrılı İslam dinini) yalanlamıştı.

38/SÂD-13: Ve semûdu ve kavmu lûtın ve ashâbul eykeh(eyketi), ulâikel ahzâb(ahzâbu).
Ve Semud kavmi, Lut (A.S)’ın kavmi ve Eyke halkı; işte onlar da (Tekbir İlah’ı olan İslam’ı yalanlayan) fırkalardır.

38/SÂD-14: İn kullun illâ kezzeber rusule fe hakka ıkâb(ıkâbi).
Onların hepsi resûllerini, sadece yalanladı. Böylece Rabb’inin “ ikabı (cezalandırması) üzerlerine hak oldu”.

38/SÂD-15: Ve mâ yanzuru hâulâi illâ sayhaten vâhıdeten mâ lehâ min fevâk(fevâkın).
Ve bunlar, kendileri için başka (hiç)bir fırsatın olmayacağı, tek bir sayhadan (onların kavmini helak edecek frekans boyutunda yıkıcı bir ses fırtınasından) başka bir şey beklemiyorlar.

Nebe suresi 18~21. Ve Vakıa suresi 1~7 zikrinde açıklandığı gibi; Kıyamet dıştan gelen “sahha” anılan yüksek frekansta bir ses dalgası ile aniden başlayacak ve Araf suresi 187. ayetiyle açıklandığı üzere ; dışarıdan gelen bu sesin yarattığı büyük bir basınçla birlikte dünya yoğunlaşıp daha da ağırlaşacak ve ardından Zilzal suresi 2. ayetinde vurgulandığı gibi; Yoğunlaşıp ağırlaşmış olan dünya, en iç katmandan ve en ağır noktadan başlayarak ağırlıklarını, aşırı hızda genleşerek veya infilak ederek veya püskürtmek suretiyle “dışa doğru savuracağı” açıklanmaktadır. Ve ayrıca Vakıa suresi ve Nebe suresinde de açıklandığı üzere, bu ses/sahha frekansı aynı zamanda dünya ile birlikte madde alemi olarak anılan evreni de yok edip, sanki daha önce evrenin yerinde hiçbir şey var olmamış gibi, adeta bir serap misali varlık yerini hiçliğe bıraktıktan sonra ahiret hayatının başlayacağı vurgulanmaktadır. Kuran’da “Sayha” zikredilen ses dalgası ile belli bir kavmin yaşadığı bölgeler/ülkeler helak edilirken, “sahha” olarak zikredilen daha yüksek bir ses dalgasının hem dünyayı hem de evreni yok edeceği açıklanmaktadır. Sâd suresi 15. ayetinde de zikredilen sayha bir kavmi yok edecek şiddette yıkıcı bir ses fırtınasıdır.

38/SÂD-16: Ve kâlû rabbenâ accil lenâ kıttanâ kable yevmil hisâb(hisâbi).
Ve: (inkarcılar ahirete inanmadıkları için kibirle) “Rabbimiz, hesap gününden önce bizim payımızı, bize şimdi acele ver.” dediler. (Kibirle küstahça azabı şimdi ver diyerek alay ederek Allah’a meydan okudular. (Detaylı Bkz: Araf suresi 59~102)

38/SÂD-17: Isbır alâ mâ yekûlûne vezkur abdenâ dâvûde zel eyd(eydi), innehû evvâb(evvâbun).
Onların söylediklerine sabret, güç kuvvet sahibi kulumuz Dâvud (a.s)’ı zikret. Muhakkak ki o, * evvab idi.

Evvab; batılı terkedip hakkın hükmüne yönelen demektir. Hz Davud, yahudilerin çok tanrılı atalar kültünden dönmüş ve Allah’a iman ve teslim olanlardan olmuştu.

38/SÂD-18: İnnâ sahharnel cibâle meahu yusebbıhne bil aşiyyi vel işrâk(işrâkı).
Muhakkak ki Biz, dağları ona musahhar kıldık. İşrak vakti ve akşam vakti onunla beraber tesbih ederlerdi.

38/SÂD-19: Vet tayre mahşûreh(mahşûreten), kullun lehû evvâb(evvâbun).
Ve kuşları da birarada toplanmış olarak (ona musahhar kıldık). Onların hepsi, ona evvab idiler (Allah’a hizmet için hükmüne tabi olmuşlardı).

38/SÂD-20: Ve şedednâ mulkehu ve âteynâhul hikmete ve faslel hıtâb(hıtâbi).
Ve onun mülkünü (idaresini) Biz güçlendirdik. Ve ona, hikmet ve faslı hitap (hak ile bâtılı ayırıp adaletle hükmetme, hitap etme yeteneği) verdik.

38/SÂD-21: Ve hel etâke nebeul hasm(hasmi), iz tesevverûl mihrâb(mihrâbe).
Ve o hasımların (birbirlerinden davacı olan iki kişinin) haberi sana geldi mi? Mihraba (Dâvud (a.s)’ın ibadet ettiği yere) aniden duvarın üstünden aşarak gelmişlerdi.

38/SÂD-22: İz dehalû alâ dâvûde fe fezia minhum kâlû lâ tehaf, hasmâni begâ ba’dunâ alâ ba’dın fahkum beynenâ bil hakkı ve lâ tuştıt vehdinâ ilâ sevâis sırât(sırâtı).
Dâvud (a.s)’ın yanına aniden (beklenmedik bir yerden) girdikleri zaman (Dâvud a.s ) onlardan dehşete kapıldı. (Ve davacılar). “Korkma! Biz sadece, birbirine haksızlık etmiş olduğunu düşünen iki hasımız (birbirimizden davacıyız). Artık aramızda sen, hak ile hükmet. Aşırı gitme (haksızlık etme)! Bizi orta yola (iki tarafın razı olacağı sulh çözüme) ulaştır.” dediler.

38/SÂD-23: İnne hâzâ ahî lehu tis’un ve tis’ûne na’ceten ve liye na’cetun vâhidetun fe kâle ekfilnîhâ ve azzenî fîl hıtâb(hıtâbi).
(Ve anlatmaya başladılar) Gerçekten bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var ve benim bir koyunum var. Buna rağmen “Ona beni kefil kıl (onu da bana ver).” diyerek, benim hakkımı hiçe saydı. dedi.

38/SÂD-24: Kâle lekad zalemeke bi suâli na’cetike ilâ niâcih(niâcihî), ve inne kesîren minel huletâi le yebgî ba’duhum alâ ba’dın illellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve kalîlun mâ hum, ve zanne dâvûdu ennemâ fetennâhu festagfere rabbehu ve harre râkian ve enâb(enâbe). (SECDE ÂYETİ)
(Dâvud a.s): “Andolsun ki, koyunlarının (arasına) senin koyununu istemekle sana zulmetti.” dedi. Ve muhakkak ki Allah’a ortak koşan müşrik ortakçıların çoğu, mutlaka birbirlerinin haklarına tecavüz ediyorlar. Âmenû olanlar (Allah’a aracısız iman ve teslim olanlar) ve amilüssalihat (Allah razı etmek için salih ameller) yapanlar hariç. Ama Onlar zannedilenden ne kadar az! Ve Dâvud (a.s), (o esnada) onu Bizim imtihan ettiğimizi anladı; Ve böylelikle rüku ederek secdeye kapandı ve Rabbine yönelerek Rabbinden mağfiret istedi.

Hz Davud (A.S) henüz Resul değil iken ve hanesi çok iyi korunduğu halde müşrik davacıların imkansız sayılan korunaklı bir yere girmesi ve üstelik hak aramak için müşrik idarecileri bırakıp Hz Davud’a gelmeleri üzerine, Hz Davud bunun Allah’tan bir işaret olduğunu düşündü ve aracılık müessesini terkedip Allah’a yönelmesiyle birlikte, Allah’tan kendisine sunulmuş Risaleti böylece orada başlamış oldu.

38/SÂD-25: Fe gafernâ lehu zâlik(zâlike), ve inne lehu indenâ le zulfâ ve husne meâb(meâbin).
Böylece bu tutumundan dolayı ona mağfiret ettik. (Allah’a aracısız yönelip teslim olduğu için Biz de, geçmişteki günahlarını bağışladık) Muhakkak ki onun, katımızda mutlaka yüksek bir makamı ve güzel bir meabı ( Allah sığınağı/ en rahat en huzurlu en korunaklı sığınak) vardır.

38/SÂD-26: Yâ dâvûdu innâ cealnâke halîfeten fîl ardı fahkum beynen nâsi bil hakkı ve lâ tettebiil hevâ fe yudılleke an sebîlillâh(sebîlillâhi), innellezîne yadıllûne an sebîlillâhi lehum azâbun şedîdun bi mâ nesû yevmel hisâb(hisâbi).
Ey Dâvud! Muhakkak ki Biz, artık seni yeryüzünde halife kıldık. Bunun için artık insanlar arasında hak ile (Allah’ın bildirdiği/indirdiğiyle/Zikir ile/Kuran ile) hükmet! Ve hevaya (batıla) tâbî olma! Aksi halde seni, Allah’ın yolundan saptırırlar. Muhakkak ki Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli azap vardır. dedik.

Halife = Kelime anlamı olarak, “ardıl” demektir. (Lisan’ul-Arab). İsm-i fâil olarak halife (الخالف), birinin yerine geçen veya arkadan gelen anlamlarına gelir. İsm-i mef’ûl (المخلوف) olarak da halife: yerine başkasını bırakan, arkasında birini bırakan kimse demektir. Kuran açıklamasına göre Halife; Bir nesil diğerinin halefi olacak şekilde, yani biri diğerinin yerine geçip, yeryüzünde birbiri ardınca, Allah’ın hükümleri üzerinde sınanıp, Allah’ın hükümlerini sürdüren “birbirlerinin halefleri kılınmış kullar” manasında kullanılmıştır. 
Günümüzde kullanılan “Halife” kavramı; Bir ülkenin başındaki kralın soyundan gelen evlatlardan birisinin tahta geçmesi ve yönetimi ele alması anlamını taşır. 
Bu önemle; günümüze kadar anlam değiştirerek gelmiş ve günümüz zihinlerinde karışıklık yaratan bu önemli kavram; Kuran’da ; “birbirinin ardınca gönderilen diğer nesil ya da ardınca İslam’a halef olmuş Resuller” manasında kullanılır. Sâd suresi 26. ayetinde Hz Davud (A.S) için; Hz Musa ve Hz Harun (A.S) ardınca, İslam dininin halefi olarak“ ; Yeryüzünde İslam dininin tebliği görevini sürdüren Allah’ın Resûlü kılındığı ilan ve ifade edilmektedir. Ayrıca Resuller tebliğ görevlerini sürdürürlerken, İslam’ı kabul etmiş olan kavimlerin başında, (helak edilen kavimlerin haricinde) dönemsel  Ulü’l-emr yetkileriyle görevler de almışlardır. İslam devlet yönetiminin başındaki kişiler, Kuran’da, “yönetici/Ulü’l-emr” olarak zikredilir. Kuran’a göre her insan bir diğerinin halefi manasında halifedir. Ya da her Resul bir diğerinin halefi manasında halifedir. Resullerde halife tayini, Allah tarafından takdir görürken; Kullar arasında Allah’ın hükümleriyle hükmedecek olan, ulül-emr tayini, müminlerin seçimleriyle gerçekleşir. Her insan zaten halife olduğu için ; eğer aralarından bir kişi İslam devletini yönetmek için Ulü’l-emr olarak seçilirse, o kişi de yönetici sorumluluğunda Allah’ın hükümlerini sürdürüp, “Allah’ın hükümleriyle yönetme sorumluluğu” üzerinde Allah’a hesap verecek olan bir kuldur. Ve müminler İslam’i yaşantının en iyi şekilde ifa edilebilmesi için {Bkz: Nisa suresi 59} ulü’l-emr’e itaat etmek zorundadır. Ancak; Eğer Halifelerin arasından seçilmiş olan kişi, bir ulü’l-emr olsa dahi, o kişi, Allah’ın hükümlerin dışına çıktığı an fasık (dinden çıkmış kafir) damgası yer ve yöneticilik yetkileri düşer. İslam hayatında asıl olan; İster yöneten ister yönetilen olsun, her halife Allah’ın indirdiği ile hükmedip Allah’ın indirdiği ile amel etmek sorumluluğundadır. Allah’ın nezdinde hiçbir cinsiyetin, hiçbir kulun ve hiçbir makamın diğerine üstünlüğü yoktur. {bkz Nahl suresi 60} Âla olma (üstün olma) durumu yalnızca Allah’a ait bir haktır. Ve {Bkz: Hucurat suresi 13} halifeler arasında Üstünlük Allah’a ve hükümlerine karşı doruk itina etmek demek olan “takva” iledir. Ancak birbirlerinin halefi olarak {bkz; Cinn suresi 27,28} Allah’a “bihakkın takva” ile tebliğ görevlerini ifa etmiş olan Resullerin {Bkz Bakara suresi 136, 285} birbirlerine karşı üstünlükleri yoktur. {Halife tezekkürü için detaylı bkz; Fatr suresi 39 Neml suresi 62 Yunus suresi 14, 73 Enam suresi 165, Bakara suresi 30}

38/SÂD-27: Ve mâ halaknes semâe vel arda ve mâ beynehumâ bâtıla(bâtılen), zâlike zannullezîne keferû, fe veylun lillezîne keferû minen nâr(nâri).
Ve Biz, gökyüzünü, arzı ve ikisi arasındaki şeyleri bâtıl (inançlarda iddia edildiği gibi ödül ve ceza dahil her şeyin yeryüzünde gerçekleştiği tek ve sonsuz bir mekan olarak) yaratmadık. (Aksine; Hakk dinin ifade ettiği gibi, Yeryüzüne gönderdiğimiz halifeleri sınamak gayesinde geçici yarattık) Bunun aksi, (ahiret hayatını ve cehennemi) inkâr eden müşriklerin zannıdır. Artık cehennem ateşi korkusuyla ahireti inkâr edenlerin ise vay haline.

38/SÂD-28: Em nec’alullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti kel mufsidîne fîl ardı em nec’alul muttekîne kel fuccâr(fuccâri).
Hiç âmenû olanları (Allah’a aracısız iman ve teslim olanları ) ve amilüssalihat (Allah’ı razı etmek için yeryüzünde salih ameller) yapanları, yeryüzünde fesat çıkaranlarla (Allah’ın indirdiği budur diyerek kendi uydurdukları sömürü hükümleriyle insanları aldatıp yeryüzünde batıl hükümlerle fesat çıkaranlarla) ya da o takva sahibi muttakileri, facirlerle (dünya menfaatleri yüzünden müşrik din adamlarına tabi olup aldanan o fasık kimselerle) bir tutar mıyız?

Müşrik inançlarında ahiret hayatı olmadığı için aracılar, kendilerine tabi olan kimselerin tarlalarına ve ekinlerine bereket getireceklerini, hayvanlarını çeşitli hastalıklardan koruyup çoğaltacaklarını, rızıkları kısmetleri açıp kapatabildiklerini telkin ederek, halka türlü çeşitli dünya nimetleri vaad ederek aldatıp sömürüyorlardı. Bu nedenle, “dünya mülkünü seven facirler” daima aracılık müessesesine tabi olmuştur. Detaylı Bkz; Nahl suresi 107,108 Şura suresi 20

38/SÂD-29: Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârekun li yeddebberû âyâtihî ve li yetezekkere ûlul elbâb(elbâbi).
Bu Mübarek Kitabı sana indirdik, âyetleri ile (sınandıkları o yeryüzünde) tedbir alsınlar ve ulûl’elbab tezekkür etsin diye.

Tezekkür; Allah’ın eksiksiz kitabı olan Zikr/Kuran ayetleri ile bildirdiği hususlara iman edip Zikr ayetlerindeki bilgiler ile bir konuyu zihninde muhakeme edip karar vermek demektir. Örneğin “sadaka verin” diyen bir ayetini okurken sadakaların “yoksunlara verilmesini açıklayan” bir diğer ayetiyle zihninde birleştirip her ayetini, Hüküm ve hikmet sahibi Hakim Allah’ın açıklama getirdiği bir diğer Kuran ayetiyle zihninde örtüştürerek kavramakla ; Hadi Allah’ın kullarından isteklerini, menfaat uğruna değiştiren aracılara ihtiyaç duymadan, Zikr hükümleriyle yani Te-Zikr/Tezekkür yöntemiyle Allah’a aracısız yönelmek demektir. {bkz;Sad 29,İbrahim 52, Zumer 18 Mümin 54}  parantez içinde verdiğimiz konumuzu açıklayan te-Zikr örnekleri gibi. 
Ulul’elbab; Zikr ile tezekkür etmekle aracıların yalan yanlış eksik bilgilerine ihtiyaç hissetmeden, Allah’a aracısız yönelen kullarına ise Ulul’elbab denir. Ulul’elbab; “her dönem” {bkz; Zumer suresi 18 Rad suresi 10} tebliğ edileni saklamadan muktesim müşrikler gibi { bkz; hicr suresi 90} değiştirmeden dini açıklayıp yaşayıp yaşatanlar demektir. Ayrıca; Ulul’elbab kişilerin detaylı özellikleri için bkz; Rad suresi 19~25

38/SÂD-30: Ve vehebnâ li dâvûde suleymân(suleymâne), ni’mel abd(abdu), innehû evvâb(evvâbun).
Ve Dâvud (a.s)’a oğlu Süleyman’ı, armağan ettik. O Ne güzel kul. Muhakkak ki o evvabtı (Aracılı şirk inancını reddedip sadece Allah’ın hükümlerine yönelmişti).

Her dönem olduğu gibi, Hz Süleyman döneminde bir kısım insanların İslam’ı ve kitabı Zikr’i terkedip {bkz Bakara suresi 102} fitne üzere şeytanlara tabi oldukları açıklanırken; Özellikle Hz Süleyman (A.S)’ın Hak dinden ayrılmadığı altı çizilerek vurgulanır. Zira Tevrat’ta; Hz Süleyman’ın başlangıçta “Yahudilerin siyonda oturan insansı “sözde tanrısı” Yahve’ye/yehova’ya ” tabi olsa da, sonraki dönemlerde tekrardan putlara tapmaya başladığı iftira edilir. {bkz:Tevrat/Krallar bölüm 11/1~13} Tevrat’ın yeryüzünde ikamet eden insansı tanrısı ile putlar arasında bir seçim yapmış gibi gösterilen Hz Süleyman, aslında İslam dininden hiç ayrılmamıştır ancak sonradan yahudilerin tahrif ederek yazdıkları günümüzde de mevcut olan Tevrat’ta yahudiler tarafından büyük iftiralara maruz bırakılmıştır. Yahudi müşriklerin iftira atarak putperest olarak aktardıkları Hz Süleyman (A.S) aşağıdaki ayetlerinde övülerek detaylı tilavet edilmektedir. Yukarıda ayetlerinde kıssa edilen Hz Davud A.S)’da: oğlu Hz Süleyman gibi, çok tanrılı inançlar yerine sadece İslam’a ve Zikre tabi olduğu vurgulanarak Allah’a aracısız yöneldiği açıklanmaktadır. Nitekim yahudi muktesimler tahrif ederek kendi elleriyle değiştirdikleri Zebur kitabında, Hz Davud’u Siyon dağında ikamet eden yahve isimli (uydurma) insansı tanrılarının oğlu olduğunu ilan etmişlerdir  ve böylece Hz Davud (A.S)‘I Tanrı’nın  yeryüzü yönetimindeki yegane vekili olarak göstermekle, Hz Davud üzerinden hükümler uydurarak insanları sömürmüşlerdir. {Bkz; Zebur ; Mez.2: 7 Mez.2: 8 }

38/SÂD-31: İz urıda aleyhi bil aşiyyis sâfinâtul ciyâd(ciyâdu).
Ona (Hz Süleyman’a) bir akşam vakti, koşmaya hazır, iyi cins atlar sunulmuştu.

38/SÂD-32: Fe kâle innî ahbebtu hubbel hayri an zikri rabbî, hattâ tevâret bil hıcâb(hıcâbi).
Bunun üzerine dedi ki: “Muhakkak ki ben, (onları) Rabbimi zikrettiğim için hayır sevgisi ile seviyorum.”  (Allah’ın mülkü olan atları İslam’i yaşantının ihyasında hayırlara vesile olsun diye Allah için seviyorum) Atlar tozu dumana katıp koşarak toz perdesinin arkasında kaybolunca.

38/SÂD-33: Ruddûhâ aleyy(aleyye), fe tafika meshan bis sûkı vel a’nâk(a’nâkı).
“Onları bana geri getirin.” (dedi). Sonra bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.

38/SÂD-34: Ve lekad fetennâ suleymâne ve elkaynâ alâ kursiyyihî ceseden summe enâb(enâbe).
Ve andolsun ki Biz, Süleyman (A.S)’ı imtihan ettik. Ve onu kürsüsü (tahtı) üzerine bir ceset olarak ulaştırdık. Ondan sonra (bu mucize üzerine) Allah’a yönelerek.

38/SÂD-35: Kâle rabbigfir lî veheb lî mulken lâ yenbagî li ehadin min ba’dî, inneke entel vehhâb(vehhâbu).
“Rabbim, beni mağfiret et. Bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk bağışla. Muhakkak ki Sen, Sen Vehhab’sın (çok bağışlayıcısın).” dedi.

Hz Süleyman henüz Resul değil iken, yahudilerin arasında kraldı ve ülkede muhalifler kendisini tahttan indirmek istemişlerdi. Bu kargaşada muhaliflere Hz Süleyman’ın ölüsü (cesedi) gösterilmiş ve bu mucize üzerine muhaliflerden ancak böylelikle kurtulabilmişti. Hz Süleyman, Allah’ın bu mucizevi yardımı ardından, Hz Davud gibi o da Allah’a aracısız yönelmiş ve akabinde Allah’ın Resul’ü olduğu ilan edilmişti.

38/SÂD-36: Fe sehharnâ lehur rîha tecrî bi emrihî ruhâen haysu esâb(esâbe).
Bunun üzerine rüzgârı ona musahhar (emre amade) kıldık. Onun emri ile dilediği yere hafif hafif eserek giderdi.

38/SÂD-37: Veş şeyâtîne kulle bennâin ve gavvâsın.
Ve şeytanları da hepsini ki, onlar bina yapanlar ve dalgıçlardı.

38/SÂD-38: Ve âharîne mukarrenîne fîl asfâd(asfâdi).
Ve diğerlerini (de) zincirlerle birbirine bağlı olarak (emre amade kıldık).

38/SÂD-39: Hâzâ atâunâ femnun ev emsik bi gayri hisâb(hisâbin).
Bunlar bizim atâmızdır (Allah’a aracısız yönelmesi ve itaati karşılığı ona ihsan ettiklerimizdir). Artık dilediğine hesapsız (istediğin kadar) ver veya verme. dedik.

38/SÂD-40: Ve inne lehu ındenâ le zulfâ ve husne meâb(meâbin).
Ve muhakkak ki onun, katımızda mutlaka yüksek bir makamı ve güzel bir meabı (Allah sığınağı) vardır.

38/SÂD-41: Vezkur abdenâ eyyûb(eyyûbe), iz nâdâ rabbehû ennî messeniyeş şeytânu bi nusbin ve azâb(azâbin).
Ve kulumuz Eyüp (A.S)’ı zikret. Ki O Rabbine şöyle seslenmişti: “Muhakkak ki şeytan, bana dert ve azap dokundurdu.”

38/SÂD-42: Urkud biriclik(biriclike), hâzâ mugteselun bâridun ve şerâb(şerâbun).
Ayağın ile (yere) vur. (İşte) bu serin, yıkanılacak ve içilecek su. Dedik.

38/SÂD-43: Ve vehebnâ lehû ehlehu ve mislehum meahum rahmeten minnâ ve zikrâ li ûlîl elbâb(elbâbi).
Ve (daha sonra da sınanmak üzere gönderilecek tüm) ulûl’elbaba da zikir olsun diye, katımızdan indirilen bu rahmeti ailesine ve onlarla birlikte olanlara da misliyle bahşettik.

Kendisine tevekkül eden muttakilere, her dönem ve her daim mucizeleri ile yardım eden Aziz Allah’a hamd ve şükürler olsun.

38/SÂD-44: Ve huz bi yedike dıgsen fadrıb bihî ve lâ tahnes, innâ vecednâhu sâbira(sâbiren), ni’mel abd(abdu), innehû evvâb(evvâbun).
Ve (Ey Eyüp!) eline bir demet sap al onunla vur, (Sana dokunan bir azap yüzünden Allah’a olan) yeminini sakın bozma. Dedik. Muhakkak ki Biz, onu (Yeryüzünde İslam dininin ihya ve ikame edilmesinde ve Allah’ın ayetleri üzerinde) sabırlı bulduk. Ve O ne iyi bir kuldu. Muhakkak ki o, Allah’a aracısız iman ve teslim olmuştu.

38/SÂD-45: Vezkur ıbâdenâ ibrâhîme ve ishâka ve ya’kûbe ûlîl eydî vel ebsâr(ebsâri).
Ve güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrâhîm (A.S)’ı, İshak (A.S)’ı ve Yâkub (A.S)’ı da zikret.

38/SÂD-46: İnnâ ahlasnâhum bi hâlisatin zikred dâr(dâri).
Muhakkak ki Biz, onları (ahirete inanmayan müşriklerin aksine) ahiret yurdunu zikreden halis (kullar) olarak ihlâs sahibi kıldık.

38/SÂD-47: Ve innehum ındenâ le minel mustafeynel ahyâr(ahyâri).
Ve muhakkak ki onlar, gerçekten bizim katımızdan  “hayırlılardan ve seçilmişlerden”dir.

38/SÂD-48: Vezkur ismâîle velyesea ve zel kifl(kifli), ve kullun minel ahyâr(ahyâri).
Ve İsmail (A.S)’ı ve İlyas (A.S)’ı ve Zülkifli (A.S)’ı da zikret. Hepsi hayırlı olanlardandır.

38/SÂD-49: Hâzâ zikr(zikrun), ve inne lil muttekîne le husne meâb(meâbin).
Bu (Kur’ân-ı Kerim), bir Zikir’dir. Ve muhakkak ki muttakiler (takva sahipleri) için meabın/sığınakların en güzeli olarak (Allah) vardır.

38/SÂD-50: Cennâti adnin mufettehaten le humul ebvâb(ebvâbu).
Kapıları onlara açılmış olan adn cennetleri vardır.

38/SÂD-51: Muttekîne fîhâ yed’ûne fîhâ bi fâkihetin kesîretin ve şerâb(şerâbin).
Orada yaslanıp oturarak (hiçbir emek harcamadan) pekçok meyve ve içecek isterler.

38/SÂD-52: Ve ındehum kâsırâtut tarfi etrâb(etrâbun).
Ve onların yanlarında bakışlarını saklayan (Bkz; Vakıa suresi 36,37 Rahman suresi 56 yalnız eşleriyle ilgilenen onlar için özel yaratılmış meleklerden), aynı yaşta kadınlar vardır.

38/SÂD-53: Hâzâ mâ tûadûne li yevmil hisâb(hisâbi).
Hesap günü konusunda size vaadedilen budur.

38/SÂD-54: İnne hâzâ le rızkunâ mâ lehu min nefâd(nefâdin).
Muhakkak ki vaadedilen bu cennet gerçekten bizim tükenmez (sonsuz) rızkımızdır.

38/SÂD-55: Hâzâ, ve inne lit tâgıyne le şerre meâb(meâbin).
Cennettekilerin durumu bu. Ve muhakkak ki azgınlar için elbette şerrli (kötü) bir meab (sığınak) vardır.

38/SÂD-56: Cehennem(cehenneme), yaslevnehâ, fe bi’sel mihâd(mihâdu).
(Azgınlar için) Cehennem vardır, onlar orada ona girerler. İşte o mücrimler için ne kötü bir döşektir.

38/SÂD-57: Hâzâ fel yezûkûhu hamiymun ve gassâk(gassâkun).
(Cehennemdekilerin durumu) şudur ki, orada artık yalnızca hamîmi (kaynar su) ve gassak’ı (irini) tadarlar.

38/SÂD-58: Ve âharu min şeklihî ezvâc(ezvâcun).
Ve orada onlarla birlikte sadece (dünyada kendileri gibi kafir olmuş ve kafir kalmış beşerden) zevc ve zevceler vardır.

38/SÂD-59: Hâzâ fevcun muktehımun meakum, lâ merhaben bihim, innehum sâlûn nâr(nâri).
(Mutrafilere:) İşte bunlar, (yeryüzü size tabi olanlar) sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur. denildiğinde (küfrün önderleri mutrafiler, kendilerine tabi olmuş insanlar için:) Burada cehenneme girecek olanlar illa onlardır artık onlar cehennemde rahat yüzü görmesin derler.

38/SÂD-60: Kâlû bel entum, lâ merhaben bikum, entum kaddemtumûhu lenâ, febi’sel karâr(karâru).
(Mutrafilere tabi olup aldananlar) “Hayır, asıl size huzur yok. Onu bize siz takdim etmiştiniz. ( Bkz; Sad suresi 4~16 Bizlere tek hüküm koyucu olarak sahte ilahlarınızı gösterip ahiret hayatını reddeden batıl bir dine teşvik etmekle ahirette cehennem azabına uğramamıza siz sebep oldunuz). Artık hep birlikte buradayız. Burası (cehennem) ne kötü bir karargâh” derler.

38/SÂD-61: Kâlû rabbenâ men kaddeme lenâ hâzâ fe zidhu azâben dı’fen fîn nâr(nâri).
“Rabbimiz, (ahiret cennet ve cehennem inancını reddeden bu batıl) dini bize yeryüzünde kim takdim ettiyse (biz buraya kimin yüzünden geldiysek buna sebep olanlara) ateşte azabı kat kat arttır.” (diye beddualar ederek aralarında çekişirler.)

38/SÂD-62: Ve kâlû mâ lenâ lâ nerâ ricâlen kunnâ neudduhum minel eşrâr(eşrâri).
Ve “Biz niçin, yeryüzünde şerrlilerden addettiğimiz o adamları (Şerli olarak damgaladığımız Müminleri burada cehennemde) görmüyoruz?” diye birbirlerine sorarlar.

38/SÂD-63: Ettehaznâhum sıhriyyen em zâgat anhumul ebsâr(ebsâru).
Biz aslında (yeryüzündeyken) onları, “dini eğlence konusu edinenlerden” bilirdik. Yoksa bakışlarımız mı onlardan kaydı ( da onları cehennemde göremedik)?

38/SÂD-64: İnne zâlike le hakkun tehâsumu ehlin nâr(nâri).
Muhakkak ki cehennem halkının oradaki bu çekişmesi kesinlikle mutlak gerçek olacaktır.

38/SÂD-65: Kul innemâ ene munzirun ve mâ min ilâhin ilallahul vâhıdul kahhâr(kahhâru).
Ey Nebi De ki: “Ben sadece cehennemde mutlaka gerçekleşecek bu akibete karşı size size şimdiden gönderilmiş bir uyarıcıyım. Vahid (tek), Kahhar (kahredici) olan Allah’tan başka bir İlâh yoktur.”

38/SÂD-66: Rabbus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumel azîzul gaffâr(gaffâru).
Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, Azîz’dir (yönelmekte olduğunuz aracı ilahlardan yüce ve üstündür), Gaffar’dır ( Bkz; Tevbe Suresi 104 tevbeleri kabul edip mağfiret eden yegane varlıktır/Yöneldiğiniz Aracılar aracılık kurumu ve aracıların sahte ilahları tevbeleri kabul etmeye yetkili değildir.)

38/SÂD-67: Kul huve nebeun azîmun.
De ki: “Bu (Kur’ân), ahiret hayatını önceden açıklayan Büyük Bir (nebi) Haberid’dir.”

Nebe; Kullara tebliğ edilmek üzere, Allah’tan nebilere ulaştırılan haber demektir. Nebi kelimesi Arapça “nebe” kökünden gelir ve manası Allah’ın habercisi demektir. Ayetinde “nebeun azîm” ile vurgulanmakta olan, Aziz Allah’ın Nebileri vasıtasıyla kullarına bildirdiği ve Müşriklerin iman etmediği/kimilerinin şüphe ettiği “mutlak gerçekleşecek olan tutarlı nebi haberleridir”.
Nebe ve nebein kelimeleri Kuran’da; halktan gelen haberler için kullanılmaz. Bilakis ancak ve sadece nebilerin getirdiği haberlere denir. Halktan gelen haberler ise Kuran’da; söz, havadis, kem havadis veya emir gibi farklı Arapça fiiller ile ifade edilir. Kuran’da Hz Muhammed (S.A.V) nebiye gelen “nebeini” yani “Allah’ın vahiy hükmünü” duyduk diyerek etrafta yalan fitne haberler yayan fasıklara dikkat edilmesi ve onların getirdiği bir haberin “nebein” olup olmadığı, yani bir nebi haberi olup olmadığı hakkında mutlaka araştırma yapılması gerekliliği {bkz; Hucurat suresi 6} ayetiyle dikkatlere tedebbur/tedbir edilmiştir. Ayrıca Bkz: Sâd suresi 88

38/SÂD-68: Entum anhu mu’ridûn(mu’ridûne).
(Oysa) Siz O’ndan yüz çevirenlersiniz.

38/SÂD-69: Mâ kâne liye min ilmin bil meleil a’lâ iz yahtesımûn(yahtesimûne).
*Meleil Al’â’da melekler (*Melekler katında Allah’ın yetki verdiği melekler, yeryüzündeki insanlar hakkında sevk ve idari tedbirler alıp kendi aralarında) tartışırlarken benim bir bilgim yoktu. De.

Kuran’da, Kulların üzerindeki tüm yetki ve otoritenin özellikle aracısız bir halde Allah’ın {bkz:mearic 4 Arş’ı Â’la katından/50 bin yılda ancak ulaşılabilen arşından} komuta edildiği bildirilmiştir. Arap müşrikler İnsanlar hakkında yegane karar yetkilisi olarak gördükleri ve Lat Menat ve Uzza olarak andıkları Allah’ın kızlarından gelen haberlerin cinler ve şeytanlar vasıtasıyla put sahiplerine ulaştırıldığına inanıyorlardı. Yani halkı böyle bir fitneyle inandırmışlardı. Cinleri ve şeytanları, insanların geleceği hakkında melekler katından kendilerine haber getiren varlıklar olarak göstermekle halkı soyup sömüren müşrik aracıların fitnelerine karşılık Kuran’da ; Şeytanların ya da cinlerin, “Arş’ı Alâ zikredilen ve ulaşımı 50 bin yılllık bir mesafede olan Allah’ın {Mearic 4} arşına” , hidayet/şefaat haberleri taşıdığı iddia edilen cinlerin ulaşmalarının hem zaman hem güvenlik tedbirleri açısından asla mümkün olmadığı ilgili ayetleriyle bildirilmiştir. {bkz; Furkan suresi 59 Hud suresi 7 Araf suresi 54 Hadid suresi 4 Rad suresi 2 Secde suresi 4,5 Taha suresi 5 Yunus suresi 3}
Ve, Yeryüzündeki tüm İş ve oluşların yönetimi açısından, Allah’ın buyruklarının Allah’a bağlı olarak daha alt bir katta/katmanda bulunan {bkz:Hakka suresi 17 Melei A’la arşında} görevli olan 8 ana sorumlu melek tarafından idare ve tedbir edildiği ve “Sad suresi 69, Secde suresi 5 ve Saffat 8 de” zikredilen ara kat anılan “Melei A’la arşına” ateşten yaratılmış şeytanların ya da cinlerin irtibatlanmasının zaman hız açısından en az 1000 yıllık bir süreç içinde mümkün olacağı için, bu sebeple insanlar hakkında şefaat veya hidayet veya aracılara ödemeleri gereken yıllık pey, vergiler vb. gibi haberleri taşıyan cinler, tekrar geriye döndüklerinde, hakkında haber getirdikleri kişi ve aracılar zaten 2 bin yıl öncesinden çoktan vefat etmiş olacağı için bu müşrik aldatmacasının zaman açısından asla mümkün olamayacağı vurgulanmıştır. Saffat suresi 6~11 ve Hicr suresi 18 ayetlerinde Melei A’la arşının cinlere “takip eden yakıcı bir ateşle” tedbiren kapalı olduğu, vurgulanmakla birlikte Aşağıda devam eden ayetlerinde de ilk yaratılışta iblisin Ademoğlu önünde asla eğilmediğini, aksine Ademoğlu’na düşman olduğu için yeryüzünde de; İnsanların getir götür işlerini yapan bir hizmetli pozisyonunda asla olmayacakları hatırlatılmaktadır. Aziz Allah’ın hizmetindeki diğer meleklerine nazaran şeytan ve cinlerin de insan gibi aciz kullar oldukları ve Allah’ı hiçbir şekilde dinlemelerinin mümkün olamayacağı ve tek habercinin ise { bkz; Sad 67} ayetinde de vurgulandığı üzere, Zikr/Kuran ile ahiret azabını {bkz; Sad Suresi 70} nezir edenin (uyaranın), Allah’ın Nebisi olduğu vurgulanmaktadır. Ve ayrıca Saffat suresi 158. ayetinde İzin günü/din günü cinlerin de aynı insanlar gibi {bkz;Meryem suresi 68~71} ayetlerinde tarif edildiği şekilde “cehennemde dizüstü mecburi secdeye çökertilmiş halde” sorgulanmak üzere hazır tutulacakları belirtilmiştir.

38/SÂD-70: İn yûhâ ileyye illâ ennemâ ene nezîrun mubîn(mubînun).
Benim sadece apaçık bir nezir (uyarıcı) olduğum bana vahyolunuyor.

38/SÂD-71: İz kâle rabbuke lil melâiketi innî hâlikun beşeren min tîn(tînin).
Hatırla ki; Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben, {Bkz; Hicr suresi 28 Rahman suresi 14 Hacc suresi 5-6-7 eskimeyen yıpranmayan bedenimizin muhtevası olan hamein mesnun salsalin} tînden/topraktan bir insan yaratacağım.” demişti.

38/SÂD-72: Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî fe kaû lehu sâcidîn(sâcidîne).
Böylece onu sevva ettiğim ve onun içine (insanın) ruhunu üflediğim zaman, derhal ona secde ederek yere kapanın!

Aziz Allah her yarattığı canlıya yaratılış gayesine uygun hareket edebilmesi için, bulunduğu/yaşayacağı ortama ve görevine göre, mikroplardan en büyük canlılara kadar ısıya,sese,ışığa, renge vb etkilere karşı ayrı ayrı tepkiler ve duyarlılıklar gösteren farklı bedenler takdir etmiştir. Her bedenin görevini sürdürebilmesi adına, o canlının özü/canı (komuta merkezi) demek olan bir ruh, Allah tarafından takdir edilmiştir. Yine Aziz Allah’ın takdir etmesi ile, “Can/Ruh” bedenden alınınca beden artık görevini tek başına sürdüremez hale gelir.
Sâd suresi 72. Ayetinde; Aziz Allah tarafından insanın “özü/ruhu” hamein mesnun salsalinden tinden muhteva ahiret bedenine üfürüldüğü an, bedenin canlandığı vurgulanmaktadır. Maalesef; Pagan panteist ideolojisinden gelen Vahdet-i vücut sahtekarlığını Kuran’a tasdik ettirebilmek adına, birçok mealde “Allah sanki kendi ruhunu üflemiş” gibi fitneler ile çevrilmekte ve açıklanmaktadır.
Önemle belirtmeliyiz ki; Aziz Allah’ı İnsana benzer kılmak ya da ruhunda ya da İnsanın içinde sanki Allah’ın bir parçası ruhu nefesi varmış gibi kutsamak/göstermek İslam’a/Kuran’a göre ağır bir küfürdür. Ve bu cürümü işleyenler ancak kafirdir. İslam dışı panteistik inançlarda tanrı “ İnsana kendi ruhundan bir parça üflediği için (sözde!) günahlarından arınmış olan sahtekar aracılar/ruhbanlar da “tanrının katıksız saf nefesini arınmış benliklerinde” olduğunu söyleyerek. nefesleriyle hastaları iyileştirdiklerini iddia ederler ve böylece insanları Allah’ın otoritesi ve uluhiyet vasıfları üzerinden sömürürler. Bu önemle dikkat etmeliyiz ki; Aziz Allah’ın İnsana “İnsan ruhu” üflemesiyle “İlah/tanrı ruhu” üflemesi çok ayrı şeylerdir. Ve bu husus kişileri şirk müessesesinin elinde oyuncak haline düşüren önemli bir fitnedir.

38/SÂD-73: Fe secedel melâiketu kulluhum ecmaûn(ecmaûne).
Bunun üzerine meleklerin hepsi birden secde etti.

38/SÂD-74: İllâ iblîs(iblîse), istekbere ve kâne minel kâfirîn(kâfirîne).
İblis hariç ki, o kibirlendi ve kâfirlerden oldu.

38/SÂD-75: Kâle yâ iblîsu mâ meneake en tescude limâ halaktu bi yedeyy(yedeyye), estekberte em kunte minel âlîn(âlîne).
(Allahû Tealâ): “Ey iblis! Ellerimle halkettiğim şeye secde etmenden seni men eden (şey) nedir? Kibirlendin! Yoksa sen yücelerden mi oldun?” dedi.

38/SÂD-76: Kâle ene hayrun minh(minhu), halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).
(İblis Ademin “hamein mesnun salsalin tinden/topraktan” muhteva özel yaratılışını küçümseyerek cevap verdi): “Ben, ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten, onu tînden/topraktan yarattın.” dedi.

38/SÂD-77: Kâle fahruc minhâ fe inneke recîm(recîmun).
(Allahû Tealâ): “Haydi oradan (cennetten) çık! Artık muhakkak ki sen de, cennetten kovulmuş olanlardansın.” dedi.

38/SÂD-78: Ve inne aleyke la’netî ilâ yevmid dîn(dîni).
Ve muhakkak ki dîn gününe (Ahirete tekrar geri döndürüleceğiniz kıyâmet/beas gününe) kadar lânetim senin üzerinedir.

38/SÂD-79: Kâle rabbi fe enzırnî ilâ yevmi yub’asûn(yub’asûne).
(İblis): “Rabbim öyleyse beas gününe kadar beni inzar et (bana mühlet ver).” dedi.

38/SÂD-80: Kâle fe inneke minel munzarîn(munzarîne).
(Allahû Tealâ): “Öyleyse muhakkak ki sen, tehir edilenlerdensin.” dedi.

38/SÂD-81: İlâ yevmil vaktil ma’lûm(ma’lûmi).
Vakti yalnızca Allah tarafından bilinen/malum olan o güne kadar.

38/SÂD-82: Kâle fe bi izzetike le ugviyennehum ecmaîn(ecmaîne).
(İblis): “Bundan sonra Senin izzetine (andolsun ki) yeryüzünde onların hepsini mutlaka azdıracağım.” dedi.

38/SÂD-83: İllâ ibâdeke minhumul muhlasîn(muhlasîne).
Onlardan Senin “muhlis kulların” hariç.

38/SÂD-84: Kâle fel hakku vel hakka ekûl(ekûlu).
(Allahû Tealâ): “İşte bu Hakk’tır. (Muhlis kullarımı etkin altına alamayacağın mutlak gerçektir) Ve Ben, daima hakkı söylerim.” dedi.

38/SÂD-85: Le emleenne cehenneme minke ve mimmen tebiake minhum ecmaîn(ecmaîne).
Cehennemi mutlaka seninle ve onlardan sana tâbî olanların hepsiyle dolduracağım.

38/SÂD-86: Kul mâ es’elukum aleyhi min ecrin ve mâ ene minel mutekellifîn(mutekellifîne).
Öyleyse (Ey Nebi;) onlara De ki: “Sizden ona (tebliğe) karşılık bir ecir (ücret) istemiyorum. Ve “Ben mütekelliflerden değilim.” De.

Mütekellif: “Allah’ın vekili sıfatıyla Allah adına hükümler koymaya yetkili kimse” demektir.
Müşrik Yahudilerde, kralları/Hristiyanlarda Hz İsa ve İsa üzerinden kilise ruhbanlık kurumu/Araplarda Lat Menat ve Uzza, yeryüzü yönetiminde Allah’ın vekillleri kabul edilip, o vekil evlatlar üzerinden hükümler uydurulduğu için, Hz Muhammed (S.A.V) nebinin, (sözde vekil evlatlar gibi) hüküm koyucu bir mütekellif olmadığı özellikle vurgulanmaktadır.

38/SÂD-87: İn huve illâ zikrun lil âlemîn(âlemîne).
O (Kur’ân), illa ki Rabb’inizden âlemlere bir Zikir’dir.

38/SÂD-88: Ve le talemunne nebeehu ba’de hîn(hînin).
Ve onun (nebinin) verdiği nebeinin (nebi haberinin) mutlak gerçek olduğunu bir süre sonra (azabı yaşarken) mutlaka öğreneceksiniz.