RA’D SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

13/RA’D-1: Elif lâm mim râ tilke âyâtul kitâb(kitâbi), vellezî unzile ileyke min rabbikel hakku ve lâkinne ekseren nâsi lâ yu’minûn(yu’minûne).
Elif, lâm, mim, râ; bunlar Kitab’ın âyetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Fakat insanların çoğu inanmazlar.

13/RA’D-2: Allâhullezî refeas semavâti bi gayri amedin terevnehâ summestevâ alel arşı ve sehhareş şemse vel kamer(kamere), kullun yecrî li ecelin musemmâ(musemmen), yudebbirul emre yufassılul âyâti leallekum bi likâi rabbikum tûkınûn(tûkınûne).”
Görmekte olduğunuz semaları direksiz olarak yükselten Allah’tır. Sonra onları arşa *istiva etti. (Semayı ve arzı yarattıktan sonra onları {Melek hızıyla 50 bin yılda ancak ulaşılabilen bkz; mearic 4 arşına} aracısız kendi otoritesine bağladı). Ve Güneş’i ve Ay’ı emri altına aldı. Hepsi belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İşleri sadece O (aracısız) düzenleyip idare eder. Âyetleri ayrı ayrı açıklar ki; böylece Rabbinize mülâki olmaya (Allah’a aracısız yönelip, yardım ve himayesine kavuşmaya) yakîn hasıl edersiniz.

Müşrik ruhbanlar, insanları Allah’ın otoritesi üzerinden, sömürme gayelerinde bkz; saffat suresi 6~11 ve Hicr suresi 17,18 ayetlerinde “cinler ve şeytanlar bizim hizmetimizde göğe yükselip Allah’ın yetki tayin ettiği kızları veya oğullarından bize haber getiriyor” iddialarında bulunarak Hz Muhammed’in Allah’ın Resul’ü olduğunu reddediyorlardı. ve Allah’ın Resul’üne {Hicr 6 Kalem 51 ve Duhan 14. } ayetlerinde vurgulandığı üzere, deli, mecnun ifitiraları atıyorlardı. Tüm çok tanrılı şirk inançlarında olduğu gibi (İncil ve Tevrat’ta da) ahiret hayatı yoktur ve onlara göre dünya tepsi gibi düz bir yerdir. Gökyüzü ise tepsi modeli dünyanın hemen üzerinde direkler üzerinde inşaa edilmiş varsayılmaktadır. İnsansı tanrıları ise tepsi dünyanın hemen üzerinde bulunan gök katında ailesiyle birlikte kendi evinde ikamet ediyordu. Bu yüzden tarihte muhtelif müşrik inançlarında tanrıya ulaşmak için (Tanrı’nın buyruklarını iletiyoruz diyerek, insanları kandırıp sömürmek gayesinde) Babil kulesi gibi kuleler inşa edilmiştir. Nitekim Kasas suresi 34. ayetinde de, Hz Musa’nın Allah’ın Resul’ü olduğuna inanmayan Firavun şöyle seslenmektedir; … Ey Haman; Benim için ıslak topraktan tuğla pişirerek bana yüksek bir kule yap. Belki böylece ben de Musa’nın ilâhına o zaman muttali olurum. Ve ben, onun mutlaka yalancılardan olduğunu zannediyorum.” diyerek. (Hz Musa ile alay etti). Rad suresi 2. ayetinde müşriklerin iddialarının aksine Aziz Allah’ın gökyüzünün direksiz yaratmış olduğunu ve kendilerini Allah’ın aracı vekilleri olarak gösteren aracıların hiçbir yetkisinin olmadığını ve yeryüzü sınav yaşantısında tüm iş oluşların yönetim açısından, aracısız bir halde Allah’ın otoritesine bağlı olduğu vurgulanmaktadır. Bkz; Secde suresi 4,5 * İstiva etmek = Tüm iş ve oluşların Allah’ın otoritesine bağlı olarak, Allah’ın emriyle yürütülmesi ve tedbir edilmesi demektir. 

13/RA’D-3: Ve huvellezî meddel arda ve ceale fîhâ revâsiye ve enhârâ(enhâren), ve min kullis semerâti ceale fîhâ zevceynisneyni yugşil leylen nehâr(nehâre), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Yeryüzünü uzatıp, yayan O’dur. Orada dağlar ve nehirler kıldı (yarattı, oluşturdu). Orada bütün ürünlerden ikili çiftler (*eşler yarattı) yarattı (oluşturdu). Geceyi, gündüze örter. Muhakkak ki; bunda tefekkür eden kavim için elbette âyetler (deliller) vardır.

Kuran’da eş kavramı diğer inançlara veya günümüz insan algısına göre farklıdır. Kuran’a göre insan tek değil bilakis eş olarak yaratılmıştır. Kuran’da eş demek; Ancak Bir olduklarında birbirlerini tamamlayıp bir bütün oluşturan ve bu nedenle farklı özelliklerle yaratılmış ikili çiftler demektir. Günümüz algısında kadın ve erkek eşit iken Kuran’a göre yeryüzü sınav yaşantısında kadın ve erkek ancak birbirleriyle bir bütündür. Ve Evlilik, boşanma, miras vb hukuki haklar Kuran’da tamamen bu hakikat üzerinden gerekçelendirilir. Bkz; Nisa suresi 1 Rum suresi 21 Necm suresi 45 Nebe suresi 8 Fatır suresi 11 Şuara suresi 11

13/RA’D-4: Ve fîl ardı kıtaun mutecâvirâtun ve cennâtun min a’nâbin ve zer’un ve nahîlun sınvânun ve gayru sınvânin yuskâ bi mâin vâhid(vâhidin), ve nufaddılu ba’dehâ alâ ba’dın fîl ukul(ukuli), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin ya’kılûn(ya’kılûne).
Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar ve üzerlerindeki üzüm bağları, ekinler ve budaklı ve budaksız ağaçlar, hurma ağaçlarından bahçeler vardır. Hepsi (tüm bitkiler) aynı su ile (H2O) sulanır ve Biz onların bazısını bazısına, (tadına, lezzetine ve kokusuna göre) yenmesinde ayrıcalıklı ve üstün kılarız. Akıl eden kavim için muhakkak ki bunda, âyetler (ibretler/deliller) vardır.

13/RA’D-5: Ve in ta’ceb fe acebun kavluhum e izâ kunnâ turâben e innâ le fî halkın cedîd(cedîdin), ulâikellezîne keferû bi rabbihim, ve ulâikel aglâlu fî a’nâkıhim, ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Eğer (örneklediğimiz bu yaratmayı) acayip buluyorsan (bil ki;) asıl onların: “Gerçekten biz burada ölüp toprak olduğuktan sonra, ahirette yeniden mi halkedileceğiz (yaratılacağız)?” sözleri asıl acayip (şaşılacak şey)dir. İşte onlar, (ahireti inkar edenler) Rab’lerini inkâr eden kimselerdir. Ve işte onlar, boyunlarında demir halkalar olanlardır ve işte onlar ateş ehlidir. Onlar orada ebedî kalanlardır.

Hem Arap hem Hristiyan hem yahudi müşrikler, tüm aracılı şirk inançlarında olduğu gibi, ahiret alemini ve ahirette Allah tarafından sorgulanacaklarını ve yeryüzü amelleri karşılığında cennet cehennem ile mukabele göreceklerini reddederler. Müşrik inançlarda insanlar tepsi gibi düz tahayyül ettikleri dünyanın altında bulunan ölüler diyarına gideceklerini düşünürlerdi. Tekrar dirilebilmeleri için tanrının temsilcisi kabul ettikleri aracılara yıllık mahsüllerinden pay öderlerdi. Tamamen Şirk sömürü düzeninden nemalanan aracılar bu nedenle, aracı ve şefaatçı kabul etmeyen İslam’ın Allah’ına ve gönderilmiş tüm Resul’lerine her dönem büyük bir muhalefetle direndiler.

13/RA’D-6: Ve yesta’cilûneke bis seyyieti kablel haseneti ve kad halet min kablihimul mesulât(mesulâtu), ve inne rabbeke lezû magfiretin lin nâsi alâ zulmihim, ve inne rabbeke le şedîdul ıkâb(ıkâbi).
Ve onlardan önce birçok müşrik kavimler cezalardan gelip geçmiş olduğu halde (helak edildikleri halde şimdiki müşriklere de) senden haseneden önce seyyiati (hayırdan önce şerri istemekte) acele istiyorlar. Ve muhakkak ki; senin Rabbin, insanlar için, onların zulümlerine karşı mağfiret sahibidir. Ve muhakkak ki; Rabbinin ikabı elbette çok şiddetlidir.

Bkz: Hicr suresi 26~50 ve Bakara suresi 30~40 Hz Adem, kovulduğu cennete tekrar kabul edilmesi için, bir daha asla Allah’a sadakatsızlık yapmayacağına dair Allah’a yemin ederek bir fırsat ister ve bu tevbeli yemin üzerine; “Allah’a aracısız sadakat” dairesinde sınanmak koşuluyla ve Allah’ın belirlediği bir ömür süresince bu isteği Allah tarafından kabul görür. Ve Aziz Allah Adem’in nesline dünya fırsat yaşantısında bir ömür süresi vereceğini önceden ahirette “söz verdiği için” dünya yaşantısında Allah’a ahirette vermiş olduğu sözü unutup, sadakat yerine isyanı seçen kafirlerin canlarını acele edip hemen almaz. Bilakis, Rağmen, kullarına önceden vermiş olduğu söze sadık kalmak adına ömür süre içinde azabı ancak tehir eder, erteler. Eğer toplumun tüm fertleri çeşitli uyarılara rağmen Küfür imanında ısrar ediyorlarsa o hallerde ise o toplumu tümden helak eder. Ancak helak öncesi tüm kavimler/toplumlar Resul’ler vasıtasıyla mutlaka ısrarlı bir şekilde {bkz;Kasas suresi 59 Hicr suresi 4 İsra suresi 16 Şuara suresi 208 } uyarılmışlardır. Yeryüzü sınav fırsat yaşantısında isyan etmek yerine; Allah’a aracısız sadakat gösterip önceden ahirette verdiği yemine sadık kalan Adem’in neslinden olan itaatkar kullara “yemin sahipleri” veya “Âshab-ı yemin” denir ve onlar cennet ile müjdelenmişlerdir. {bkz: Vakıa suresi 27 Müdessir suresi 39} Bir kez daha sadakatsizlik yapmamak akdi ile önceden tevbe verip fırsat istendiği için, yeryüzü yaşantısı aslında, Rahman Allah tarafından insana ön verilmiş bir borçtur ve bir borç üzerinde sürdürülen rahmet yaşantısıdır.

13/RA’D-7: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihî), innemâ ente munzirun ve li kulli kavmin hâd(hâdin).
Ve kâfirler derler ki: “O’nun üzerine Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Sen, sadece bir uyarıcısın ve bütün kavimler için hidayetçi vardır.

13/RA’D-8: Allâhu ya’lemu mâ tahmilu kullu unsâ ve mâ tegîdul erhâmu ve mâ tezdâd(tezdâdu), ve kullu şey’in indehu bi mıkdâr(mıkdârin).
Allah bütün kadınların ne taşıdığını ve rahimlerinin ömürden neyi azalttığını ve neyi arttırdığını bilir. (henüz ana karnında kişinin ne kadar yaşam süreceğini Allah önceden belirler. Ve sınav yazgısını ona göre düzenler ) . O’nun katında herşey bir miktarla önceden takdir edilmiştir.

13/RA’D-9: Âlimul gaybi veş şehâdetil kebîrul muteâl(muteâli).
Görünen (şahit olunan) ve görünmeyeni (gaybı) bilir. Büyüktür, O Âlî (yüce)dir.

13/RA’D-10: Sevâun minkum men eserrel kavle ve men cehere bihî ve men huve mustahfin bil leyli ve sâribun bin nehâr(nehâri).
Sizden, (Zikr’i/Kuran’daki) sözü gizleyen kimse ile onu alenen (açıkça) söyleyen (tebliğ eden) kimse ve o geceleyin gizlenip, gündüzleyin yoluna devam eden kimse müsavidir (eşittir). (O, hepsini bilir. âyet: 9)

13/RA’D-11: Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde leh(lehu), ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).
Onları , kulları önünden ve arkasından takip edenler (muhafız melekler) vardır. Onlar, Allah’ın emrinden olup, onları (Müminleri muttakileri) korurlar. Muhakkak ki; Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (imanda kalma konusundaki niyetlerini ve gayretlerini) bozmadıkça, Allah bir kavimde olan şeyi bozmaz. Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan başka koruyan bir dost yoktur.

13/RA’D-12: Huveellezî yurîkumul berka havfen ve tamean ve yunşius sehâbes sikâl(sikâle).
Size şimşeği korku ve ümit içinde gösteren ve yüklü bulutları (yaratılışta) inşa eden O’ dur.

13/RA’D-13: Ve yusebbihur ra’du bi hamdihî vel melâiketu min hîfetih(hîfetihî), ve yursilus savâıka fe yusîbu bihâ men ye?âu ve hum yucâdilûne fillâh(fillâhi), ve huve ?edîdul mihâl(mihâli).
Gök gürültüsü insanlara korku verirken, melekler, O’nu, (Allah’ın azametini) hamd ile tesbih ederler. Ve yıldırımları, O gönderir. Böylece onlar, Allah hakkında (Kuran’a/ İslama karşı) mücâdele ederlerken, dilediği kimseye onu isabet ettirir. Ve bu akibetler, karşı koyulması asla mümkün olmayan bir kuvvadır.

13/RA’D-14: Lehu da’vetul hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yestecîbûne lehum bi şey’in illâ kebâsitı keffeyhi ilel mâi li yebluga fâhu ve mâ huve bi bâligıh(bâligıhî), ve mâ duâul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
Hakkın daveti ancak O’nadır ( Aracılara ve sahte ilahlarına değil/Allah’adır). O’ndan başkasına davet ettikleri (şeyler/aracılar ve sahte ilahları), onlara bir şeyle icabet etmezler. Onlara inananlar ( aracılara kanan müşrikler) ancak ağzına, suyun ulaşması için avucunu bir başkasının avucuna muhtaç görüp sürekli bir başkasına avuç açan kimse gibidir. O (su), asla aracılarla ona ulaşacak değildir. Ve kâfirlerin aracılığa daveti, dalâletten başka bir şey değildir.

13/RA’D-15: Ve lillâhi yescudu men fis semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve zilâluhum bil guduvvi vel âsâl(âsâli). (SECDE ÂYETİ)
Yerdekiler ve göktekiler ve onların gölgeleri, sabah akşam, isteseler de istemeseler de (fıtratlarına koyulmuş yaratılış gereği görevlerini yapmakla) Allah’a secde ederler.

13/RA’D-16: Kul men rabbus semâvâti vel ard(ardı), kulillâh(kulillâhu), kul e fettehaztum min dûnihî evliyâe lâ yemlikûne li enfusihim nef’an ve lâ darrâ(darren), kul hel yestevil a’mâ vel basîru em hel testevîz zulumâtu ven nûr(nûru), em cealû lillâhi şurekâe halakû ke halkıhî fe teşâbehel halku aleyhim, kulillâhu hâliku kulli şey’in ve huvel vâhidul kahhâr(kahhâru).
“Semaların ve yeryüzünün Rabbi kimdir?”  “Allah’tır” de. Artık ondan başka kendilerine bile fayda ve zararı olmayan dostlar mı edindiniz? “Gören ve görmeyen bir olur mu? Veya karanlıklar ile nur bir olur mu?” de. Yoksa onlar, onun yaratması gibi yaratan (Allah gibi yaratan bir başka Tanrı buldular da onu) kendilerine ortaklar kıldılar da, böylece bu yaratma onlara (Allah’ın tüm kainatı ve varlıkları yaratmasına) benzer mi göründü? De ki: “Allah, herşeyin yaratıcısıdır.” Ve O, tek Kahhar (kahreden), herşeye gücü yeten, en kuvvetli olandır.

13/RA’D-17: Enzele mines semâi mâen fe sâlet evdiyetun bi kaderihâ fahtemeles seylu zebeden râbiyâ(râbiyen), ve mimmâ yûkıdûne aleyhi fîn nâribtigâe hılyetin ev metâın zebedun misluh(misluhu), kezâlike yadribullâhul hakka vel bâtıl(bâtıle), fe emmez zebedu fe yezhebu cufâ’(cufâen), ve emmâ mâ yenfaun nâse fe yemkusufîl ard(ardı), kezâlike yadrıbullâhul emsâl(emsâle).
İnsanların faydalanması için Allah gökten su indirdiğinde, vadilerde akıp giden ırmakların her biri kapasitesine göre dolar ve fazlasını taşırır. Kapasitenin üzerinde akan sular, ise üzerlerinde kabaran köpükleri de yüklenerek götürür gider. Ancak biriken ve yatağında insanın faydasına akan su (Kuran/Zikr) daima sabit kalır. İnsanların ziynet veya yararlı eşyalarını yapmak için ateşte erittikleri madenlerin üzerinde de buna benzer bir köpük oluşur. Köpük, bir müddet sonra yok olur gider; Ancak insanlara faydasına olan işlenmiş madenin özü (Kuran/Zikr gibi) orada hep sabit kalır. İşte Allah, böyle misaller vererek Hak ve batılı size böyle temsille anlatır.

13/RA’D-18: Lillezînestecâbû li rabbihimul husnâ, vellezîne lem yestecibû lehu lev enne lehum mâ fîl ardı cemîan ve mislehu meahu leftedev bih(bihî), ulâike lehum sûul hısâbi ve me’vâhum cehennem(cehennemu), ve bi’sel mihâd(mihâdu).
(Yeryüzü sınav yaşantısında) Rab’lerine (Zikr/Kuran hükümlerine) icabet edenler için en güzeli vardır. Ve O’na icabet etmeyenler, yeryüzünde olanların hepsi ve bir o kadarı daha onların olsa, ahirette azaptan kurtulmak için onu mutlaka fidye olarak verirlerdi. İşte onlar için orada hesabın kötüsü var. Ve onların barınacağı yer, cehennem; ne kötü bir döşektir.

13/RA’D-19: E fe men ya’lemu ennemâ unzile ileyke min rabbikel hakku ke men huve a’mâ, innemâ yetezekkeru ûlul elbâb(elbâbi).
Öyleyse sana Rabbinden indirilenin hak olduğunu bilen kimse, âmâ olan (görmeyen) kimse gibi midir? Fakat onu * ulul’elbab, tezekkür eder.

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için, İlahi ilmi ve hikmetiyle kulları yararına hükümler koyan Alim ve Hakim Allah, her dönem içinde, Resul’leri vasıtasıyla sınav hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Her dönem {bkz; Beyyine suresi 3} gönderdiği hükümler aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Resul’lere gönderilen kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikr’dir. Zikr tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr’in { bkz: Rad suresi 38} dönemsel niteleyici adlarıdır. Diğer kitaplar aracılar tarafından tahrif edildiği için bu nedenle Aziz Allah  SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani  “içinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran tek ve yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır. Tezekkür; Allah’ın eksiksiz Zikri olan Kuran ayetleri ile bildirdiği hususlara iman edip Zikr ayetlerindeki bilgi ile bir konuyu zihninde muhakeme edip karar vermek demektir. Örneğin “sadaka verin” diyen bir ayetini okurken sadakanın “yoksunlara verilmesini açıklayan” bir diğer ayetiyle zihninde birleştirip her ayetini Allah’ın açıklama getirdiği bir diğer Kuran ayetiyle zihninde örtüştürerek kavramak ve böylece Allah’ın kullarından isteklerini menfaat uğruna değiştiren aracılara ihtiyaç duymadan, Zikr hükümleriyle yani Te-Zikr/Tezekkür yöntemiyle Allah’a aracısız yönelmek demektir. {bkz;Sad 29,İbrahim 52, Zumer 18 Mümin 54}  parantez içinde verdiğimiz konumuzu açıklayan te-Zikr örnekleri gibi. Zikr ile tezekkür etmekle aracıların yalan yanlış eksik bilgilerine ihtiyaç hissetmeden, Allah’a aracısız yönelmekte olan kullarına ise Ulul’elbab denir. Ulul’elbab; “her dönem” {bkz; Zumer suresi 18 Rad suresi 10} tebliğ edileni saklamadan muktesim müşrikler gibi { bkz; hicr suresi 90} değiştirmeden dini açıklayıp yaşayıp yaşatanlar demektir. Ulul’elbab kişilerin özellikleri aşağıda devam eden ayetlerinde tilavet edilecek.

13/RA’D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, daima Allah’ın ahdini ifa ederler. Ve misaklerini bozmazlar.

13/RA’D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi (Zikr/Kuran hükümlerini kullara ), ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

13/RA’D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
Onlar, sabırla Rab’lerinin vechini (Allah’ın rızasını) dileyenler ve ibadetlerini ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.

13/RA’D-23: Cennâtu adnin yedhulûnehâ ve men salaha min âbâihim ve ezvâcihim ve zurriyyâtihim vel melâiketu yedhulûne aleyhim min kulli bâb(bâbin).
Adn cennetleri (vardır). Onların babalarından ve eşlerinden ve zürriyyetlerinden salâha ulaşan kimseler, ona (adn cennetlerine) girerler. Ve her kapıdan melekler, onların yanlarına girerler.

13/RA’D-24: Selâmun aleykum bi mâ sabertum fe ni’me ukbed dâr(dâri).
Sabretmenizden dolayı size selâm olsun. Dar-ı dünyanın (dünya yurdunun) nihai akıbeti (sonucu) ne güzel. Denir.

13/RA’D-25: Vellezîne yankudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhi ve yaktaûne mâ emerallâhu bihi en yûsale ve yufsidûne fîl ardı ulâike lehumul la’netu ve lehum sûud dâr(dâri).
Onlar ki , misaklerinden (Bkz; Rad suresi 6, ahirette Tevbe üzerine Allah ile yaptıkları akid’ten, sözden) sonra (yeryüzünde) Allah’ın ahdini bozarlar (iradelerini Allah’ın emirlerine teslim etmezler). Ve Allah’ın,  ulaştırılmasını emrettiği şeyi/Kuran/Zikr sınanma hükümlerinin önünü keserler. ( bkz;Bakara 78,79 Hidayet rehberi Zikr hükümlerinin aksi istikametinde emaniyye hükümleriyle insanları yanıltıp Sıratı Mustakîm’e ulaşmalarına mani olurlar). Ve (böyle) yeryüzünde fesat çıkarırlar. Lânet onlar içindir. Ve yurdun kötüsü (cehennem) onlar içindir.

13/RA’D-26: Allâhu yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir(yakdiru), ve ferihû bil hayâtid dunyâ, ve mal hayâtud dunyâ fîl âhıreti illâ metâ’u(metâun).
Ancak ve Ancak, Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir ve daraltır. O müşrik kafirler ise, dünya hayatı ile sevinirler (ferahlanırlar). Dünya hayatı, ahiret hayatı yanında (geçici) bir metadan başka bir şey değildir.

13/RA’D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
Ve kâfirler (ısrarla): “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”

13/RA’D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar, müminler âmenûdurlar (Allah’a ve hükümlerine aracısız iman ve teslim olmuşlardır) ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?

13/RA’D-29: Ellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti tûbâ lehum ve husnu meâb(meâbin).
Âmenû olanlar (Allah’a aracısız iman ve teslim olup) ve salih amel ( Allah’ın razı etmek için amel) yapanlar ne mutlu onlara ve meabın (sığınağın) (en) güzeli onların.

13/RA’D-30: Kezâlike erselnâke fî ummetin kad halet min kablihâ umemun li tetluve aleyhimullezî evhaynâ ileyke ve hum yekfurûne bir rahmân(rahmâni), kul huve rabbî lâ ilâhe illâ hû(hûve), aleyhi tevekkeltu ve ileyhi metâb(metâbi).
Böylece, ondan önce gelip geçmiş ümmetlerde olduğu gibi, seni de, sana vahyettiğimizi, onlara okuman için bir ümmetin içine gönderdik. Onlar, Rahmân’ı inkâr ediyorlar. De ki: “O benim Rabbimdir. Ben O’na tevekkül ettim ve O’ndan başka ilâh yoktur. Ve tövbem, dönüşüm O’nadır.” ( bkz;Tevbe suresi 104 yetkileri olmadığı halde tevbeleri kabul eden aracılar yerine, dönüşüm tevbelerin tek ve yegane kabul edecisi olan Tevvab olan Allah’adır.)

13/RA’D-31: Ve lev enne kur’ânen suyyiret bihil cibâlu ev kuttıat bihil ardu ev kullime bihil mevtâ, bel lillâhil emru cemîâ(cemîan), e fe lem ye’yesillezîne âmenû en lev yeşâullâhu le heden nâse cemîâ(cemîan),ve lâ yezâlullezîne keferû tusîbuhum bi mâ sanaû kâriatun ev tehullu karîben min dârihim hattâ ye’tiye va’dullâh(va’dullâhi), innallâhe lâ yuhliful mîâd(mîâde).
Eğer gerçekten onunla dağlar yürütülen veya onunla yer yarılan veya onunla ölüler konuşturulan (mucizeli/sihirli) bir Kur’an olsaydı bile, (bkz; Kasas suresi 48 Yahudi Müşrikler kendi peygamberlerinde olduğu gibi Hz Muhammed (S.A.V)’den de mucize göstermesini istiyorlardı oysa) bütün işler Allah’ındır./Daha önceki mucizeleri gösteren Peygamberler değil bilakis Peygamberler’e  mucizeleri veren Allah’tır. Amenu olanlar hâlâ ( İman etmek için mucize isteyen/bekleyen müşriklerin iman edeceklerinden) ümitlerini kesmediler mi? Allah dilemiş olsaydı insanların hepsini elbette hidayete erdirirdi. Kafir olan kimselere, yaptıklarından dolayı büyük bir musibetin (cezanın, felâketin) isabet etmesi veya yurtlarının (evlerinin) yakınına musibetler hulul etmesi, Allah’ın vaadi gelinceye kadar devam eder. Muhakkak ki Allah vaadinden dönmez.

13/RA’D-32: Ve lekadistuhzie bi rusulin min kablike fe emleytu lillezîne keferû summe ehaztuhum, fe keyfe kâne ıkâb(ıkâbi).
(Allah Teala) Andolsun ki; senden önceki resûllerle de alay edildi. Fakat Ben, kâfir olan (inkâr eden) kimselere mühlet verdim. Sonra onları yakaladım (helâk ettim). O zaman Benim ikabım nasıl oldu? dedi.

13/RA’D-33: E fe men huve kâimun alâ kulli nefsin bi mâ kesebet, ve cealû lillâhi şurekâ’(şurekâe), kul semmûhum, em tunebbiûnehu bi mâ lâ ya’lemu fîl ardı em bi zâhirin minel kavl(kavli), bel zuyyine lillezîne keferû mekruhum ve suddû anis sebîl(sebîli), ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Artık bütün nefslerin kazandıkları şeyler üzerinde kaim olan kimdir? Ve onlar, Allah’a ortaklar kıldılar. De ki: “Onları isimleri ile davet etsinler de icabet edilmeyeceğini görsünler. Yoksa siz, O’na (Allah’a) yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Veya sözün zahir olanını mı?” Hayır, kâfirlere hileleri süslü gösterildi ve yoldan (Aracılarla/ Aracılık kurumuyla Allah’ın hidayet yolundan) saptırıldılar. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.

13/RA’D-34: Lehum azâbun fîl hayâtid dunyâ ve le azâbul âhıreti eşakk(eşakku), ve mâ lehum minallâhi min vâk(vâkın).
Onlar için dünya hayatında da bir azap vardır ve fakat ahiretin azabı daha da meşakkatlidir. Ve onların orada Allah’tan (Allah’ın azabından) koruyan bir koruyucusu (şefaatçi aracılar) da yoktur.

13/RA’D-35: Meselul cennetilletî vuidel muttekûn(muttekûne), tecrî min tahtihel enhâr(enhâru), ukuluhâ dâimun ve zilluhâ, tilke ukbellezînettekav ve ukbel kâfirînen nâr(nâru).
Muttakilere (takva sahiplerine) vaadolunan cennet, altından nehirler akan ve onun meyvesi ve gölgesi daimî olan (bahçe) gibidir. İşte bu, takva sahiplerinin sonudur. Kâfirlerin sonu ise ateştir.

13/RA’D-36: Vellezîne âteynâhumul kitâbe yefrehûne bimâ unzile ileyke ve minel ahzâbi men yunkiru ba’dah(ba’dahu), kul innemâ umirtu en a’budallâhe ve lâ uşrike bih(bihî), ileyhi ed’û ve ileyhi meâb(meâbi).
Kendilerine kitap verilenler sana indirilene sevinirler. Gruplardan, onun bir kısmını inkâr edenlere şöyle de: “Ben, sadece Allah’a kul olmakla ve O’na şirk koşmamakla emrolundum. Ben, O’na davet ederim ve dönüşüm O’nadır.

13/RA’D-37: Ve kezâlike enzelnâhu hukmen arabiyyâ(arabiyyen), ve le initteba’te ehvâehum ba’de mâ câeke minel ilmi mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ vâk(vâkın).
İşte böyle O’nu, Arapça bir hüküm olarak indirdik. Sana ilimden bunca şey geldikten sonra eğer onların heveslerine tâbî olursan, elbette senin için Allah’tan başka bir dost ve bir koruyucu yoktur.

13/RA’D-38: Ve lekad erselnâ rusulen min kablike ve cealnâ lehum ezvâcen ve zurriyyeh(zurriyyeten), ve mâ kâne li resûlin en ye’tiye bi âyetin illâ bi iznillâh(iznillâhi), li kulli ecelin kitâb(kitâbun).
Andolsun, senden önce de resûller gönderdik. Onlara da eşler ve zürriyyet (çocuklar) kıldık. Bir resûl için, Allah’ın izni olmaksızın bir âyet getirmesi olmaz ( Allah’ın indirdiğinden başka bir söz söylemesi veya uydurması mümkün değildir). Her zamanın, bir kitabı vardır.

13/RA’D-39: Yemhûllâhu mâ yeşâu ve yusbit(yusbitu), ve indehu ummul kitâb(kitâbi).
Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır. Kitab’ın anası (Levh-i mahfuzda) O’nun katındadır.

Bkz; Rad 36 “Kitap ehli’nin aracılıkla halkı sömürmeye alışmış bir kısmı”, hükümlerin bazılarına itiraz edip kendi kitaplarında olmadığından yakınıyordu. Sebebi  yahudilerin atalarından gelen çok tanrılı şirk hükümlerini Tevrat’a yerleştirdikleri gibi aynı yöntemle bu kez Kuran’ın içine yerleştirip böylelikle aracılık sömürüsüne devam etme arzularıydı. Muktesim, bölen, parçalayan, taksim eden demektir. Muktesimler, müşrik sömürü inanç hükümlerini halka empoze etmek için Allah’ın indirdiği ayetlerin bir kısmını almakla hak dine benzer gösterip, akabinde “sadakaların yoksunlara verilmesi” gibi İslam’ın muhkem hükümlerini yok edip, yerine “sadakaların ruhbanlığa kırallığa aktarılması gibi hükümlere dönüştürerek ekledikleri batıl hükümlerle insanları Allah’ın otoritesi üzerinden kandırıp sömüren müşriklerdir. Kuran’da muktesimler muhtelif ayetlerinde detaylı açıklanmıştır. {bkzHicr suresi 90} Bu nedenle ayetinde; Aziz Allah değiştirdikleri hükmün aslının {bkzZuhruf suresi 4 Kaf suresi 4 Buruc suresi 22} ana kitapta yazılı olduğunu ve Tahrif edip Tevrat’ta kısım kısım yerleştirdikleri şirk ve sömürü ihtiva eden bölümleri/kısımları, Kuran ayetleriyle kaldırıp yok ettiğini bildiriyor. Bu husus ilgili ayetlerinde detaylı açıklanmıştır. Bkz; Enam suresi 91 Araf 142~145 Bakara 38,100,101 Fussilet 40

13/RA’D-40: Ve in mâ nuriyenneke ba’dallezî neiduhum ev neteveffeyenneke fe innemâ aleykel belâgu ve aleynel hisâb(hisâbu).
Ve şâyet onlara vaadettiğimizin bir kısmını sana göstersek veya seni vefat ettirsek de; artık senin üzerine düşen, sadece tebliğidir. Hesap, Bizim üzerimizedir.

13/RA’D-41: E ve lem yerev ennâ ne’til arda nenkusuhâ min etrâfihâ, vallâhu yahkumu lâ muakkıbe li hukmih(li hukmihî), ve huve serîul hısâb(hısâbi).
Yeryüzüne gelip, onu etrafından insanları nasıl eksiltiyoruz (ölümle ahiret hayatına sevk ediyoruz) onlar görmüyorlar mı? yalnızca Allah, hüküm verir. Ve O’nun hükmünü bozacak kimse yoktur. Ve O, hesabı çabuk görendir.

13/RA’D-42: Ve kad mekerellezîne min kablihim fe lillâhil mekru cemîâ(cemîan),ya’lemu mâ teksibu kullu nefs(nefsin), ve se ya’lemul kuffâru li men ukbed dâr(dâri).
Onlardan öncekiler (de) ( Allah’a ulaştıran hidayet yolundan saptırmak için aracılık fitnesi) tuzak kurmuşlardı. Oysa bütün tuzaklar, (sonunda) Allah’ındır (Allah’ın tuzağına yakalanır). Bütün nefslerin ne kazandığını O, bilir. Ve (bu) yurdun sonu kimindir, kâfirler yakında bilecekler.

13/RA’D-43: Ve yekûlullezîne keferû leste murselâ(murselen), kul kefâ billâhi şehîden beynî ve beynekum ve men indehu ilmul kitâb(kitâbi).
Ve kâfirler: “Sen, resûl olarak gönderilmiş değilsin.” derler. De ki: “Allah ve kitabın’ın ilmi yanında olanlar, ( Allah’a iman edip Allah’ın kitabı Zikre/Kuran’a tabi olan tüm müminler) benimle sizin aranızda şahit olarak kâfidir