MU’MİN SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

40/MU’MİN-1: Hâ mîm.
Hâ, Mîm.

40/MU’MİN-2: Tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil alîm(alîmi).
Bu Kitab’ın indirilişi, Aziz ve Alîm olan Allah’tandır.

40/MU’MİN-3: Gâfiriz zenbi ve kâbilit tevbi şedîdil ikâbi zît tavl(tavli), lâ ilâhe illâ hûve, ileyhil masîr(masîru).
(O ki) günahları mağfiret eden, tövbeleri kabul eden, cezası şiddetli olan, ihsan, fazl ve kerem sahibi olandır. O’ndan başka (bu uluhiyet vasıflarına haiz) başka İlâh yoktur. Dönüş, sadece O’nadır.

40/MU’MİN-4: Mâ yucâdilu fî âyâtillâhi illellezîne keferû fe lâ yagrurke tekallubuhum fîl bilâd(bilâdi).
Kâfirlerden başkası, Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele etmez. Artık onların şehirlerde dönüp dolaşmaları (şirk inançlarının birçok şehirde yaygın olması) seni aldatmasın.

40/MU’MİN-5: Kezzebet kablehum kavmu nûhın vel ahzâbu min ba’dıhım ve hemmet kullu ummetin bi resûlihim li ye’huzûhu ve câdelû bil bâtılı li yudhıdû bihil hakka fe ehaztuhum, fe keyfe kâne ıkâb(ıkâbi).
Onlardan önce Nuh (A.S)’ın kavmi ve onlardan sonra gelen nice kavimler/fırkalar, (resûllerini) yalanladılar. Ve bütün (müşrik) ümmetler resûllerine, yakalayıp yok etmek için hücum ettiler. Hakkı, bâtılla yok etmek için mücâdele ettiler. Ancak, sonunda daima Rabbinin; “Ben, onları yakaladığım zaman ikabım (benim cezalandırmam) nasıl oldu?” {bkz;Rad süresi 32} sözü onlara da hak oldu.

40/MU’MİN-6: Ve kezâlike hakkat kelimetu rabbike alellezîne keferû ennehum ashâbun nâr(nâri).
Ve işte böylece Rabbinin (Allah’ın Resul’lerini yalanlayan kafirlerin) “mutlaka onların ateş ehli olduğu” sözü, kâfirlerin üzerine hak oldu.

40/MU’MİN-7: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke vekıhim azâbel cahîm(cahîmi).
Arşı tutan melekler  ve onun etrafındakiler (bkz; secde suresi 5,8 hakka suresi 17 saffat suresi 8 yeryüzündeki tüm iş ve oluşu Allah’ın emriyle insan zaman algısına göre 1000 yıl mesafedeki “Melei Ala arşından” yönetip tedbir eden tüm melekler) , Rab’lerini hamd ile tesbih ederler ve (aracılara tabi olmadan) yalnızca O’na îmân ederler. Ve âmenû (Allah’a aracısız iman ve teslim) olanlar için (Allah’tan) mağfiret dilerler: “Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle ve ilimle kuşattın. Böylece  tövbe edenleri ve senin yoluna (Sıratı Mustakîm’e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!” derler.

Tarih boyunca, İslam’ın Resul’lerinin büyük mücadeleler verdiği tüm çok tanrılı inançlarda, Güneş tanrısı baş tanrı olarak kabul edilmiştir. Ve yıldızlar Tanrının dünyayı yönetmek adına kendisine vekili olarak atadığı kızları veya oğulları varsayılmıştır. Bu hakikat Kuran’da Enam suresi 75~78 ve Saffat suresi 88~98 ayetleriyle Hz İbrahim üzerinden örneklenerek açıklanır. İslam haricinde geçmişte varolmuş ulusların tümü yıldızların isimlerine totemleştirdikleri putlar üzerinden “Gök tanrı’lara” tapınırlardı. Ve tanrıların isteklerini “put hizmetkarı” anılan put sahibi kahinlerden öğrenirlerdi. Yahudi ve hristiyan müşrikler ise kendi krallarını Tanrının oğlu kabul edip bu vasıtasıyla tanrının yeryüzünü idare ettiğine inanıyorlardı. Tüm aracılı şirk inançları, Elit hakim zümre ve onların çıkar payandası olan ruhbanların kurguladığı ve yönettiği bir sömürü düzeni ve aldatmacasıdır. Delalette olanlar ise Zikr’e itibar etmeyip onlara aldanan halklardır. Arap müşrikler tüm çok tanrılı inançlarda olduğu gibi Tanrının evlatları ile dünyayı yönettiğine inanıyordu ve Lat Uzza ve Menat olarak isimlendirdileri Allah’ın kızları olarak varsaydıkları, Putlar’ın hidayeti ve şefaatini umarak Allaha dolaylı yöneliyorlardı. Dolayısıyla Put sahipleri Tanrının insanlardan istediği vergileri harçları miktarıyla halka iletiyordu. Put hizmetkarı aracılar Allah’ın yetki verdiği kızlarıyla cinler vasıtasıyla saffat 6~11 ve Hicr 17,18 ayetlerinde bu yalanları reddedildiği halde haberleştiklerini aktarıyordu. Yani halk putlar üzerinden aracılar tarafından sömürülüyordu. {Bkz Mâide suresi 18 Necm 23 Nahl 55-60 Necm 23 Muminun 91} Müşriklerin, vekil kıldıkları putlar muhtelif toplumlarda isim olarak değişse de daima vekil saydıkları “yıldız tanrılara” ibadet etmişlerdir. Hicr 16 ve Saffat 6 ayetlerinde, “semayı yıldızlarla bir ziynet olarak süsledik” vurgusu yıldızların kutsal değil ancak ve sadece birer yıldız olduğunu vurgulamak içindir. Müşrik ruhbanlar, insanları kandırıp sömürme gayelerinde,Allah ile cinler arasında akrabalıklar isnad edip {bkz: saffat 158 ve Enam 100} “cinler ve şeytanlar bizim hizmetimizde göğe yükselip bize Allah’tan vahiy getiriyor” iddialarında bulunarak Hz Muhammed’in Peygamberliğini reddediyor ve Hicr 6 Kalem 51 ve Duhan 14 ayetlerinde de vurgulandığı üzere ona deli mecnun ifitiraları atıyorlardı. Müşrik inançlarında ahiret hayatı yoktur ve onlara göre dünya tepsi gibi düz bir yerdir. Tanrıları ise bu aldatmacada; tepsi dünyanın tepesinde hemen bulutların üzerindeki bir yerde bulunan ikametgahında oturmaktadır. Bu yüzden tarihte muhtelif müşrik inançlarında tanrıya ulaşmak için (tanrının buyruklarını iletiyoruz bahanesiyle insanları sömürmek için) Babil kulesi gibi yüksek kuleler inşa edilmiştir. Ya da, halk için ulaşımı zor olan bir dağın üzerinde sözde aracı tanrılara konut inşaa edilmiş ve halk o konuttan aracılar vasıtasıyla iletilen komutlarla sömürülüp kullanılmıştır. Hicr suresinde şeytanların ve cinlerin göğe yükselip Allah ile kullar arasında aracılık görevini yerine getiremeyecekleri vurgulanmakla birlikte ilk yaratılışta tüm meleklerin, İnsan önünde secde ederek eğilmesine rağmen, Ateşten bir halk olan şeytan ve cinlerin insan önünde asla eğilmediğini ve bu yüzden yeryüzünde de insana aracılık yapan bir hizmetli konumunda olmayacakları vurgulanarak ilk yaratılış kıssasıyla aktarılır. Hicr suresi devam eden ayetlerinde Allah’ın Resullerini ve hak dinini inkar eden müşrik kavimlere, cinler veya şeytanlar yerine Allah’ın gönderdiği görevli meleklerin aslında hangi vesileyle geldiğini ve geldiklerinde kavimlere nasıl felaketler yaşattıklarını sureye ismini veren Hicr kavmi ve Lut kavimleri ve Hz İbrahim’den örneklerle açıklanır. Kulların üzerindeki tüm yetki ve otoritenin özellikle aracısız bir halde Allah’ın {bkz:mearic 4 Arş’ı Â’la katından/melek hızıyla bir günü 50 bin yıl olan bir sürede ancak ulaşılabilen arşından} komuta edildiği bildirilmiş ve Şeytanların ya da cinlerin, “Arş’ı Alâ zikredilen Allah’ın arşına” ulaşmalarının hem zaman hem güvenlik tedbirleri açısından asla mümkün olmadığı bildirilmiştir. {Furkan suresi 59 Hud suresi 7 Araf suresi 54 Hadid suresi 4 Rad suresi 2 Secde suresi 4,5 Taha suresi 5 Yunus suresi 3}
Yeryüzündeki tüm İş ve oluşların yönetimi açısından, Allah’ın buyruklarının daha alt bir katta {bkz:Hakka suresi 17 Melei A’la arşında} görevli olan 8 sorumlu melek tarafından idare ve tedbir edildiği ve “Sad 8, Secde suresi 5 ve Saffat 8 de” zikredilen ara kat anılan “Melei A’la arşına” ateşten yaratılmış şeytanların ya da cinlerin irtibatlanmasının en az 1000 yıllık bir süreç içinde mümkün olacağı için ve bu yüzden şefaat veya Hidayet haberi taşıyan cin tekrar geriye döndüğünde haberi getirdiği aracı kişi zaten 2 bin yıl öncesinden çoktan vefat etmiş olacağı için bu müşrik aldatmacasının zaman açısından asla mümkün olamayacağı vurgulanmıştır. Saffat suresi 6~11 ve Hicr suresi 18 ayetlerinde Melei A’la arşının cinlere “takip eden yakıcı bir ateşle” tedbiren kapalı olduğu, vurgulanmakla birlikte Allah’ın diğer koruyucu meleklerine nazaran şeytan ve cinlerin de insan gibi aciz kullar oldukları ve Allah’ı hiçbir şekilde dinlemelerinin mümkün olamayacağı ve saffat 158. ayetinde İzin günü/din günü cinlerin de aynı insanlar gibi Meryem suresi 68. ayetinde tarif edildiği şekilde “cehennemde dizüstü mecburi secdeye çökertilmiş halde” sorgulanmak üzere hazır tutulacakları belirtilmiştir.

40/MU’MİN-8: Rabbenâ ve edhilhum cennâti adninilletî vaadtehum ve men salaha min âbâihim ve ezvâcihim ve zurriyyâtihim inneke entel azîzul hakîm(hakîmu).
Rabbimiz, onlara vaadettiğin adn cennetlerine, onları ve onların babalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden salâha ulaşanları dahil et. Muhakkak ki Sen, Sen Azîz’sin, Hakîm’sin (ilahi ilmin ve hikmetinle yarattıklarının üzerinde en iyi hükümleri koyansın). diye onlar için dua ederler.

40/MU’MİN-9: Vekıhimus seyyiât(seyyiâti), ve men tekıs seyyiâti yevme izin fe kad rahimteh(rahimtehu) ve zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Onları kötülüklerden koru. Ve Sen, kimi izin günü seyyiatlerden (günahlardan) korursan o zaman onlara rahmet etmiş olursun. Ve işte o, fevzül azîmdir (en büyük kurtuluştur). (derler)

40/MU’MİN-10: İnnellezîne keferû yunâdevne le maktullâhi ekberu min maktikum enfusekum iz tud’avne ilel îmâni fe tekfurûn(tekfurûne).
İnkâr edenlere mutlaka şöyle nida edilir (seslenilir): “Muhakkak ki Allah’ın gadabı, sizin nefslerinize (birbirinize) olan gadabınızdan daha büyüktür. Îmâna davet edildiğiniz zaman siz inkâr ediyordunuz.”

40/MU’MİN-11: Kâlû rabbenâ emettenesneteyni ve ahyeytenesneteyni fa’terefnâ bi zunûbinâ fe hel ilâ hurûcin min sebîl(sebîlin).
(Kâfirler) derler ki: “Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin, böylece şimdi günahlarımızı itiraf ettik. Artık (buradan) çıkmaya bir yol var mı?” derler.

Müşrikler ahirete inanmadıkları için özellikle iki ölüm vurgulanmaktadır. Birinci ölüm ilk ahiret yaratılışında öldürülmekle dünya bedeninde doğuşumuz ve sınandıktan sonra dünyadaki ikinci ölümümüz ile ahirete yeniden hamein mesnun salsalin zikredilen {bkz: Hicr suresi 28 Rahman suresi 14 Hacc suresi 5-6-7} yıpranmayan ölümsüz bedende tekrar doğuşumuz. {Ayrıca Bkz islamda üç karanlık geçişi; Zümer suresi 6}

40/MU’MİN-12: Zâlikum bi ennehû izâ duiyallâhu vahdehu kefertum, ve in yuşrek bihî tu’minû, fel hukmu lillâhil aliyyil kebîr(kebîri).
Bu, sizin (Aracıları yetkili kılmamış ve vekili olarak tayin etmemiş) tek olan Allah’a çağrıldığınız zaman O’nu inkâr etmeniz sebebiyledir. Ve O’na (Allah’a) şirk koşulunca sizler hemen inanıyordunuz. Artık (şimdi herşeyi acı bir hakikat üzerinde idrak ediyorsunuz ki) hüküm, daima Yüce ve Büyük olan Allah’a aittir. (aracıların Sahte ilahlarına ait değildir)

Tüm çok tanrılı inançlarda olduğu üzere müşrikler; Tanrı’nın oğlu veya kızları ile dünyayı yönettiğini iddia ediyorlardı, böylece uydurulmuş oğullar ve kızlar  üzerinden halkı sömürüyorlardı. Arap müşrikler Lat Uzza ve Menat olarak andıkları sözde Allah’ın kızları aracılığıyla cinler iletişimiyle; Yahudi müşrikler Baş tanrı Yahve’nin oğlu olduğunu iddia ettikleri dönem kralları üzerinden, ve hristiyanlar ise Allah’ın oğlu olarak andıkları Hz İsa üzerinden Kilise Ruhbanlık müessesesi aracılığıyla halkı sömürüyorlardı.  Ayetinde, aracıları hükmünde ortak edip vekalet vermeyen ve hükmünde tek yetkili olan Aziz ve Hakim Allah kastedilerek uyarılar yapılmaktadır. {Bkz; Maide 18, Necm 23 Nahl 55-60 Kehf 5, 50-51}

40/MU’MİN-13: Huvellezî yurîkum âyâtihî ve yunezzilu lekum mines semâi rızkâ(rızkan), ve mâ yetezekkeru illâ men yunîb(yunîbu).
O (Allah)tır ki, âyetlerini size gösterir ve sizin için gökten rızık indirir. Bunu münib olandan (Allah’a ve ayetlerine yönelmekle onun hak bilgisiyle gerçeği idrak edenlerden) başkası tezekkür etmez. {Bkz;Mü’min suresi 54}

40/MU’MİN-14: Fed’ûllâhe muhlisîne lehud dîne ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).
Öyleyse dîni, O’na halis kılarak (Bkz;Bakara suresi 78,79 aracıların emaniyesini terkederek sadece Allah’ın hükümleriyle ) Allah’a davet edin. Kâfirler bunu kerih görse de.

40/MU’MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve Arş’ın sahibi olan Allah, kendi emrinden olan ruhu, (Cebrail as)’ı kavuşma günü hakkında insanları uyarması için kullarından dilediğine indirir. (Dilediğini Resûl’ü kılar ona kitap ve hikmet verir)

40/MU’MİN-16: Yevme hum bârizûn(bârizûne) lâ yahfâ alâllâhi min hum şey’un, li menil mulkul yevm(yevme), lillâhil vâhidil kahhâr(kahhâri).
Onların bariz olduğu (herşeyin açıkça ortaya çıktığı o beas günü) gün onlardan (onların yeryüzü amellerinden) hiçbir şey orada Allah’a gizli kalmaz. O gün mülk kimindir? Tek ve Kahhar olan Allah’ındır.

40/MU’MİN-17: El yevme tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet, lâ zulmel yevm(yevme), innallâhe serîul hisâb(hisâbi).
(O gün ahirette)!Bugün bütün nefsler, kazandıkları sebebiyle cezalandırılır veya mükâfatlandırılır. Bugün (yapmadığınız birşey ile) size zulüm yoktur. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir. (denir)

40/MU’MİN-18: Ve enzirhum yevmel âzifeti izil kulûbu ledel hanâciri kâzımîn(kâzımîne), mâ liz zâlimîne min hamîmin ve lâ şefîin yutâu.
Ve o halde yaklaşan gün (İzin günü/hesap günü) konusunda onları şimdiden uyar. O zaman ki kalpler, korku ile hançerelere gelir. Ve Zalimler için orada yakın bir dost ve (müşrik aracıların iddia ettikleri gibi) şefaati kabul edilir herhangi bir şefaatçi yoktur.

40/MU’MİN-19: Ya’lemu hâinetel a’yuni ve mâ tuhfîs sudûr(sudûru).
(Allah), gözlerin hainliklerini ve sinelerin gizlediği şeyleri bilir.

40/MU’MİN-20: Vallâhu yakdî bil hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yakdûne bi şey’in, innallâhe huves semîul basîr(basîru).
Ve Allah, daima hak ile hükmeder. O’ndan başka taptıkları, (Aracıların ilah olarak andıkları/ sözde Allah’ın oğulları kızları) herhangi bir şey hakkında hüküm veremezler. Muhakkak ki Allah; O, herşeyi (zaten hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan) en iyi işiten ve en iyi görendir.

40/MU’MİN-21: E ve lem yesîrû fîl ardı fe yenzurû keyfe kâne âkibetullezîne kânû min kablihim, kânû hum eşedde min hum kuvveten ve âsâran fîl ardı fe ehazehumullâhu bi zunûbihim ve mâ kâne lehum minallâhi min vâk(vâkın).
Onlar, (müşrik kafirler) yeryüzünde dolaşmadılar mı ki, onlardan öncekilerin akıbeti nasıl oldu, baksınlar. Onlar (geçmişte yaşamış müşrikler) yeryüzünde kuvvet ve eserler bakımından, kendilerinden daha üstündüler. Fakat Allah, onları günahları sebebiyle (canlarını) aldı. Ve onlar için (aracıların iddia ettikleri gibi onları), Allah’a karşı koruyacak hiç kimse olmadı.

40/MU’MİN-22: Zâlike bi ennehum kânet te’tîhim rusuluhum bil beyyinâti fe keferû fe ehazehumullâh(ehazehumullâhu), innehu kaviyyun şedîdul ikâb(ikâbi).
İşte bu, azap onlara resûller beyyinelerle gelmiş olduğu halde, inkâr etmeleri sebebiyledir. Böylece Allah onları yakaladı. Muhakkak ki O, kuvvetlidir ve ikabı (cezası) şiddetlidir.

40/MU’MİN-23: Ve lekad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ve sultânin mubîn(mubînin).
Ve andolsun ki Musa (A.S)’ı âyetlerimizle ve apaçık bir sultanla (delil, mucize ve kitap ile) gönderdik.

40/MU’MİN-24: İlâ fir’avne ve hâmâne ve kârûne fe kâlû sâhirun kezzâb(kezzâbun).
Firavuna ve Haman’a ve Karun’a (gönderdik). Fakat onlar: (Musa (A.S) için) “Yalancı bir büyücüdür.” dediler.

40/MU’MİN-25: Fe lemmâ câehum bil hakkı min indinâ kâlûktulû ebnâellezîne âmenû meahu vestahyû nisâehum, ve mâ keydul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
Böylece onlara katımızdan hak din ile geldiği zaman: “Âmenû olanların (Allah’a aracısız iman ve teslim olanların) oğullarıyla beraber hepsini katledin (öldürün). Ve yalnızca kadınlarını canlı bırakın!” dediler. Ve fakat; Kâfirlerin tuzağı (hilesi) dalâletten başka birşey değildir.

40/MU’MİN-26: Ve kâle fir’avnu zerûnî aktul mûsâ vel yed’u rabbeh(rabbehu), innî ehâfu en yubeddile dînekum ev en yuzhire fîl ardıl fesâd(fesâde).
Ve firavun dedi ki: “Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim de (kendisini benim hışımdan koruyacak o çok güvendiği) Rabbine dua etsin. Gerçekten ben, (onun) sizin dîninizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesat çıkmasından korkuyorum.”

40/MU’MİN-27: Ve kâle mûsâ innî uztu bi rabbî ve rabbikum min kulli mutekebbirin lâ yû’minu bi yevmil hisâb(hisâbi).
Ve Hz. Musa dedi ki: “Muhakkak ki ben, hesap gününe inanmayan, ve (Allah’a karşı) kibirlenenlerin hepsinden, senin de Rabbin olan Rabbime sığınırım.”

40/MU’MİN-28: Ve kâle raculun mû’minun min âli fir’avne yektumu îmânehû e taktulûne raculen en yekûle rabbiyallâhu ve kad câekum bil beyyinâti min rabbikum, ve in yeku kâziben fe aleyhi kezibuh(kezibuhu), ve in yeku sâdikan yusibkum ba’dullezî yeidukum, innallâhe lâ yehdî men huve musrifun kezzâb(kezzâbun).
Ve firavun ailesinden olup ( o güne kadar) îmânını gizlemiş olan  mü’min bir adam şöyle dedi: “Bir adamı, ‘Rabbim Allah’tır.’ demesinden dolayı mı öldüreceksiniz? Ve o, ki Rabbinizden size beyyineler (mucizeler deliller) ile geldi. Eğer yalancı ise (zaten) yalanı kendi aleyhinedir. Ve eğer sadık (doğru söyleyen) ise vaadettiklerinin bir kısmı muhakkak ki size isabet edecektir. Muhakkak ki Allah, çok yalan söyleyen, haddi aşan/hükümlerinin dışına çıkan kişileri hidayete erdirmez.”

40/MU’MİN-29: Yâ kavmi lekumul mulkul yevme zâhirîne fîl ardı fe men yensurunâ min be’sillâhi in câenâ, kâle fir’avnu mâ urîkum illâ mâ erâ ve mâ ehdîkum illâ sebîler reşâd(reşâdi).
(O adam dedi ki): “Ey kavmim! Bugün mülk sizindir, yeryüzünde kuvvetlisiniz. Ama Allah’ın şiddetli azabı bize geldiğinde, o gün size kim yardım edecek?” Firavun (da) şöyle dedi: “Size gösterdiğim şey (istikamet/din) benim kendi hükmümdür. Ve ben, (Bkz: Mümin 36 baştanrı Ra’nın oğlu olarak) sizi irşad yolundan başkasına hidayet etmem.”

40/MU’MİN-30: Ve kâlellezî âmene yâ kavmi innî ehâfu aleykum misle yevmil ahzâb(ahzâbi).
Ve âmenû olan adam şöyle dedi: “Ey kavmim, muhakkak ki ben, ahzab günü gibi (İslamdan ayrılmakla, batılda fırkalar halinde küfür İmanını sürdürmekte ısrarcı olan kafirlere takdir edilen helak günü) gibi bir günün size (gelmesinden) korkuyorum!”

40/MU’MİN-31: Misle de’bi kavmi nûhın ve âdin ve semûde vellezîne min ba’dihim, ve mâllâhu yurîdu zulmen lil ibâd(ibâdi).
Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin ve onlardan sonraki kavimlerin durumu gibi. Ve Allah, kulları için zulüm dilemez. Dedi

40/MU’MİN-32: Ve yâ kavmi innî ehâfu aleykum yevmet tenâd(tenâdi).
Ve ey kavmim, muhakkak ki ben, sizin için O feryat gününden korkuyorum!

40/MU’MİN-33: Yevme tuvellûne mudbirîn(mudbirîne), mâ lekum minallâhi min âsım(âsımin) ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Arkanızı dönüp kaçacağınız gün sizin için Allah’tan başka bir koruyucu yoktur. (Aracılar ve sahte ilahları sizi koruyamaz) Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi yoktur.

40/MU’MİN-34: Ve lekad câekum yûsufu min kablu bil beyyinâti fe mâ ziltum fî şekkin mimmâ câekum bih(bihî), hattâ izâ heleke kultum len yeb’asallâhu min ba’dihî resûlâ(resûlen), kezâlike yudıllullâhu men huve musrifun murtâb(murtâbun).
Ve andolsun ki daha önce Yusuf (A.S) size ; (müşriklere) beyyineler (deliller) ile geldiği halde onun getirdiği hak dinden şüphe içinde olmuştunuz. Nihayet o yeryüzünde İslam’ı ihya edip vefat ettikten sonra bile Allah ondan başka Resûl göndermez diyerek tekrar (çok tanrılı batıl şirk inançlarına) dönmüştünüz. Allah haddi aşan şüphecileri işte böyle dalâlette bırakır.

Yusuf (as)ın vefatından sonra bir daha Resul gelmez bahaneleri üreten Yahudi emani aracılar, insanları hidayetçi ve şefaatçı sıfatıyla aldatarak, hem Medyen hem de eyke halkını şirk müessesinin peşine takıp sürüklemiştir. Bunun üzerine Aziz Allah Hz Şuayb (as)’ı Resul’ü olarak göndermiştir. Ve fakat tüm uyarılara rağmen müşrikler; Hz Şuayb’ı da yalanlamışlar, direnmişler ve nihayetinde helak edilmişlerdi. {Bkz; Hud suresi 84~95 Araf suresi  85, 93 Şuara suresi 176~189} Ve Şuayb (as)’ın vefatının ardından insanlar bir müddet sonra yine aracılarla ihya olan şirk müesssesinin peşine takılarak İslam’ı terk etmiş  ve ardınca yeryüzünde İslam’i yaşantıyı ihya etmek için Hz Musa as gönderilmiştir. not: Hz Eyüb (as) Hz Yusuf (as) ile aynı dönemde yaşamış ve ancak farklı bir fırkadan olan müşriklerle mücadele etmiş olan bir Resul’dür.

40/MU’MİN-35: Ellezîne yucâdilûne fî âyâtillâhi bi gayri sultânin etâhum, kebure makten indallâhi ve indellezîne âmenû, kezâlike yatbaullâhu alâ kulli kalbi mutekebbirin cebbâr(cebbârin).
Onlar kendilerine bir sultan (yetki/yetkili) gelmediği halde, Allah’ın âyetleri hakkında (uydurdukları aracı ilahlar üzerinden halkı kandırarak/fitne çıkararak) mücâdele ederler. Böylece Gadap,(savaş azap) Allah’ın ve âmenû olanların indinde büyük farz oldu.  (Aziz Allah küfürde direnen müşriklere gadap ettiği için ve gadap hükmü verdiği için; Allah’a aracısız iman ve teslim olanlar da; kafirlerin küfürde ısrar etmeleri durumunda mutlaka kafirlere azap etmeleri gerekir. Bkz:Tevbe suresi 12 Tevbe suresi 23,24 Bakara 191,193 Enfal suresi 39) Allah bütün zorba mütekebbirlerin kalbinin üzerini işte böyle (bir akibetle) tabeder.

40/MU’MİN-36: Ve kâle fir’avnu yâ hâmânubni lî sarhan leallî eblugul esbâb(esbâbe).
Ve firavun şöyle dedi: “Ey Haman! Benim için yüksek bir kule inşa et. Umulur ki böylece sebeplere (Allah’ın varlığının delillerine) ulaşırım.”

Geçmişte tüm çok tanrılı inançlarda ruhbanların fitne öğretileriyle ; Güneş tanrısı baş tanrıdır ve yıldızlar, Tanrının dünyayı yönetmek adına muhtelif konularda yetki vererek vekili olarak atadığı kızları veya oğulları ya da akrabaları varsayılmıştır. Bu hakikat Kuran’da Enam suresi 75~83 ve Saffat suresi 88~98 ayetlerinde kıssa edilerek; Hz İbrahim üzerinden örneklenir. Ve İslam haricinde geçmişte yaşamış ulusların tümü yıldızların isimlerine totemleştirdikleri putlar üzerinden “Gök tanrılara” tapınırlardı. Ve gök Tanrı inançlarına göre (o dönem mesafe ölçer cihazlar da henüz olmadığından) gökkubbeyi dünyanın tepesinde yüksek direkler üzerinde kurulu Tanrı’ların yaşadığı düz bir katman olarak tahayyül ederlerdi. Bu yüzden göktanrı inançlarına bir reddiye olarak {bkz;Lokman suresi 10 Rad suresi 2} ayetlerinde  “gökyüzünü direksiz yarattık” vurgusu yapılmıştır. Tüm çok tanrılı inançlarda (İncil ve Tevratta da) Tanrı insana benzer ve tepsi gibi düz tahayyül ettikleri bir dünyanın üzerinde bulunan gök katında, hemen bulutların üzerindeki konutunda ikamet ederdi. Hz Musa döneminde Mısır’da; Güneş tanrısı Ra’nın oğlu olduğuna inanılan firavunlar, yaşarken tanrının tek yetkilisi ve vekili olarak ülkeyi yönetir Tanrı ile iletişim kurmak amacıyla (yalanıyla) yüksek piramitler inşaa edip, öldükten sonra Baba Tanrı’yla oradan irtibatlandıklarını iddia ederek halkı kandırırlardı. Nitekim Hz Musa, Firavunu ve halkını, işinde ve hükmünde ve yönetiminde asla aracı ve vekil kabul etmeyen Alemlerin Rabbi olan Allah’a iman etmeye çağırınca, Firavun, Aziz Allah’ın {bkz; mearic suresi 4 / 50.bin yılda ancak ulaşılabilen ) ahiret aleminde olduğunu henüz idrak edemediğinden ve gök tanrı inançlarında olduğu gibi; Aziz Allah’ın da direklerin üzerinde inşa edilmiş tanrı katında ikamet ettiği zannıyla Tanrı’yı görmek için yüksek bir kule inşaa edilmesini istemiştir.

40/MU’MİN-37: Esbâbes semâvâti fe attalia ilâ ilâhi mûsâ ve innî le ezunnuhu kâzibâ(kâziben), ve kezâlike zuyyine li fir’avne sûu amelihî ve sudde anis sebîl(sebîli), ve mâ keydu fir’avne illâ fî tebâb(tebâbin).
“Göklerin sebeplerine (Allah’ın varlığının delillerine)  ulaşırım, böylece Musa’nın İlâhı’na muttali olurum. Muhakkak ki ben, onun (Musan’ın bu iddiasında) yalancı olduğunu zannediyorum. dedi. ” Ve işte böylece firavuna kötü ameli (bkz: mümin 48 kibir duygusu ile) böyle süslendi. Ve böylece yoldan saptırıldı. Ve firavunun hilesi hüsrandan başka birşey olmadı.

40/MU’MİN-38: Ve kâlellezî âmene yâ kavmittebiûni ehdikum sebîler reşâd(reşâdi).
Ve âmenû olan (Allah’a aracısız iman ve teslim olan) adam şöyle dedi: “Ey kavmim! Bana/İslam’a tâbî olun ki sizi irşad yoluna ulaştırayım.”

40/MU’MİN-39: Yâ kavmi innemâ hâzihil hayâtud dunyâ metâun ve innel âhirete hiye dârul karâr(karâri).
Ey kavmim! Bu dünya hayatı, sadece (geçici sınav süresi) bir metadır (faydalanmadır). Ve muhakkak ki ahiret karar kılınacak (devamlı kalınacak) yerdir.

40/MU’MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu’minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).
Kim seyyiat işlerse (Zikr/Kuran hükümlerinin aksini yaparsa) mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden olsun kim amilüssalihat (Allah’ı Razı etmek için Zikr/Kuran hükmünü hali ) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.

40/MU’MİN-41: Ve yâ kavmi mâ lî ed’ûkum ilen necâti ve ted’ûnenî ilen nâr(nâri).
Ve ey kavmim! Benim için nasıl bir hal ki, ben sizi kurtuluşa çağırıyorum ve oysa siz, beni (aracılığa/şirke) ateşe çağırıyorsunuz.

40/MU’MİN-42: Ted’ûnenî li ekfure billâhi ve uşrike bihî mâ leyse lî bihî ilmun ve ene ed’ûkum ilel azîzil gaffâr(gaffâri).
Siz beni, Allah’ı inkâra ve hakkında ilmim olmayan bir şeyi O’na, (Allah’ın yetkilisi olduklarına dair hiçbir ispat ve delili bulunmayan aracıların iddia ettikleri ilahları siz göğün ve yerin yaratıcısına) ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ve oysa ben, sizi Azîz (olağanüstü güçlere sahip yüceler yücesi) ve Gaffar (günahların tek ve yegane bağışlayıcısı) olan Allah’a çağırıyorum.

40/MU’MİN-43: Lâ cereme ennemâ ted’ûnenî ileyhi leyse lehu da’vetun fîd dunyâ ve lâ fîl âhireti ve enne mereddenâ ilâllâhi ve ennel musrifîne hum ashâbun nâr(nâri).
Beni kendisine çağırdığınız şeyin (emaniye inancının) hiçbir hükmü yoktur. Onun (aracı ilahların), dünyada ve ahirette bir daveti de (yetisi de) yoktur. Muhakkak ki bizim dönüşümüz Allah’adır. Ve muhakkak ki müsrifler (sınav sürelerini/ömürlerini boşu boşuna batıl boş şeylere sarf edenler) onlar, ateş ehlidir.

40/MU’MİN-44: Fe se tezkurûne mâ ekûlu lekum, ve ufevvidu emrî ilâllâh(ilâllâhi), innallâhe basîrun bil ibâd(ibâdi).
Bundan sonra size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız (anlayacaksınız). Ve ben, işimi (tek yetkili olan) Allah’a havale ederim (bırakırım). Muhakkak ki Allah, amenü kullarını görendir. Demişti.

40/MU’MİN-45: Fe vekâhullâhu seyyiâti mâ mekerû ve hâka bi âli fir’avne sûul azâb(azâbi).
Böylece Allah, onların yaptığı hilelerin kötülüklerinden onu korudu. Ve firavun ailesini, azabın kötüsü kuşattı.

40/MU’MİN-46: En nâru yu’radûne aleyhâ guduvven ve aşiyyâ(aşiyyen) ve yevme tekûmus sâah(sâatu), edhılû âle firavne eşeddel azâb(azâbi).
O ateş ki (kafirler cehennemde) sabah akşam ona arz olunurlar. Ve o saatin (kıyâmetin) vuku bulacağı gün: “Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun!” (denir).

40/MU’MİN-47: Ve iz yetehâccûne fîn nâri fe yekûlud duafâu lillezînestekberû innâ kunnâ lekum tebean fe hel entum mugnûne annâ nasîben minen nâr(nâri).
Ve onlar ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar (aldatılanlar/aracıların yalanlarına aldananlar) kibirlenenlere(aracılara): “Gerçekten biz size (aracılara) tâbî olduk. Şimdi siz, ateşten nasibimizi (şefaat ederek) bizden giderebilir misiniz?” derler.

40/MU’MİN-48: Kâlellezî nestekberû innâ kullun fîhâ innallâhe kad hakeme beynel ibâd(ibâdi).
Kibirlenenler Onlara der ki: “Muhakkak ki biz hepimiz, şimdi hep birlikte ateşin içindeyiz. Allah mutlaka kulları arasında artık kendisi hüküm vermiştir.”

40/MU’MİN-49: Ve kâlellezîne fîn nâri li hazeneti cehennemed’û rabbekum yuhaffif annâ yevmen minel azâb(azâbi).
Ve ateşin içinde olanlar, cehennem bekçilerine şöyle derler: “Rabbinize bizim için dua edin. Azaptan birkaç günü bize hafifletsin.”

40/MU’MİN-50: Kâlû e ve lem teku te’tîkum rusulukum bil beyyinât(beyyinâti), kâlû belâ, kâlû fed’û, ve mâ duâul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
(Cehennem bekçileri) derler ki: “Resûlleriniz, size yeryüzünde aracı ilahlar olmadığına dair beyyineler ile gelmediler mi?” (Onlar da) “Evet.” dediler. (Bekçiler): “Öyleyse (biz görevlileri bile burada Allah’a aracılar kılmayı bırakın da en azından burada ahirette ) siz Allah’a aracısız dua edin dediler.” Kâfirlerin duası bile, işte böyle sadece dalâlettir.

40/MU’MİN-51: İnnâ le nensuru rusulenâ vellezîne âmenû fîl hayâtid dunyâ ve yevme yekûmul eşhâd(eşhâdu).
Muhakkak ki Biz, resûllerimize ve âmenû olanlara (Allah’a aracısız iman ve teslim olanlara) hem dünya hayatında ve hem de tüm şahitlerin kaim olacağı o günde (ahiret hesap gününde) mutlaka yardım edeceğiz.

40/MU’MİN-52: Yevme lâ yenfeuz zâlimîne ma’ziretuhum ve lehumullâ’netu ve lehum sûud dâr(dâri).
Zalimlere mazeretlerin asla fayda vermeyeceği o günün lâneti ve kötü yurt (cehennem) onlar içindir.

40/MU’MİN-53: Ve lekad âteynâ mûsel hudâ ve evresnâ benî isrâîlel kitâb(kitâbe).
Ve andolsun ki Musa’ya hidayet verdik. Ve Benî İsrail’i, kitaba varis kıldık.

40/MU’MİN-54: Huden ve zikrâ li ulîl elbâb(elbâbi).
Ulûl’elbab için hidayet ve zikir olarak.

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için, Hüküm ve Hikmet sahibi Hakim Allah, her dönem Resul’leri vasıtasıyla sınanma hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Her dönem gönderdiği hükümler {bkz:Beyyine suresi 3} aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Resul’lere gönderilen kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikir’dir. Zikr tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr’in { bkz: Râd suresi 38} dönemsel adlarıdır. Geçmişte tarih boyu {bkz; Bakara suresi 100,101} gönderilen diğer kitaplar {bkz; Hicr suresi 90} muktesim müşrikler tarafından tahrif edildiği için Aziz ve Hakim Allah  SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani “içeriğinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır. Zikri Tilavet etmek; Geçmişte müşriklerin tali olarak bozup tahrif etmiş oldukları Zikr hükümlerini hem yaptıkları tahrifatı göstererek hem de hükmün aslını işaret ederek tali düzeltmeler yapmakla Zikri hakikatı içinde okumak demektir. Kuran’da Zikr farklı konular içeriğinde Tilavet edilir. Örneğin saffat suresinde ahirete iman hususunda kitap tilavet edilirken. Nisa suresinde ise Kadınlar yetimler engelliler köleler cariyeler vb gibi konularda sosyal yaşantı üzerine tilavet edilir. Örneğin;/ Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: “Allah, kadınların haklarını daha önceki indirdiği kitaplarda farz kılmış olduğu halde, onlara vermediğiniz hakları ve zulüm ile zorla nikâhlamak istediğiniz aciz yetim kız çocukları hakkında ve yetimlere adaletle davranmanız hususunda şimdi size Kitab’ında tilavet edilmekte olan âyetleriyle fetva veriyor. Ve hayır olarak ne yaparsanız, o taktirde muhakkak ki Allah, onu en iyi bilendir. Nisa suresi 127) Tezekkür; Allah’ın eksiksiz kitabı olan Zikr/Kuran ayetleri ile bildirdiği hususlara iman edip Zikr ayetlerindeki bilgiler ile bir konuyu zihninde muhakeme edip karar vermek demektir. Örneğin “sadaka verin” diyen bir ayetini okurken sadakaların “yoksunlara verilmesini açıklayan” bir diğer ayetiyle zihninde birleştirip her ayetini Allah’ın açıklama getirdiği bir diğer Kuran ayetiyle zihninde örtüştürerek kavramakla ; Aziz Allah’ın kullarından isteklerini, menfaat uğruna değiştiren aracılara ihtiyaç duymadan, Zikr hükümleriyle yani Te-Zikr/Tezekkür yöntemiyle Allah’a aracısız yönelmek demektir. {bkz;Sad 29,İbrahim 52, Zumer 18 Mümin 54}  parantez içinde verdiğimiz konumuzu açıklayan te-Zikr örnekleri gibi. Ulul’elbab; Zikr ile tezekkür etmekle aracıların yalan yanlış eksik bilgilerine ihtiyaç hissetmeden, Allah’a aracısız yönelen kullarına ise Ulul’elbab denir. Ulul’elbab; “her dönem” {bkz; Zumer suresi 18 Rad suresi 10} tebliğ edileni saklamadan muktesim müşrikler gibi { bkz; hicr suresi 90} değiştirmeden dini açıklayıp yaşayıp yaşatanlar demektir. Ayrıca; Ulul’elbab kişilerin detaylı özellikleri için bkz; Rad suresi 19~25

40/MU’MİN-55: Fasbir inne va’dallâhi hakkun vestagfir li zenbike ve sebbih bi hamdi rabbike bil aşiyyi vel ibkâr(ibkâri).
Öyleyse sabret. Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. Ve günahların için mağfiret dile. Akşam ve sabah Rabbini hamd ile tesbih et.

40/MU’MİN-56: İnnellezîne yucâdilûne fî âyâtillâhi bi gayri sultânin etâhum in fî sudûrihim illâ kibrun mâ hum bi bâligîh(bâligîhi), festeiz billâh(billâhi), innehu huves semîul basîr(basîru).
Muhakkak ki, kendilerine gelmiş bir sultan (delil) olmaksızın, Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele edenlerin sinelerinde sadece (imana) ulaştırmayan bir kibir vardır. Artık sen Allah’a sığın, muhakkak ki O, en iyi işiten ve en iyi görendir.

40/MU’MİN-57: Le halkus semâvâti vel ardı ekberu min halkın nâsi ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Göklerin ve yerin yaratılışı, insanın yaratılışından muhakkak ki daha büyüktür. Ve lâkin (ahirete iman etmeyen)  insanların çoğu bunu bilmezler.

40/MU’MİN-58: Ve mâ yestevîl a’mâ vel basîru vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve lel musîu, kalîlen mâ tetezekkerûn(tetezekkerûne).
Ve kör ile basiret sahibi bir olmaz. Ve de âmenû olup (Allah’ı razı etmek için) salih amel işleyenlerle kötülük yapanlar da bir olmaz. Ne kadar az tezekkür ediyorsunuz.

40/MU’MİN-59: İnnes sâate le âtiyetun lâ reybe fîhâ ve lâkinne ekseren nâsi lâ yû’minûn(yû’minûne).
Muhakkak ki hakkında şüphe olmayan o saat (kıyâmet) mutlaka gelecektir. Ve lâkin insanların çoğu buna  inanmazlar.

40/MU’MİN-60: Ve kâle rabbukumud’ûnî estecib lekum, innellezîne yestekbirûne an ibâdetî se yedhulûne cehenneme dâhırîn(dâhırîne).
Ve Rabbimiz, şöyle buyurdu: “Bana dua ediniz ki size icabet edeyim. Bana kul olmaktan kibirlenenler, muhakkak ki hakir ve zelil olarak cehenneme girecekler.” (Buyurdu)

40/MU’MİN-61: Allâhullezî ceale lekumul leyle li teskunû fîhi ven nehâre mubsırâ(mubsıren), innallâhe le zû fadlin alen nâsi ve lâkinne ekseren nâsi lâ yeşkurûn(yeşkurûne).
O Allah ki, size geceyi içinde sükûn bulmanız için gündüzü de gösterici (aydınlık) kıldı. Muhakkak ki Allah, insanlar üzerinde mutlaka yegane fazl sahibidir. Ve lâkin insanların çoğu şükretmezler.

40/MU’MİN-62: Zâlikumullâhu rabbukum hâliku kulli şey’in lâ ilâhe illâ huve fe ennâ tu’fekûn(tû’fekûne).
İşte o Allah ki, sizin Rabbinizdir. Herşeyi Yaratan’dır. O’ndan başka İlâh yoktur. Öyleyse (şeytanlar ve avaneleri tarafından) nasıl döndürülüyorsunuz?

40/MU’MİN-63: Kezâlike yu’fekullezîne kânû bi âyâtillâhi yechadûn(yechadûne).
Allah’ın âyetlerini bilerek, inatla inkâr edenler, işte böyle döndürülürler.

40/MU’MİN-64: Allâhullezî ceale lekumul arda karâren ves semâe binâen ve savverekum fe ahsene suverekum ve razakakum minet tayyibât(tayyibâti), zâlikumullâhu rabbukum, fe tebârekallâhu rabbul âlemîn(âlemîne).
O Allah ki, yeryüzünü sizin için (sınanma yeri olarak) karar kıldı. Ve semayı bina etti. Ve sizi tasvir etti (suret verdi). Sonra suretlerinizi ahsen kıldı (idrak edecek mükemmel hale getirdi)). Ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. İşte bu Allah, sizin Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi; Allah, Mübarek’tir (yücedir).

40/MU’MİN-65: Huvel hayyu lâ ilâhe illâ huve fed’ûhu muhlisîne lehud dîn(dîne), el hamdu lillâhi rabbil âlemîn(âlemîne).
O, Hayy’dır (gerçek var olandır.) (Aracıların uydurma sahte ilahlarının aksine). O’ndan başka İlâh yoktur. Öyleyse dîni O’na halis kılarak (Allah’a aracısız) dua edin. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

40/MU’MİN-66: Kul innî nuhîtu en a’budellezîne ted’ûne min dûnillâhi lemmâ câeniyel beyyinâtu min rabbî ve umirtu en uslime li rabbil âlemîn(âlemîne).
De ki: “Muhakkak ki ben sizin, Allah’tan başka taptıklarınıza kul olmaktan men edildim, bana Rabbimden beyyineler (deliller/ayetler/vahiy) geldiği için. Ve âlemlerin Rabbine teslim olmakla (irademi Allah’a aracısız teslim etmekle) emrolundum.”

40/MU’MİN-67: Huvellezî halakakum min turâbin summe min nutfetin summe min alakatin summe yuhricukum tıflen summe li teblugû eşuddekum summe li tekûnû şuyûhâ(şuyûhan), ve minkum men yuteveffâ min kablu ve li teblugû ecelen musemmen ve leallekum ta’kılûn(ta’kılûne).
O ki, sizi (ahirette) topraktan yarattı. Sonra (yeryüzünde) bir nutfeden, bir alakadan (rahim duvarına asılı bir damladan). Sonra sizi (bir rahimden) bir çocuk olarak çıkarır ki sizin en kuvvetli çağınıza ulaşmanız, daha sonra da yaşlanmanız için. Ve sizden bir kısmınız, ihtiyarlamadan önce vefat ettirilir. Ve bir kısmınız da sizin için belirlenmiş bir süreye ulaşmanız için (tarafımızca) yaşamı devam ettirilir. Ve umulur ki siz de (bunları tefekkür ederek) böylece akıl edersiniz.

40/MU’MİN-68: Huvellezî yuhyî ve yumît(yumîtu), fe izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûn(yekûnu).
Hayatı veren de öldüren de O’dur. O, bir işe hükmettiği (karar verdiği) zaman ona sadece “Ol!” der. Ve o, hemen olur.

40/MU’MİN-69: E lem tere ilellezîne yucâdilûne fî âyâtillâh(âyâtillâhi), ennâ yusrafûn(yusrafûne).
Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele edenleri görmedin mi? Onlar nasıl döndürülüyorlar.

40/MU’MİN-70: Ellezîne kezzebû bil kitâbi ve bimâ erselnâ bihî rusulenâ, fe sevfe ya’lemûn(ya’lemûne).
Onlar, Kitabı ve resûllerimizle gönderdiğimiz şeyleri (ayetlerimizi) yalanladılar. Fakat yakında bilecekler.

40/MU’MİN-71: İzil aglâlu fî a’nâkıhim ves selâsil(selâsilu), yushabûn(yushabûne).
Onlar, orada boyunlarında halkalar ve zincirler olduğu halde sürüklenecekler.

40/MU’MİN-72: Fîl hamîmi summe fîn nâri yuscerûn(yuscerûne).
Onlar kaynar suya sokulacaklar, sonra da ateşte tutuşturulacaklar (yakılacaklar).

40/MU’MİN-73: Summe kîle lehum eyne mâ kuntum tuşrikûn(tuşrikûne).
Sonra o haldeyken ahirette onlara: “Sizin şirk koşmuş olduğunuz şeyler şimdi nerede?” denir

40/MU’MİN-74: Min dûnillâh(dûnillâhi), kâlû dallû annâ bel lem nekun ned’û min kablu şey’â(şey’en), kezâlike yudıllullâhul kâfirîn(kâfirîne).
Allah’tan başka (aracılara ve onların sahte ilahlara yönelen cehennemlik müşrikler) derler ki: “Onlar şimdi bizden saptılar (yeryüzündeyken bize hidayet vaad eden aracılar sözlerinde durmadılar). Hayır, (meğer yeryüzünde) biz daha önce (hiç) bir şeye tapmamışız. Dediler. Allah, kâfirleri işte böyle dalâlette bırakır.”

40/MU’MİN-75: Zâlikum bimâ kuntum tefrehûne fîl ardı bi gayril hakkı ve bimâ kuntum temrehûn(temrehûne).
İşte bu, sizin yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve azmanız sebebiyledir.

40/MU’MİN-76: Udhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvel mutekebbirîn(mutekebbirîne).
Ebediyyen orada kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Artık kibirlenenlerin kalacakları yer ne kötü. Denir.

40/MU’MİN-77: Fasbir inne va’dallâhi hakk(hakkun), fe immâ nuriyenneke ba’dallezî neıduhum ev neteveffeyenneke fe ileynâ yurceûn(yurceûne).
Öyleyse (beas/din günü için) sabret. Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. Onlara vaadettiklerimizin (azabın), bir kısmını (yeryüzünde vereceğimiz azabı da) sana gösteririz veya seni (daha önce) öldürürüz. Sonunda onlar da muhakkakki Bize döndürülecekler.

40/MU’MİN-78: Ve lekad erselnâ rusulen min kablike minhum men kasasnâ aleyke ve minhum men lem naksus aleyk(aleyke), ve mâ kâne li resûlin en ye’tiye bi âyetin illâ bi iznillâh(iznillâhi), fe izâ câe emrullâhi kudıye bil hakkı ve hasire hunâlikel mubtılûn(mubtılûne).
Ve andolsun ki senden önce (de) resûller gönderdik. Onlardan bir kısmını sana anlattık ve bir kısmını sana anlatmadık. Allah’ın izni olmadan bir resûlün âyet getirmesi olamaz. Artık Allah’ın emri geldiği zaman hak ile hükmedilmiş olur. Ve bâtılı isteyenler, orada hüsran uğramışlardır.

Mu’min suresi iniş sırasına göre Kuran’da 60. Sıradadır. Önceki inen surelerde Geçmişte gönderilen Resullerin sadece bir kısmının anlatıldığı vurgulanmaktadır. Devam eden Surelerde geçmişte gönderilen Resûllerin anlatılmayan bir diğer kısmı da ilgili muhtelif konular üzerinde örneklenerek kıssa edilecek.

40/MU’MİN-79: Allâhullezî ceale lekumul en’âme li terkebû minhâ ve minhâ te’kulûn(te’kulûne).
O Allah ki, “onun üzerine binin ve onun (etinden) yeyin” diye yeryüzünde  sizin için hayvanlar var etti.

40/MU’MİN-80: Ve lekum fîhâ menâfiu ve li teblugû aleyhâ hâceten fî sudûrikum ve aleyhâ ve alel fulki tuhmelûn(tuhmelûne).
Ve onda (hayvanlarda) sizin için menfaatler (faydalar) vardır. Ve onun üzerinde, gönüllerinizdeki hacetlere (ihtiyaçlarınızı karşılamak üzere gideceğiniz yerlere) ulaşmanız için. Onların (hayvanların) ve gemilerin üzerinde taşınırsınız diye.

40/MU’MİN-81: Ve yurîkum âyâtihî fe eyye âyâtillâhi tunkirûn(tunkirûne).
Ve (Allah) size âyetlerini (yaratılış ve oluş delillerini) gösteriyor. Öyleyse Allah’ın hangi âyetlerini inkâr ediyorsunuz?

40/MU’MİN-82: E fe lem yesîrû fîl ardı fe yenzurû keyfe kâne âkıbetullezîne min kablihim, kânû eksere minhum ve eşedde kuvveten ve âsâren fîl ardı femâ agnâ anhum mâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
Onlar yeryüzünde dolaşmadılar mı ki? Onlardan öncekilerin akıbetleri nasıl oldu baksınlar. Ve onların çoğu, kuvvet ve eserler bakımından yeryüzünde kendilerinden daha üstündüler. Fakat kazanmış oldukları şeyler, onlara da fayda vermedi.

40/MU’MİN-83: Fe lemmâ câethum rusuluhum bil beyyinâti ferihû bimâ indehum minel ilmi ve hâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
Onlara resûlleri beyyinelerle geldiği zaman yanlarındaki ilim (mensup oldukları şirk dini) sebebiyle şımardılar. Ve alay etmiş oldukları şey (hakk din) onları ahiret azabıyla kuşattı.

40/MU’MİN-84: Fe lemmâ reev be’senâ kâlû âmennâ billâhi vahdehu ve kefernâ bimâ kunnâ bihî muşrikîn(muşrikîne).
Bizim şiddetli azabımızı (ahirette) gördükleri an ancak o zaman : “Allah’a ve O’nun Tek’liğine îmân ettik. Ve O’na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik.” dediler.

40/MU’MİN-85: Fe lem yeku yenfeuhum îmânuhum lemmâ reev be’senâ, sunnetâllahilletî kad halet fî ibâdih(ibâdihî), ve hasire hunâlikel kâfirûn(kâfirûne).
Şiddetli azabımızı gördükleri zaman artık onların oradaki (ahiretteki) îmânı, onlara bir fayda vermedi. Allah’ın, kulları hakkındaki gelip geçen sünneti (sürekli kanunu/zikrin kanunu) budur. Kâfirler daima orada hüsrana uğradılar.