MU’MİN SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

40/MU’MİN-1: Hâ mîm.
Hâ, Mîm.

40/MU’MİN-2: Tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil alîm(alîmi).
Bu Kitab’ın indirilişi, Aziz ve Alîm olan Allah’tandır.

40/MU’MİN-3: Gâfiriz zenbi ve kâbilit tevbi şedîdil ikâbi zît tavl(tavli), lâ ilâhe illâ hûve, ileyhil masîr(masîru).
(O ki) günahları mağfiret eden, tövbeleri kabul eden, cezası şiddetli olan, ihsan, fazl ve kerem sahibi olandır. O’ndan başka (bu uluhiyet vasıflarına haiz) başka İlâh yoktur. Dönüş, sadece O’nadır.

40/MU’MİN-4: Mâ yucâdilu fî âyâtillâhi illellezîne keferû fe lâ yagrurke tekallubuhum fîl bilâd(bilâdi).
Kâfirlerden başkası, Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele etmez. Artık onların şehirlerde dönüp dolaşmaları (şirk inançlarının birçok şehirde yaygın olması) seni aldatmasın.

40/MU’MİN-5: Kezzebet kablehum kavmu nûhın vel ahzâbu min ba’dıhım ve hemmet kullu ummetin bi resûlihim li ye’huzûhu ve câdelû bil bâtılı li yudhıdû bihil hakka fe ehaztuhum, fe keyfe kâne ıkâb(ıkâbi).
Onlardan önce Nuh (A.S)’ın kavmi ve onlardan sonra gelen nice kavimler (İslam’ı ve resûllerini) yalanladılar. Ve bütün (müşrik) ümmetler, yakalayıp yok etmek için Resulelerine hücum ettiler. Hakkı, bâtılla yok etmek için onlarla mücâdele ettiler. Ancak, sonunda daima Rabbinin; “Ben, onları yakaladığım zaman ikabım (benim cezalandırmam) nasıl oldu?” {bkz;Rad süresi 32} sözü onlara da hak oldu.

40/MU’MİN-6: Ve kezâlike hakkat kelimetu rabbike alellezîne keferû ennehum ashâbun nâr(nâri).
Ve işte böylece Rabbinin (Bkz; Mümin suresi 60 İslam’ı ve Allah’ın Resul’lerini yalanlayan o müşrik kafirlerin) “hepsinin mutlaka ateş ehli (cehennemlik) olacaklarına dair (önceden uyararak) verdiği sözü”, o kâfirlerin de üzerine hak oldu.

40/MU’MİN-7: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke vekıhim azâbel cahîm(cahîmi).
Arşı tutan melekler  ve onun etrafındakiler (bkz; secde suresi 5,8 hakka suresi 17 saffat suresi 8 yeryüzündeki tüm iş ve oluşu Allah’ın emriyle insan zaman algısına göre 1000 yıl mesafedeki “Melei Ala arşından” yönetip tedbir eden tüm melekler) , Rab’lerini hamd ile tesbih ederler ve (aracılara tabi olmadan) yalnızca O’na îmân ederler. Ve âmenû (Allah’a aracısız iman ve teslim) olanlar için (Allah’tan) mağfiret dilerler: “Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle ve ilimle kuşattın. Böylece  tövbe edenleri ve senin yoluna (Sıratı Mustakîm’e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!” derler.

Tarih boyunca, İslam’ın Resul’lerinin büyük mücadeleler verdiği tüm çok tanrılı inançlarda, Güneş tanrısı baş tanrı olarak kabul edilmiştir. Ve yıldızlar Tanrının dünyayı yönetmek adına kendisine vekili olarak atadığı kızları veya oğulları varsayılmıştır. Bu hakikat Kuran’da Enam suresi 75~78 ve Saffat suresi 88~98 ayetleriyle Hz İbrahim üzerinden örneklenerek açıklanır. İslam haricinde geçmişte varolmuş ulusların tümü yıldızların isimlerine totemleştirdikleri putlar üzerinden “Gök tanrı’lara” tapınırlardı. Ve tanrıların isteklerini “put hizmetkarı” anılan put sahibi kahinlerden öğrenirlerdi. Yahudi ve hristiyan müşrikler ise kendi krallarını Tanrının oğlu kabul edip bu vasıtasıyla tanrının yeryüzünü idare ettiğine inanıyorlardı. Tüm aracılı şirk inançları, Elit hakim zümre ve onların çıkar payandası olan ruhbanların kurguladığı ve yönettiği bir sömürü düzeni ve aldatmacasıdır. Delalette olanlar ise Zikr’e itibar etmeyip onlara aldanan halklardır. Arap müşrikler tüm çok tanrılı inançlarda olduğu gibi Tanrının evlatları ile dünyayı yönettiğine inanıyordu ve Lat Uzza ve Menat olarak isimlendirdileri Allah’ın kızları olarak varsaydıkları, Putlar’ın hidayeti ve şefaatini umarak Allaha dolaylı yöneliyorlardı. Dolayısıyla Put sahipleri Tanrının insanlardan istediği vergileri harçları miktarıyla halka iletiyordu. Put hizmetkarı aracılar Allah’ın yetki verdiği kızlarıyla cinler vasıtasıyla saffat 6~11 ve Hicr 17,18 ayetlerinde bu yalanları reddedildiği halde haberleştiklerini aktarıyordu. Yani halk putlar üzerinden aracılar tarafından sömürülüyordu. {Bkz Mâide suresi 18 Necm 23 Nahl 55-60 Necm 23 Muminun 91} Müşriklerin, vekil kıldıkları putlar muhtelif toplumlarda isim olarak değişse de daima vekil saydıkları “yıldız tanrılara” ibadet etmişlerdir. Hicr 16 ve Saffat 6 ayetlerinde, “semayı yıldızlarla bir ziynet olarak süsledik” vurgusu yıldızların kutsal değil ancak ve sadece birer yıldız olduğunu vurgulamak içindir. Müşrik ruhbanlar, insanları kandırıp sömürme gayelerinde,Allah ile cinler arasında akrabalıklar isnad edip {bkz: saffat 158 ve Enam 100} “cinler ve şeytanlar bizim hizmetimizde göğe yükselip bize Allah’tan vahiy getiriyor” iddialarında bulunarak Hz Muhammed’in Peygamberliğini reddediyor ve Hicr 6 Kalem 51 ve Duhan 14 ayetlerinde de vurgulandığı üzere ona deli mecnun ifitiraları atıyorlardı. Müşrik inançlarında ahiret hayatı yoktur ve onlara göre dünya tepsi gibi düz bir yerdir. Tanrıları ise bu aldatmacada; tepsi dünyanın tepesinde hemen bulutların üzerindeki bir yerde bulunan ikametgahında oturmaktadır. Bu yüzden tarihte muhtelif müşrik inançlarında tanrıya ulaşmak için (tanrının buyruklarını iletiyoruz bahanesiyle insanları sömürmek için) Babil kulesi gibi yüksek kuleler inşa edilmiştir. Ya da, halk için ulaşımı zor olan bir dağın üzerinde sözde aracı tanrılara konut inşaa edilmiş ve halk o konuttan aracılar vasıtasıyla iletilen komutlarla sömürülüp kullanılmıştır. Hicr suresinde şeytanların ve cinlerin göğe yükselip Allah ile kullar arasında aracılık görevini yerine getiremeyecekleri vurgulanmakla birlikte ilk yaratılışta tüm meleklerin, İnsan önünde secde ederek eğilmesine rağmen, Ateşten bir halk olan şeytan ve cinlerin insan önünde asla eğilmediğini ve bu yüzden yeryüzünde de insana aracılık yapan bir hizmetli konumunda olmayacakları vurgulanarak ilk yaratılış kıssasıyla aktarılır. Hicr suresi devam eden ayetlerinde Allah’ın Resullerini ve hak dinini inkar eden müşrik kavimlere, cinler veya şeytanlar yerine Allah’ın gönderdiği görevli meleklerin aslında hangi vesileyle geldiğini ve geldiklerinde kavimlere nasıl felaketler yaşattıklarını sureye ismini veren Hicr kavmi ve Lut kavimleri ve Hz İbrahim’den örneklerle açıklanır. Kulların üzerindeki tüm yetki ve otoritenin özellikle aracısız bir halde Allah’ın {bkz:mearic 4 Arş’ı Â’la katından/melek hızıyla bir günü 50 bin yıl olan bir sürede ancak ulaşılabilen arşından} komuta edildiği bildirilmiş ve Şeytanların ya da cinlerin, “Arş’ı Alâ zikredilen Allah’ın arşına” ulaşmalarının hem zaman hem güvenlik tedbirleri açısından asla mümkün olmadığı bildirilmiştir. {Furkan suresi 59 Hud suresi 7 Araf suresi 54 Hadid suresi 4 Rad suresi 2 Secde suresi 4,5 Taha suresi 5 Yunus suresi 3}
Yeryüzündeki tüm İş ve oluşların yönetimi açısından, Allah’ın buyruklarının daha alt bir katta {bkz:Hakka suresi 17 Melei A’la arşında} görevli olan 8 sorumlu melek tarafından idare ve tedbir edildiği ve “Sad 8, Secde suresi 5 ve Saffat 8 de” zikredilen ara kat anılan “Melei A’la arşına” ateşten yaratılmış şeytanların ya da cinlerin irtibatlanmasının en az 1000 yıllık bir süreç içinde mümkün olacağı için ve bu yüzden şefaat veya Hidayet haberi taşıyan cin tekrar geriye döndüğünde haberi getirdiği aracı kişi zaten 2 bin yıl öncesinden çoktan vefat etmiş olacağı için bu müşrik aldatmacasının zaman açısından asla mümkün olamayacağı vurgulanmıştır. Saffat suresi 6~11 ve Hicr suresi 18 ayetlerinde Melei A’la arşının cinlere “takip eden yakıcı bir ateşle” tedbiren kapalı olduğu, vurgulanmakla birlikte Allah’ın diğer koruyucu meleklerine nazaran şeytan ve cinlerin de insan gibi aciz kullar oldukları ve Allah’ı hiçbir şekilde dinlemelerinin mümkün olamayacağı ve saffat 158. ayetinde İzin günü/din günü cinlerin de aynı insanlar gibi Meryem suresi 68. ayetinde tarif edildiği şekilde “cehennemde dizüstü mecburi secdeye çökertilmiş halde” sorgulanmak üzere hazır tutulacakları belirtilmiştir.

40/MU’MİN-8: Rabbenâ ve edhilhum cennâti adninilletî vaadtehum ve men salaha min âbâihim ve ezvâcihim ve zurriyyâtihim inneke entel azîzul hakîm(hakîmu).
Rabbimiz, onlara (amenü olanlara/Allah’a aracısız iman ve teslim olan müminlere) vaadettiğin adn cennetlerine, onları ve onların babalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden salâha (İslam olmakla iyi hale) ulaşanları dahil et. Muhakkak ki Sen, Azîz’sin, Hakîm’sin (ilahi ilmin ve hikmetinle yarattıklarının üzerinde en iyi hükümleri koyansın). diye onlar için dua ederler.

40/MU’MİN-9: Vekıhimus seyyiât(seyyiâti), ve men tekıs seyyiâti yevme izin fe kad rahimteh(rahimtehu) ve zâlike huvel fevzul azîm(azîmu).
Onları kötülüklerden koru. Ve Sen, kimi ahirette izin günü seyyiatlerden (günahlardan) korursan o zaman onlara rahmet etmiş olursun. Ve işte o, fevzül azîmdir (en büyük kurtuluştur). (derler)

40/MU’MİN-10: İnnellezîne keferû yunâdevne le maktullâhi ekberu min maktikum enfusekum iz tud’avne ilel îmâni fe tekfurûn(tekfurûne).
İnkâr edenler için ise mutlaka şöyle nida edilir: “Muhakkak ki Allah’ın gadabı, sizin nefslerinize (birbirinize) olan gadabınızdan daha büyüktür. Îmâna davet edildiğiniz zaman yeryüzünde siz (İslam’ı) inkâr ediyordunuz.”

40/MU’MİN-11: Kâlû rabbenâ emettenesneteyni ve ahyeytenesneteyni fa’terefnâ bi zunûbinâ fe hel ilâ hurûcin min sebîl(sebîlin).
(Kâfirler) derler ki: “Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin, ve böylece şimdi (yeryüzündeyken inanmadığımız ahirette/şimdi burada) günahlarımızı biz de itiraf ettik. Artık (buradan) çıkmaya bir yol var mı?” diye sorarlar..

Müşrikler ahirete inanmadıkları için özellikle iki ölüm vurgulanmaktadır. Birinci ölüm ilk ahiret yaratılışında öldürülmekle dünya bedeninde doğuşumuz ve sınandıktan sonra dünyadaki ikinci ölümümüz ile ahirete yeniden hamein mesnun salsalin zikredilen {bkz: Hicr suresi 28 Rahman suresi 14 Hacc suresi 5-6-7} yıpranmayan ölümsüz bedende tekrar doğuşumuz. {Ayrıca Bkz islamda üç karanlık geçişi; Zümer suresi 6}

40/MU’MİN-12: Zâlikum bi ennehû izâ duiyallâhu vahdehu kefertum, ve in yuşrek bihî tu’minû, fel hukmu lillâhil aliyyil kebîr(kebîri).
Bu, sizin yeryüzündeyken (Aracıları yetkili kılmamış ve vekili olarak tayin etmemiş) tek olan Allah’a çağrıldığınız zaman O’nu inkâr etmeniz sebebiyledir. Ve O’na (Allah’a) şirk koşulunca sizler hemen inanıyordunuz. Artık (şimdi herşeyi acı bir hakikat üzerinde idrak ediyorsunuz ki) hüküm, daima Yüce ve Büyük olan Allah’a aittir. (aracıların Sahte ilahlarına ait değildir)

Tüm çok tanrılı inançlarda olduğu üzere müşrikler; Tanrı’nın oğlu veya kızları ile dünyayı yönettiğini iddia ediyorlardı, böylece uydurulmuş oğullar ve kızlar  üzerinden halkı sömürüyorlardı. Arap müşrikler Lat Uzza ve Menat olarak andıkları sözde Allah’ın kızları aracılığıyla cinler iletişimiyle; Yahudi müşrikler Baş tanrı Yahve’nin oğlu olduğunu iddia ettikleri dönem kralları üzerinden, ve hristiyanlar ise Allah’ın oğlu olarak andıkları Hz İsa üzerinden Kilise Ruhbanlık müessesesi aracılığıyla halkı sömürüyorlardı.  Ayetinde, aracıları hükmünde ortak edip vekalet vermeyen ve hükmünde tek yetkili olan Aziz ve Hakim Allah kastedilerek uyarılar yapılmaktadır. {Bkz; Maide 18, Necm 23 Nahl 55-60 Kehf 5, 50-51}

40/MU’MİN-13: Huvellezî yurîkum âyâtihî ve yunezzilu lekum mines semâi rızkâ(rızkan), ve mâ yetezekkeru illâ men yunîb(yunîbu).
O (Allah)tır ki, âyetlerini size gösterir ve sizin için gökten rızık indirir. Bunu münib olandan (Allah’a ve ayetlerine yönelmekle onun hak bilgisiyle gerçeği idrak eden ulul elbab’dan ) başkası tezekkür etmez. {ulul elbab ve tezekkür için detaylı Bkz;Mü’min suresi 54}

40/MU’MİN-14: Fed’ûllâhe muhlisîne lehud dîne ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne).
Öyleyse kâfirler bunu kerih görse de; Siz dîni, O’na halis kılarak (Bkz;Bakara suresi 78,79 aracıların emaniyesini terkederek sadece Allah’ın hükümleriyle ) Allah’a davet edin.

40/MU’MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve Arş’ın sahibi olan Allah, kendi emrinden olan ruhu, (Cebrail as)’ı (ahiret) kavuşma günü hakkında insanları uyarması için kullarından dilediğine indirir. (Dilediğini Resûl’ü kılar ona kitap ve hikmet verir)

40/MU’MİN-16: Yevme hum bârizûn(bârizûne) lâ yahfâ alâllâhi min hum şey’un, li menil mulkul yevm(yevme), lillâhil vâhidil kahhâr(kahhâri).
Onlara (ahiretin) bariz bir hakikat olarak göründüğü o gün onlardan (onların yeryüzü amellerinden) hiçbir şey orada Allah’a gizli kalmaz. O gün mülk kimindir? Tek ve Kahhar olan Allah’ındır.

40/MU’MİN-17: El yevme tuczâ kullu nefsin bimâ kesebet, lâ zulmel yevm(yevme), innallâhe serîul hisâb(hisâbi).
(O gün ahirette)!Bugün bütün nefsler, kazandıkları sebebiyle cezalandırılır veya mükâfatlandırılır. Bugün (yapmadığınız birşey ile) size zulüm yoktur. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir. (denir)

40/MU’MİN-18: Ve enzirhum yevmel âzifeti izil kulûbu ledel hanâciri kâzımîn(kâzımîne), mâ liz zâlimîne min hamîmin ve lâ şefîin yutâu.
Ve o halde yaklaşan gün (İzin günü/hesap günü) konusunda onları şimdiden uyar. O zaman ki kalpler, korku ile hançerelere gelir. Ve Zalimler için orada yakın bir dost ve (müşrik aracıların iddia ettikleri gibi) şefaati kabul edilir herhangi bir şefaatçi yoktur.

40/MU’MİN-19: Ya’lemu hâinetel a’yuni ve mâ tuhfîs sudûr(sudûru).
(Allah), gözlerin hainliklerini ve sinelerin gizlediği şeyleri bilir.

40/MU’MİN-20: Vallâhu yakdî bil hakk(hakkı), vellezîne yed’ûne min dûnihî lâ yakdûne bi şey’in, innallâhe huves semîul basîr(basîru).
Ve Allah, daima hak ile hükmeder. O’ndan başka taptıkları, (Aracıların ilah olarak andıkları/ sözde Allah’ın oğulları kızları) herhangi bir şey hakkında hüküm veremezler. Muhakkak ki Allah; O, herşeyi (zaten hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan) en iyi işiten ve en iyi görendir.

40/MU’MİN-21: E ve lem yesîrû fîl ardı fe yenzurû keyfe kâne âkibetullezîne kânû min kablihim, kânû hum eşedde min hum kuvveten ve âsâran fîl ardı fe ehazehumullâhu bi zunûbihim ve mâ kâne lehum minallâhi min vâk(vâkın).
Onlar, (müşrik kafirler) yeryüzünde dolaşmadılar mı ki, onlardan öncekilerin akıbeti nasıl oldu, baksınlar. Onlar (geçmişte yaşamış müşrikler) yeryüzünde kuvvet ve eserler bakımından, kendilerinden daha üstündüler. Fakat Allah, onları günahları sebebiyle (canlarını) aldı. Ve onlar için (aracıların iddia ettikleri gibi onları), Allah’a karşı koruyacak hiç kimse olmadı.

40/MU’MİN-22: Zâlike bi ennehum kânet te’tîhim rusuluhum bil beyyinâti fe keferû fe ehazehumullâh(ehazehumullâhu), innehu kaviyyun şedîdul ikâb(ikâbi).
İşte bu, azap onlara resûller beyyinelerle (Allah’ın kullarına olan beyanlarıyla) gelmiş olduğu halde, İslam’ı inkâr etmeleri sebebiyledir. Böylece Allah onları yakaladı. Muhakkak ki O, çok kudretlidir ve ikabı (cezası) şiddetlidir.

Beyyine; Allah’ın kullarına hüküm ettiği beyanları demektir. Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için, İlahi ilmi ve hikmetiyle kulları yararına hükümler koyan Alim ve Hakim Allah, her dönem Resul’leri vasıtasıyla, sınav hükümlerini ihtiva eden beyyinelerini/ yani hesaba çekilecekleri sınav hükümlerini beyan etmiştir. Her dönem {Bkz; Beyyine suresi 3} gönderdiği beyyineleri/hükümleri aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’dir. Detaylı açıklama için Bkz: Mü’min suresi 54

40/MU’MİN-23: Ve lekad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ve sultânin mubîn(mubînin).
Ve andolsun ki Musa (A.S)’ı âyetlerimizle ve apaçık bir sultanla, (Allah’ın verdiği yetkiyle)

40/MU’MİN-24: İlâ fir’avne ve hâmâne ve kârûne fe kâlû sâhirun kezzâb(kezzâbun).
Firavuna ve yardımcısı Haman’a ve (ardından) Karun’a (gönderdik). Fakat onlar: (İslam’a tabi olmak yerine Musa (A.S) için) “Yalancı bir büyücüdür.” dediler.

40/MU’MİN-25: Fe lemmâ câehum bil hakkı min indinâ kâlûktulû ebnâellezîne âmenû meahu vestahyû nisâehum, ve mâ keydul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
Böylece (Hz Musa) onlara katımızdan hak din ile geldiği zaman: “Âmenû olanların (Allah’a aracısız iman ve teslim olan İsrailoğullarının soylarını kurutmak için) oğullarıyla beraber hepsini katledin (öldürün). Ve yalnızca kadınlarını canlı bırakın!” dediler. Ve fakat; Kâfirlerin tuzağı (hilesi) dalâletten başka birşey değildir.

40/MU’MİN-26: Ve kâle fir’avnu zerûnî aktul mûsâ vel yed’u rabbeh(rabbehu), innî ehâfu en yubeddile dînekum ev en yuzhire fîl ardıl fesâd(fesâde).
Ve firavun dedi ki: “Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim de (kendisini benim hışımdan koruyacak o çok güvendiği) Rabbine dua etsin. Gerçekten ben, (onun) sizin dîninizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesat çıkmasından korkuyorum.”

40/MU’MİN-27: Ve kâle mûsâ innî uztu bi rabbî ve rabbikum min kulli mutekebbirin lâ yû’minu bi yevmil hisâb(hisâbi).
Ve Hz. Musa dedi ki: “Muhakkak ki ben, hesap gününe inanmayan, ve (Allah’a karşı) kibirlenenlerin hepsinden, senin de Rabbin olan Rabbime sığınırım.”

40/MU’MİN-28: Ve kâle raculun mû’minun min âli fir’avne yektumu îmânehû e taktulûne raculen en yekûle rabbiyallâhu ve kad câekum bil beyyinâti min rabbikum, ve in yeku kâziben fe aleyhi kezibuh(kezibuhu), ve in yeku sâdikan yusibkum ba’dullezî yeidukum, innallâhe lâ yehdî men huve musrifun kezzâb(kezzâbun).
Ve firavun ailesinden olup ( o güne kadar) îmânını gizlemiş olan  mü’min bir adam şöyle dedi: “Bir adamı, ‘Rabbim Allah’tır.’ demesinden dolayı mı öldüreceksiniz? Ve o, ki Rabbinizden size beyyineleri ile (Allah’ın kullarına bildirdiği beyanları) ile geldi. Eğer yalancı ise (zaten) yalanı kendi aleyhinedir. Ve eğer sadık (doğru söyleyen) ise vadettiklerinin (Allah’ın vaad ettiği azabın) bir kısmı muhakkak ki size isabet edecektir. Muhakkak ki Allah, çok yalan söyleyen, haddi aşan (hükümlerinin dışına çıkan) kişileri hidayete erdirmez.”

Tüm çok tanrılı inançlarda ve çok tanrılı inançlardan devşirilmiş Arap veya Hristiyanlık veya Musevilik gibi aracı vekaleti ile Allah’tan başka hükümler koymaya, af ve mağfiret etmeye, kendilerini yetkilendiren şirk inançlarının tümünde, (günümüzde mevcut olan İncil ve Tevratta da) “ahiret hayatı inancı” yoktur. Dolayısıyla ahiret inancı taşımayan tüm inançlarda “bir insan dünyada ne kadar çok mal mülk evlat sahibi ise, Tanrı’nın da onları o nisbette sevdiğine ve mal mülk ile ödüllendirdiğine iman ederlerdi/hala ediyorlar. Oysa İslamda dünya yaşantısı ve dünya nimetleri tanrı sevgisine mukayese edilecek bir yer değildir. Bilakis maddenin aldatıcı bir meta sayıldığı kısa süre kalınan sadece bir sınav süreci hayatıdır. Müşrikler arasında; Mal mülk ve evlat çokluğu ilahlarının bir mükafatı olarak kabul gördüğü için; Müşrik halk da malı ve evladı çok olan kişileri tanrının sevgili kulu olarak görüp o kişilere o ülkenin/şehrin mutrafileri olarak olağanüstü itibar ederlerdi. {Bkz; Sebe suresi 34~39} ayetlerinde açıklandığı üzere; Bu yüzden tüm Müşrik inançlarda zengin varlıklı kişiler daima sözü dinlenip itibar ve itaat edilmesi gereken {bkz; Kalem suresi 14} “tanrının sevgili kul saydığı” “üstün sınıf” olarak kabul görüyordu. Tekasür suresi 1~3 ayetlerinde de vurgulandığı gibi, müşrikler bu çarpık inançla mezarlardaki ölülerini bile sayıp tanrı sevgisine nisbet ederek halk arasında kibirleniyorlardı. Hadid suresi 20~24. Ayetlerinde çokluk yarışıyla kibirlenen müşriklerin bu kibirlenmeleri Allah’ın sevgisine nisbet edilecek bir şey değildir bilakis yeryüzü sınavında bir fitne metasıdır. Bu durum müminleri asla yanıltmasın buyurulmaktadır.  Kehf suresi 32~46 ayetleri arasında iki adam üzerinden örnekler verilerek, tanrı sevgisinin madde/meta ile asla mukayese edilmemesi gerektiği ve mal mülk evlat çokluğunu imtiyazlı bir üstünlük olarak görüp kibirlenen kişilerin akibeti, çarpıcı bir kıssa üzerinde açıklanmıştır.. Ve {bkz Kasas suresi  78~82} ayetleri arasında; Yeryüzünün gelmiş geçmiş en zengin insanlarından sayılan; Karun, kendisine verilen servetin, kendi tanrıları tarafından çok sevildiği için bir ödül olarak verildiğini iddia ediyordu. Ve Aziz Allah Karun kıssasından ve Karun’un akibetinden müminlerin bir ders çıkarması gerektiğini Kasas suresi 78~82 âyetleriyle buyurmaktadır. Karun gibi, kendi ilahlarının sevgisine nisbet ederek mallarının çokluğu ile övünüp Allah’ın İnfak emrine riayet etmeyen ve Kalem suresi 17~33. ayetleri arasında kıssa edilen iki müşrik adamın akibeti de, Karun’un acı ve hazin akibetinin bir benzeridir. Nuh suresi 21. ve Hud suresi 27. Ve Şuara suresi 111. ayetlerinde de vurgulandığı gibi; Mal ve evlat çokluğunu ilahlarının kendilerine bir armağanı olarak görüp Hz Nuh (as) ve İslam’a karşı kibirlenen ve halkı ruhbanlar yardımıyla düzmece ilahların/tanrıların otoritesi üzerinden sömüren “kavmin mutrafilerinin/elit müşriklerin” ve onlara tabi olanların akibetinin de, “helak edilen diğer müşrik kavimlerde olduğu gibi” hüsranla biteceğinin altı çizilmektedir. Nuh (A.S)’dan sonraki dönemde yaşamış olan {bkz; Araf suresi 66} “Ad” kavminin ileri gelenleri/kavmin mutrafileri de varlıklarını tanrı sevgisine nisbet ederek şirk hükümleriyle halkı Allah’ın otoritesi üzerinden sömürürlerken; onların ardından Semud kavmi için gönderilmiş olan Salih (A.S)’ın tüm ikazlarına rağmen, kavmi sömüren {bkz; Araf suresi 75} elit hakim müşrik mutrafilerin, İslam’a karşı ölesiye direnciyle karşılaşmıştır. Onların ardınca gönderilmiş olan {bkz; Araf suresi 88. 90.} Lut ve Medyen kavmi de, müşrik elit zümre/mutrafiler tarafından sömürülmüşler ve hak din İslam’a dönmeleri için, Allah’ın Resul’leri olarak kendilerine nezir/uyarıcı olarak gönderilmiş olan Hz Lut (A.S) Ve Şuayb (A.S)’ a karşı helak edilinceye kadar ölümüne direnmişlerdir.  Erken Mısır döneminde Firavunlar kendilerini güneş tanrısının yeryüzündeki sureti olarak gösterirlerdi. Geç Mısır döneminde ise, {bkz Kasas suresi 38} kendilerini güneş Tanrı’sının oğulları olarak niteleyip {bkz ; Yunus suresi 88} ülkenin mutrafileri anılan elit hakim zümre ile birlikte” nemalandıkları bir fitne ile halkı kullanıp sömürmüşlerdir. Yunus suresi 78. ayetinde vurgulandığı üzere malını ve mülkünü baba tanrı (güneş tanrısı Ra’nın) sevgisine nisbet eden Firavun; Zuhruf suresi 53,54 ayetlerinde de aynı inanç mantığını ileri sürerek ; “Hz Musa Resul olsaydı onun da tanrısı ona, benim ellerimdeki gibi bilezikler ve mülk olarak böyle geniş topraklar verirdi” diyerek sömürdüğü halkının önünde Hz Musa’yı küçük düşürmeye çalışmıştır. (Tabii ki amacı Hz Musa’yı küçük düşürmek değil; Bilakis mutrafilerin şirk sömürü düzenini ortadan kaldıran İslam’ın önünü kesmekti) ve Kuran indiği dönemde; Atalarından devraldıkları göktanrı şirk sömürü düzenini sürdüren ve: { Bkz : Zuhruf suresi 23 Sebe suresi 34,35 } Geçmişte yaşamış tüm müşrik kavimlerde olduğu gibi, göktanrı inançlarının “malı evladı çok olan zenginlere verdiği imtiyazı, bir sömürü fitnesi olarak kullanmayı sürdüren “Mekkeli elit hakim zümre {Bkz; Zuhruf suresi 31) karyenin mutrafileri de” sömürü düzenlerini devam ettirebilmek adına {bkz; Zuhruf suresi 57,58} ayetlerinde vurgulandığı üzere Hz Muhammed (S.A.V) nebiyi aynı Firavun’un yaptığı gibi “mal mülk” üzerinden küçümseyerek İslam’a muhalefet ediyorlardı. Bu nedenle müşrik inanç sömürü düzeninin tarih boyu her dönem elebaşılığını yapmış olan, “ülkenin/şehrin mutrafileri” yani o ülkeyi Allah’ın otoritesi üzerinden vergiler koyarak sömüren elit hakim zümrenin “öncelikli” uyarıldığı {bkz: İsra suresi 16} ayetiyle vurgulanmakta ve Vakıa suresi 45. ayetinde de mutrafilerin ve mutrafilere tabi olanların mutlaka ağır bir cehennem azabında sürekli mahkum tutulacağı açıklanmaktadır. Ve ayrıca {bkz Saffat suresi 31,32,33} ayetlerinde mutrafilerin ve onlara tabi olanların sapan olsun saptıran olsun mutlaka cehenneme akibet edileceği vurgulanmaktadır. Mümin suresi 47~54. ayetleri arasında ise, mal ve mülklerini Allah’ın sevgisine nisbet ederek kendilerini diğer fakir insanlardan üstün ve üzerlerinde hak sahibi olduklarını iddia eden mutrafilerin ve onlara tabi olanların, cehennemin içinde kendi aralarında kurmuş oldukları pişmanlık dolu diyalogları kullara ibret edilmektedir.

40/MU’MİN-29: Yâ kavmi lekumul mulkul yevme zâhirîne fîl ardı fe men yensurunâ min be’sillâhi in câenâ, kâle fir’avnu mâ urîkum illâ mâ erâ ve mâ ehdîkum illâ sebîler reşâd(reşâdi).
(O adam dedi ki): “Ey kavmim! Belki bugün mülk sizindir ve yeryüzünde (mutrafiler olarak) kuvvetlisiniz. Ama Allah’ın şiddetli azabı bize geldiğinde, o gün size kim yardım edecek?” Firavun (da) şöyle dedi: “Size gösterdiğim şey (istikamet/din) benim kendi hükmümdür. Ve o halde ben, (Bkz: Mümin suresi 36 baştanrı Ra’nın oğlu olarak) muhakkak ki sizi irşad yolundan başkasına hidayet etmem.”

40/MU’MİN-30: Ve kâlellezî âmene yâ kavmi innî ehâfu aleykum misle yevmil ahzâb(ahzâbi).
Ve âmenû olan adam şöyle dedi: “Ey kavmim, muhakkak ki ben, ahzab günü gibi (küfür İmanını sürdürmekte ısrarcı olan tüm kafir kavimlere takdir edilen helak günü) gibi bir günün size de (gelmesinden) korkuyorum!”

40/MU’MİN-31: Misle de’bi kavmi nûhın ve âdin ve semûde vellezîne min ba’dihim, ve mâllâhu yurîdu zulmen lil ibâd(ibâdi).
Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin ve onlardan sonraki kavimlerin durumu gibi. Ve muhakkak ki; Allah, kulları için zulüm dilemez. Dedi

40/MU’MİN-32: Ve yâ kavmi innî ehâfu aleykum yevmet tenâd(tenâdi).
Ve ey kavmim, muhakkak ki ben, sizin için O feryat gününden korkuyorum!

40/MU’MİN-33: Yevme tuvellûne mudbirîn(mudbirîne), mâ lekum minallâhi min âsım(âsımin) ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Arkanızı dönüp kaçacağınız gün sizin için Allah’tan başka bir koruyucu yoktur. (Aracılar ve sahte ilahları sizi koruyamaz) Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi yoktur.

40/MU’MİN-34: Ve lekad câekum yûsufu min kablu bil beyyinâti fe mâ ziltum fî şekkin mimmâ câekum bih(bihî), hattâ izâ heleke kultum len yeb’asallâhu min ba’dihî resûlâ(resûlen), kezâlike yudıllullâhu men huve musrifun murtâb(murtâbun).
Ve andolsun ki daha önce Yusuf (A.S) size ; beyyineler (Resul olduğunu belgeleyen deliller) ile geldiği halde onun getirdiği hak dinden şüphe içinde olmuştunuz. Nihayet o yeryüzünde İslam’ı ihya edip vefat ettikten sonra bile; Allah ondan başka Resûl göndermez diyerek tekrar (çok tanrılı batıl şirk inançlarına) dönmüştünüz. Allah haddi (Allah’ın çizdiği sınırları) aşan şüphecileri işte böyle dalâlette bırakır.

Yusuf (as)ın vefatından sonra bir daha Resul gelmez bahaneleri üreten Yahudi emani aracılar, insanları hidayetçi ve şefaatçı sıfatıyla aldatarak, hem Medyen hem de eyke halkını şirk müessesinin peşine takıp sürüklemiştir. Bunun üzerine Aziz Allah Hz Şuayb (as)’ı Resul’ü olarak göndermiştir. Ve fakat tüm uyarılara rağmen müşrikler; Hz Şuayb’ı da yalanlamışlar, direnmişler ve nihayetinde helak edilmişlerdi. {Bkz; Hud suresi 84~95 Araf suresi  85, 93 Şuara suresi 176~189} Ve Şuayb (as)’ın vefatının ardından insanlar bir müddet sonra yine aracılarla ihya olan şirk müesssesinin peşine takılarak İslam’ı terk etmiş  ve ardınca yeryüzünde İslam’i yaşantıyı ihya etmek için Hz Musa as gönderilmiştir. not: Hz Eyüb (as) Hz Yusuf (as) ile aynı dönemde yaşamış ve ancak farklı bir fırkadan olan müşriklerle mücadele etmiş olan bir Resul’dür.

40/MU’MİN-35: Ellezîne yucâdilûne fî âyâtillâhi bi gayri sultânin etâhum, kebure makten indallâhi ve indellezîne âmenû, kezâlike yatbaullâhu alâ kulli kalbi mutekebbirin cebbâr(cebbârin).
Onlar (tüm dönemlerde müşrikler) kendilerine bir sultan (yetki/yetkili) gelmediği halde, Allah’ın âyetleri hakkında (uydurdukları aracı ilahlar üzerinden halkı kandırarak/fitne çıkararak İslam ile) mücâdele ederler. Böylece Gadap,(savaş ve azap) Allah’ın ve âmenû olanların indinde büyük farz oldu.  (Aziz Allah küfürde direnen müşriklere gadap ettiği için ardından kalplerini mühürler ve Allah gadap hükmü verdiği için; Allah’a aracısız iman ve teslim olan müminlerin de, kafirlerin küfürde ısrar etmeleri durumunda mutlaka azap etmeleri gerekir. Bkz:Tevbe suresi 12 Tevbe suresi 23,24 Bakara 191,193 Enfal suresi 39) Çünkü Allah (küfürde direnen) bütün zorba mütekebbirlerin kalbinin üzerini (ekkinet mühürü ile ) tabeder. (Allah’ın dilemesi hariç onlar artık ne tebliği anlamaya ne de İslam olmaya zaten muktedir olamazlar.)

40/MU’MİN-36: Ve kâle fir’avnu yâ hâmânubni lî sarhan leallî eblugul esbâb(esbâbe).
Ve firavun şöyle dedi: “Ey Haman! Benim için yüksek bir kule inşa et. Umulur ki böylece sebeplere (İslam’a tabi olmama sebep olacak olan Allah’ın varlığının delillerine) ben de ulaşırım.”

Güneş ay ve yıldızların ilah kabul edildiği göktanrı inançlarında insanlar (o dönem mesafe ölçer cihazlar da henüz olmadığından) gökkubbeyi dünyanın tepesinde yüksek direkler üzerinde kurulu tanrılarının yaşadığı düz bir katman olarak tahayyül ederlerdi. Bu yüzden göktanrı inançlarına bir reddiye olarak {bkz;Lokman suresi 10 Rad suresi 2} ayetlerinde  “gökyüzünü direksiz yarattık” vurgusu yapılmıştır. Tüm çok tanrılı inançlarda (İncil ve Tevratta da) tanrı insana benzer ve tepsi gibi düz tahayyül ettikleri bir dünyanın üzerinde bulunan gök katında, hemen bulutların üzerindeki konutunda ikamet ederdi. Hz Musa döneminde Mısır’da; “Güneş tanrısı Ra’nın oğlu” olduğuna inanılan firavunlar, yaşarken tanrının tek yetkilisi ve vekili olarak ülkeyi yönetir Tanrı ile iletişim kurmak amacıyla (yalanıyla) yüksek piramitler inşaa edip, öldükten sonra baş/baba tanrıyla oradan irtibatlandıklarını iddia ederek halkı kandırırlardı. Nitekim Hz Musa, Firavunu ve halkını, işinde ve hükmünde ve yönetiminde asla aracı ve vekil kabul etmeyen Alemlerin Rabbi olan Allah’a iman etmeye çağırınca, Firavun, Aziz Allah’ın {bkz; mearic suresi 4 / Melek hızıyla bile 50 bin yılda ancak ulaşılabilen ) ahiret aleminde olduğunu henüz idrak edemediğinden ve gök tanrı inançlarında olduğu gibi; Aziz Allah’ın da direklerin üzerinde inşa edilmiş tanrı katında ikamet ettiği zannıyla tanrıyı görmek için yüksek bir kule inşaa edilmesini istemişti.

40/MU’MİN-37: Esbâbes semâvâti fe attalia ilâ ilâhi mûsâ ve innî le ezunnuhu kâzibâ(kâziben), ve kezâlike zuyyine li fir’avne sûu amelihî ve sudde anis sebîl(sebîli), ve mâ keydu fir’avne illâ fî tebâb(tebâbin).
“Göklerin sebeplerine (Allah’ın varlığının delillerine)  ulaşırım, böylece Musa’nın İlâhı’na muttali olurum. Muhakkak ki ben, onun (Musan’ın bu iddiasında) yalancı olduğunu varsayıyorum. dedi. ” Ve işte böylece firavuna kötü ameli böyle süslendi. Ve böylece yoldan saptırıldı. Ve fakat firavunun hilesi sonunda ona hüsrandan başka birşey getirmedi..

40/MU’MİN-38: Ve kâlellezî âmene yâ kavmittebiûni ehdikum sebîler reşâd(reşâdi).
Ve âmenû olan (Allah’a aracısız iman ve teslim olan) adam şöyle dedi: “Ey kavmim! Bana/İslam’a tâbî olun ki sizi irşad yoluna ulaştırayım.”

40/MU’MİN-39: Yâ kavmi innemâ hâzihil hayâtud dunyâ metâun ve innel âhirete hiye dârul karâr(karâri).
Ey kavmim! Bu dünya hayatı, sadece bir metadır (sınav süresince geçici bir faydalandırma yeridir). Ve muhakkak ki ahiret karar kılınacak (devamlı kalınacak) yerdir.

40/MU’MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu’minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).
Kim seyyiat işlerse (Zikr/Kuran hükümlerinin aksini yaparsa) mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden olsun kim amilüssalihat (Allah’ı Razı etmek için Zikr/Kuran hükmünü hali ) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.

40/MU’MİN-41: Ve yâ kavmi mâ lî ed’ûkum ilen necâti ve ted’ûnenî ilen nâr(nâri).
Ve ey kavmim! Benim için nasıl bir hal ki, ben sizi kurtuluşa çağırıyorum ve oysa siz, beni (aracılığa/şirke) ateşe çağırıyorsunuz.

40/MU’MİN-42: Ted’ûnenî li ekfure billâhi ve uşrike bihî mâ leyse lî bihî ilmun ve ene ed’ûkum ilel azîzil gaffâr(gaffâri).
Siz beni, Allah’ı inkâra ve hakkında ilmim olmayan bir şeyi O’na, (Allah’ın yetkilisi olduklarına dair hiçbir ispat ve delili bulunmayan aracıların iddia ettikleri ilahları siz göğün ve yerin yaratıcısına) ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ve oysa ben, sizi Azîz (olağanüstü güçlere sahip yüceler yücesi) ve Gaffar (günahların tek ve yegane bağışlayıcısı) olan Allah’a çağırıyorum.

40/MU’MİN-43: Lâ cereme ennemâ ted’ûnenî ileyhi leyse lehu da’vetun fîd dunyâ ve lâ fîl âhireti ve enne mereddenâ ilâllâhi ve ennel musrifîne hum ashâbun nâr(nâri).
Beni kendisine çağırdığınız şeyin (aracıları ve aracılık sömürü sistemini ihya eden çok tanrılı batıl boş emaniyye inançlarınızın) ne dünyada ne de ahirette Allah’a bir daveti yoktur. Oysa ki; Muhakkak bizim dönüşümüz Allah’adır. Ve muhakkak ki müsrifler (sınav sürelerini/ömürlerini boşu boşuna mutrafilerin batıl küfür imanıyla israf edenler) onlar, ateş ehlidir.

40/MU’MİN-44: Fe se tezkurûne mâ ekûlu lekum, ve ufevvidu emrî ilâllâh(ilâllâhi), innallâhe basîrun bil ibâd(ibâdi).
Size şimdi söylediklerimi yakında (Bkz; Mümin suresi 47 ahirete vardığımızda) siz de hatırlayacaksınız. Ve ben, işimi (tek yetkili olan) Allah’a havale ederim. Muhakkak ki Allah, amenü (Allah’a aracısız iman ve teslim olan) kullarını görendir. Demişti.

40/MU’MİN-45: Fe vekâhullâhu seyyiâti mâ mekerû ve hâka bi âli fir’avne sûul azâb(azâbi).
Böylece Allah, onların yaptığı hilelerin kötülüklerinden onu korudu. Ve firavun ailesini, azabın kötüsü kuşattı.

40/MU’MİN-46: En nâru yu’radûne aleyhâ guduvven ve aşiyyâ(aşiyyen) ve yevme tekûmus sâah(sâatu), edhılû âle firavne eşeddel azâb(azâbi).
O öyle bir ateş ki (kafirler cehennemde) sabah akşam ona arz olunurlar. Ve o saatin (kıyâmetin) vuku bulacağı o gün: “Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun!” (denir).

40/MU’MİN-47: Ve iz yetehâccûne fîn nâri fe yekûlud duafâu lillezînestekberû innâ kunnâ lekum tebean fe hel entum mugnûne annâ nasîben minen nâr(nâri).
Ve onlar ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar (aracıların yalanlarına aldananlar/sömürülen fakir halk) kibirlenenlere (kavmin mutrafilerine ve onların çıkar payandası din adamlarına ): “Gerçekten yeryüzünde biz size tâbî olduk. Şimdi siz, ateşten nasibimizi (şefaat ederek) bizden giderebilir misiniz?” derler.

40/MU’MİN-48: Kâlellezî nestekberû innâ kullun fîhâ innallâhe kad hakeme beynel ibâd(ibâdi).
Kibirlenenler (mutrafiler ve onlara bağlı din adamları) Onlara der ki: “Muhakkak ki biz hepimiz, şimdi hep birlikte ateşin içindeyiz. Allah mutlaka burada kulları arasında artık kendisi hüküm veriyor.”

40/MU’MİN-49: Ve kâlellezîne fîn nâri li hazeneti cehennemed’û rabbekum yuhaffif annâ yevmen minel azâb(azâbi).
Ve ateşin içinde olanlar, bu kez cehennem bekçilerine dönerek şöyle derler: “(En azından) bizim için siz dua edin de, azaptan birkaç günü bize hafifletsin.”

40/MU’MİN-50: Kâlû e ve lem teku te’tîkum rusulukum bil beyyinât(beyyinâti), kâlû belâ, kâlû fed’û, ve mâ duâul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
(Cehennem bekçileri) derler ki: “Resûlleriniz, yeryüzünde size; Allah ile kullar arasında aracılar bulunmadığına dair Allah’ın beyyineleri ile (beyanları ile) gelmediler mi?” (Onlar da) “Evet.” derler. (Cehennem bekçileri): “Öyleyse (Bizi Allah ile aranıza aracılar kılmayı bırakın da en azından burada ahirette ) Allah’a aracısız dua edin.” Kâfirlerin duası bile, işte böyle sadece dalâlettir.

40/MU’MİN-51: İnnâ le nensuru rusulenâ vellezîne âmenû fîl hayâtid dunyâ ve yevme yekûmul eşhâd(eşhâdu).
Muhakkak ki Biz, resûllerimize ve âmenû (Allah’a aracısız iman ve teslim) olanlara hem dünya hayatında ve hem de tüm şahitlerin kaim olacağı o günde (ahiret hesap gününde) mutlaka yardım edeceğiz.

40/MU’MİN-52: Yevme lâ yenfeuz zâlimîne ma’ziretuhum ve lehumullâ’netu ve lehum sûud dâr(dâri).
Zalimlere mazeretlerin asla fayda vermeyeceği o günün lâneti ve o kötü yurt (cehennem) onlar içindir.

40/MU’MİN-53: Ve lekad âteynâ mûsel hudâ ve evresnâ benî isrâîlel kitâb(kitâbe).
Ve andolsun ki biz geçmişte o insanlara Musa ile hidayet gönderdik. Ve ardından (Firavun’un köle olarak zulüm altında tuttuğu) Benî İsrail’i, kitaba varis kıldık.

40/MU’MİN-54: Huden ve zikrâ li ulîl elbâb(elbâbi).
Ulûl’elbab için bir hidayet ve zikir olsun diye.

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için, Hüküm ve Hikmet sahibi Hakim Allah, her dönem Resul’leri vasıtasıyla sınanma hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Her dönem gönderdiği hükümler {bkz:Beyyine suresi 3} aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Resul’lere gönderilen kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikir’dir. Zikr tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr’in { bkz: Râd suresi 38} dönemsel adlarıdır. Geçmişte tarih boyu {bkz; Bakara suresi 100,101} gönderilen diğer kitaplar {bkz; Hicr suresi 90} muktesim müşrikler tarafından tahrif edildiği için Aziz ve Hakim Allah  SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani “içeriğinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır. Zikri Tilavet etmek; Geçmişte müşriklerin tali olarak bozup tahrif etmiş oldukları Zikr hükümlerini hem yaptıkları tahrifatı göstererek hem de hükmün aslını işaret ederek tali düzeltmeler yapmakla Zikri hakikatı içinde okumak demektir. Kuran’da Zikr farklı konular içeriğinde Tilavet edilir. Örneğin saffat suresinde ahirete iman hususunda kitap tilavet edilirken. Nisa suresinde ise Kadınlar yetimler engelliler köleler cariyeler vb gibi konularda sosyal yaşantı üzerine tilavet edilir. Örneğin;/ Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: “Allah, kadınların haklarını daha önceki indirdiği kitaplarda farz kılmış olduğu halde, onlara vermediğiniz hakları ve zulüm ile zorla nikâhlamak istediğiniz aciz yetim kız çocukları hakkında ve yetimlere adaletle davranmanız hususunda şimdi size Kitab’ında tilavet edilmekte olan âyetleriyle fetva veriyor. Ve hayır olarak ne yaparsanız, o taktirde muhakkak ki Allah, onu en iyi bilendir. Nisa suresi 127) Tezekkür; Allah’ın eksiksiz kitabı olan Zikr/Kuran ayetleri ile bildirdiği hususlara iman edip Zikr ayetlerindeki bilgiler ile bir konuyu zihninde muhakeme edip karar vermek demektir. Örneğin “sadaka verin” diyen bir ayetini okurken sadakaların “yoksunlara verilmesini açıklayan” bir diğer ayetiyle zihninde birleştirip her ayetini Allah’ın açıklama getirdiği bir diğer Kuran ayetiyle zihninde örtüştürerek kavramakla ; Aziz Allah’ın kullarından isteklerini, menfaat uğruna değiştiren aracılara ihtiyaç duymadan, Zikr hükümleriyle yani Te-Zikr/Tezekkür yöntemiyle Allah’a aracısız yönelmek demektir. {bkz;Sad 29,İbrahim 52, Zumer 18 Mümin 54}  parantez içinde verdiğimiz konumuzu açıklayan te-Zikr örnekleri gibi. Ulul’elbab; Zikr ile tezekkür etmekle aracıların yalan yanlış eksik bilgilerine ihtiyaç hissetmeden, Allah’a aracısız yönelen kullarına ise Ulul’elbab denir. Ulul’elbab; “her dönem” {bkz; Zumer suresi 18 Rad suresi 10} tebliğ edileni saklamadan muktesim müşrikler gibi { bkz; hicr suresi 90} değiştirmeden dini açıklayıp yaşayıp yaşatanlar demektir. Ayrıca; Ulul’elbab kişilerin detaylı özellikleri için bkz; Rad suresi 19~25

40/MU’MİN-55: Fasbir inne va’dallâhi hakkun vestagfir li zenbike ve sebbih bi hamdi rabbike bil aşiyyi vel ibkâr(ibkâri).
Öyleyse sabret. Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. Ve günahların için mağfiret dile. Akşam ve sabah Rabbini hamd ile tesbih et.

40/MU’MİN-56: İnnellezîne yucâdilûne fî âyâtillâhi bi gayri sultânin etâhum in fî sudûrihim illâ kibrun mâ hum bi bâligîh(bâligîhi), festeiz billâh(billâhi), innehu huves semîul basîr(basîru).
Muhakkak ki, kendilerine (Allah’tan) gelmiş bir sultan (yetki) olmaksızın, (uydurdukları aracılık fitnesiyle) Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele edenlerin sinelerinde sadece (imana) ulaştırmayan bir kibir vardır. Artık sen Allah’a sığın, muhakkak ki O, en iyi işiten ve en iyi görendir.

40/MU’MİN-57: Le halkus semâvâti vel ardı ekberu min halkın nâsi ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Göklerin ve yerin yaratılışı, (insanın sınanması gayesindedir ve) insanın yeryüzü yaratılışından muhakkak ki daha evveldir. Ve lâkin (ahirete iman etmeyen)  insanların çoğu bunu bile idrak etmezler.

40/MU’MİN-58: Ve mâ yestevîl a’mâ vel basîru vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve lel musîu, kalîlen mâ tetezekkerûn(tetezekkerûne).
Ve muhakkak kör ile basiret sahibi bir olmaz. Ve âmenû olup (Allah’ı razı etmek için) yeryüzünde salih amel işleyenlerle (sınanmak için gönderildikleri halde kıyametin kopmasıyla yok olacak o geçici yeryüzünde) o kötülük yapanlar da bir olmaz. Ne kadar az tezekkür ediyorsunuz.

40/MU’MİN-59: İnnes sâate le âtiyetun lâ reybe fîhâ ve lâkinne ekseren nâsi lâ yû’minûn(yû’minûne).
Muhakkak ki hakkında şüphe olmayan o saat (kıyâmet) mutlaka gelecektir. Ve lâkin insanların çoğu buna  inanmazlar.

40/MU’MİN-60: Ve kâle rabbukumud’ûnî estecib lekum, innellezîne yestekbirûne an ibâdetî se yedhulûne cehenneme dâhırîn(dâhırîne).
Ve Rabbimiz, şöyle buyurdu: “Aracısız Bana dua ediniz ki size icabet edeyim. Bana kul olmaktan kibirlenenler, muhakkak ki hakir ve zelil olarak cehenneme girecektir.”

40/MU’MİN-61: Allâhullezî ceale lekumul leyle li teskunû fîhi ven nehâre mubsırâ(mubsıren), innallâhe le zû fadlin alen nâsi ve lâkinne ekseren nâsi lâ yeşkurûn(yeşkurûne).
O Allah ki, yeryüzünde size geceyi içinde sükûn bulmanız için, gündüzü de gösterici (aydınlık) kıldı. Muhakkak ki Allah, insanlar üzerinde mutlaka yegane fazl sahibidir. Ve lâkin insanların çoğu (yeryüzünü böyle bir mükemmellikte yaratan Allah’a) şükretmezler. (Aracılara ve düzmece ilahlarına şükrederler)

40/MU’MİN-62: Zâlikumullâhu rabbukum hâliku kulli şey’in lâ ilâhe illâ huve fe ennâ tu’fekûn(tû’fekûne).
İşte o Allah ki, sizin Rabbinizdir. Herşeyi Yaratan’dır. O’ndan başka İlâh yoktur. Öyleyse (şeytanlar ve onların avaneleri olmuş müşrik mutrafiler tarafından) nasıl döndürülüyorsunuz?

40/MU’MİN-63: Kezâlike yu’fekullezîne kânû bi âyâtillâhi yechadûn(yechadûne).
Allah’ın âyetlerini bilerek, inatla inkâr edenler, işte ancak böyle döndürülürler.

40/MU’MİN-64: Allâhullezî ceale lekumul arda karâren ves semâe binâen ve savverekum fe ahsene suverekum ve razakakum minet tayyibât(tayyibâti), zâlikumullâhu rabbukum, fe tebârekallâhu rabbul âlemîn(âlemîne).
O Allah ki, yeryüzünü sizin için (sınanma yeri olarak) karar kıldı. Ve semayı bina etti. Ve sizi tasvir etti (suret verdi). Sonra suretlerinizi ahsen kıldı (hükmünü idrak edecek yetilerle donatarak mükemmel hale getirdi). Ve sizi yeryüzünde temiz şeylerden rızıklandırdı. İşte bu Allah, sizin Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi; Allah, Mübarek’tir.

40/MU’MİN-65: Huvel hayyu lâ ilâhe illâ huve fed’ûhu muhlisîne lehud dîn(dîne), el hamdu lillâhi rabbil âlemîn(âlemîne).
O, Hayy’dır (gerçekten var olandır.) (Aracıların uydurma sahte ilahlarının aksine). O’ndan başka İlâh yoktur. Öyleyse dîni O’na halis kılarak (aracısız halde Allah’a) dua edin. Hamd, (tüm övgü ve takdirler) âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

40/MU’MİN-66: Kul innî nuhîtu en a’budellezîne ted’ûne min dûnillâhi lemmâ câeniyel beyyinâtu min rabbî ve umirtu en uslime li rabbil âlemîn(âlemîne).
De ki: Bana Rabbimden gelen beyyineleri (vahy-i beyanları) üzerine;“Muhakkak ki ben sizin, Allah’tan başka taptıklarınıza kul olmaktan men edildim. Ve Ben sadece âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolundum.”

40/MU’MİN-67: Huvellezî halakakum min turâbin summe min nutfetin summe min alakatin summe yuhricukum tıflen summe li teblugû eşuddekum summe li tekûnû şuyûhâ(şuyûhan), ve minkum men yuteveffâ min kablu ve li teblugû ecelen musemmen ve leallekum ta’kılûn(ta’kılûne).
O ki, sizi (Bkz; Hicr suresi 28 Rahman suresi 14 Hacc suresi 5-6-7 ahirette eskimeyen yıpranmayan bedeninizin muhtevası olan “hamein mesnun salsalin” zikredilen bir tür sert) topraktan yarattı. Sonra (yeryüzünde) bir nutfeden, bir alakadan (rahim duvarına asılı bir damladan). Sonra sizi (bir rahimden) bir çocuk olarak çıkarır ki sizin en kuvvetli çağınıza ulaşmanız, daha sonra da yaşlanmanız için. Ve sizden bir kısmınız, ihtiyarlamadan önce vefat ettirilir. Ve bir kısmınız da sizin için belirlenmiş bir süreye ulaşmanız için (tarafımızca takdie edilen eceli müsemma ile) yaşama devam ettirilir. Ve umulur ki siz de (bunları tefekkür ederek) böylece akıl edersiniz.

40/MU’MİN-68: Huvellezî yuhyî ve yumît(yumîtu), fe izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûn(yekûnu).
Hayatı veren de öldüren de O’dur. O, bir işe hükmettiği zaman ona sadece “Ol!” der. Ve o, hemen olur.

40/MU’MİN-69: E lem tere ilellezîne yucâdilûne fî âyâtillâh(âyâtillâhi), ennâ yusrafûn(yusrafûne).
Oysa; Allah’ın âyetleri hakkında mücâdele edenleri görmedin mi? Onlar tüm bu hakikata rağmen nasıl döndürülüyorlar.

40/MU’MİN-70: Ellezîne kezzebû bil kitâbi ve bimâ erselnâ bihî rusulenâ, fe sevfe ya’lemûn(ya’lemûne).
Onlar, muhakkak; Resûllerimizle gönderdiğimiz ayetlerimizi ve Kitab’ı yalanladılar. Fakat yakında bilecekler.

40/MU’MİN-71: İzil aglâlu fî a’nâkıhim ves selâsil(selâsilu), yushabûn(yushabûne).
Onlar, orada boyunlarında halkalar ve zincirler olduğu halde sürüklenecekler.

40/MU’MİN-72: Fîl hamîmi summe fîn nâri yuscerûn(yuscerûne).
Onlar orada kaynar suya sokulacaklar, sonra da ateşte tutuşturulacaklar.

40/MU’MİN-73: Summe kîle lehum eyne mâ kuntum tuşrikûn(tuşrikûne).
Sonra o haldeyken ahirette onlara: “Sizin şirk koşmuş olduğunuz şeyler (şefaatini umduğunuz sizi kurtaracak olan o ilahlarınız) şimdi nerede?” diye sorulur.

40/MU’MİN-74: Min dûnillâh(dûnillâhi), kâlû dallû annâ bel lem nekun ned’û min kablu şey’â(şey’en), kezâlike yudıllullâhul kâfirîn(kâfirîne).
Allah’tan başka (aracılara ve onların sahte ilahlarına yönelen cehennemlik müşrikler) derler ki: “Onlar şimdi bizden saptılar (yeryüzündeyken bize hidayet vaad eden o mutrafiler/aracılar sözlerinde durmadılar). Hayır, (meğer yeryüzünde) biz daha önce (hiç) bir şeye tapmamışız. Dediler. Allah, (Zikr’e/Kuran’a yönelmeyen ve Resûllerini yalanlayan) kâfirleri işte böyle dalâlette bırakır.”

40/MU’MİN-75: Zâlikum bimâ kuntum tefrehûne fîl ardı bi gayril hakkı ve bimâ kuntum temrehûn(temrehûne).
İşte bu, sizin yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve azmanız sebebiyledir. Denir.

40/MU’MİN-76: Udhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvel mutekebbirîn(mutekebbirîne).
Ebediyyen orada kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Artık o (İslam’a karşı) kibirlenenlerin kalacakları yer ne kötü. Denir.

40/MU’MİN-77: Fasbir inne va’dallâhi hakk(hakkun), fe immâ nuriyenneke ba’dallezî neıduhum ev neteveffeyenneke fe ileynâ yurceûn(yurceûne).
Öyleyse (beas/din günü için) sabret. Muhakkak ki Allah’ın vaadi haktır. Onlara vaad ettiğimiz (azabın), bir kısmını (yeryüzünde vereceğimiz kısmını) sana gösteririz ve seni öldürürüz. Sonunda onlar da (vaad ettiğimiz azabın ahiret kısmını yaşamak için) muhakkakki Bize döndürülecekler.

40/MU’MİN-78: Ve lekad erselnâ rusulen min kablike minhum men kasasnâ aleyke ve minhum men lem naksus aleyk(aleyke), ve mâ kâne li resûlin en ye’tiye bi âyetin illâ bi iznillâh(iznillâhi), fe izâ câe emrullâhi kudıye bil hakkı ve hasire hunâlikel mubtılûn(mubtılûne).
Ve andolsun ki senden önce (de) resûller gönderdik. Onlardan bir kısmını sana anlattık ve bir kısmını sana anlatmadık. Allah’ın izni olmadan bir resûlün âyet getirmesi olamaz. Artık Allah’ın emri geldiği zaman hak ile hükmedilmiş olur. Ve bâtılı isteyenler, orada hüsran uğramışlardır.

Mu’min suresi iniş sırasına göre Kuran’da 60. Sıradadır. Önceki inen surelerde Geçmişte gönderilen Resullerin sadece bir kısmının anlatıldığı vurgulanmaktadır. Devam eden Surelerde geçmişte gönderilen Resûllerin anlatılmayan bir diğer kısmı da ilgili muhtelif konular üzerinde örneklenerek kıssa edilecek.

40/MU’MİN-79: Allâhullezî ceale lekumul en’âme li terkebû minhâ ve minhâ te’kulûn(te’kulûne).
O Allah ki, (sizleri sınamak amacıyla geçici yarattığı o yeryüzünde) “üzerine binin ve onun (etinden) yeyin” diye yeryüzünde  sizin için hayvanlar var etti.

40/MU’MİN-80: Ve lekum fîhâ menâfiu ve li teblugû aleyhâ hâceten fî sudûrikum ve aleyhâ ve alel fulki tuhmelûn(tuhmelûne).
Ve Sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Onların üzerinde (seyahat ederek) gönüllerinizdeki bir arzuya erersiniz. Hem onlar üzerinde, hem de (kaldırma kuvvetiyle yarattığı) gemilerin üzerinde taşınırsınız.

40/MU’MİN-81: Ve yurîkum âyâtihî fe eyye âyâtillâhi tunkirûn(tunkirûne).
Ve (Allah) size âyetlerini (yoktan yarattığı yeryüzünü ve yeryüzündeki tüm bu yaratılış alametlerini size) gösteriyor iken; O halde, Allah’ın hangi âyetlerini inkâr ediyorsunuz? ( Tüm bunları yaratmaya muktedir olan Allah’ın ahiret alemini de yaratabileceğine niçin iman etmeyip onu İnkar ediyorsunuz?)

40/MU’MİN-82: E fe lem yesîrû fîl ardı fe yenzurû keyfe kâne âkıbetullezîne min kablihim, kânû eksere minhum ve eşedde kuvveten ve âsâren fîl ardı femâ agnâ anhum mâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
Onlar yeryüzünde dolaşmadılar mı ki? Onlardan öncekilerin (önce yaşamış helak edilmiş ahireti inkar eden müşrik kavimlerin) akıbetleri nasıl oldu baksınlar. Ve onların çoğu, kuvvet ve eserler bakımından yeryüzünde kendilerinden daha üstündüler. Fakat (yeryüzünde) kazanmış oldukları şeyler, onlara da fayda vermedi.

40/MU’MİN-83: Fe lemmâ câethum rusuluhum bil beyyinâti ferihû bimâ indehum minel ilmi ve hâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
Onlara resûlleri beyyinelerle (Allah’ın beyanları ile/Zikr/Kur’an ile) geldiği zaman yanlarındaki ilim sebebiyle (mutrafileri mal mülk üzerinden ihya eden kendi uydurdukları fitne inançları) sebebiyle şımardılar. Ve alay etmiş oldukları şey (hakk din) sonunda onları ahiret azabıyla kuşattı.

40/MU’MİN-84: Fe lemmâ reev be’senâ kâlû âmennâ billâhi vahdehu ve kefernâ bimâ kunnâ bihî muşrikîn(muşrikîne).
Bizim şiddetli azabımızı (ahirette) gördükleri an, işte ancak o zaman : “Allah’a ve O’nun Tek’liğine îmân ettik. Ve O’na şirk koştuğumuz şeyleri şimdi inkâr ettik.” derler.

40/MU’MİN-85: Fe lem yeku yenfeuhum îmânuhum lemmâ reev be’senâ, sunnetâllahilletî kad halet fî ibâdih(ibâdihî), ve hasire hunâlikel kâfirûn(kâfirûne).
Şiddetli azabımızı gördükleri zaman artık onların oradaki (ahiretteki) îmânı, onlara asla bir fayda vermez. Allah’ın, kulları hakkındaki gelip geçen sünneti (tarih boyunca tüm sınananlar üzerinde devam edegelen sürekli kanunu/zikrin kanunu) şudur ki; Kâfirler (ezelde ve ebedde dünyada ve ahirette) daima hüsrana uğrayacak olanlardır. (La galibe İllAllah/Allahtan başka galip yoktur.)