MUDESSİR SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

74/MUDDESSİR-1: Yâ eyyuhel muddessir(muddessiru).
Ey *esbabına bürünmüş olan!

Ayetinde; Aziz Allah’ın Hz Muhammed (S.A.V)’a giydirdiği sorumluluk esvabı/nebilik elbisesi ve rütbesi kastedilmektedir.

74/MUDDESSİR-2: Kum fe enzir.
Kalk, artık inzar et (insanları uyar).

74/MUDDESSİR-3: Ve rabbeke fe kebbir.
Ve (O) senin Rabbin, öyleyse (O’nu) tekbir et (yücelt).

74/MUDDESSİR-4: Ve siyâbeke fe tahhir.
Ve elbiseni (sorumluluk elbiseni/nebilik Rütbeni İslam adına) temiz tut.

74/MUDDESSİR-5: Verrucze fehcur.
Ve azaptan (Allah’ın cehennem azabına sebep olacak şeylerden) uzak dur/insanları uzak tut.

74/MUDDESSİR-6: Ve lâ temnun testeksir(testeksiru).
Ve daha çoğunu isteyerek (İslam saflarına daha çok katılım olsun diye karşılık bekleyerek ) iyilik yapma. (Allah için yap)

74/MUDDESSİR-7: Ve li rabbike fasbir.
Ve Rabbin için artık sabret. (görevinde de Allah için sabırlı ol)

74/MUDDESSİR-8: Fe izâ nukıre fîn nâkû(nâkûri).
Artık Nâkûr’a (Sur Borusu’na) üflendiği zaman.

74/MUDDESSİR-9: Fe zâlike yevme izin yevmun asî(asîrun).
İşte o izin günü, (hesap günü)  “zor gün” dür.

74/MUDDESSİR-10: Alel kâfirîne gayru yesîr(yesîrin).
Kâfirlere kolay değildir.

74/MUDDESSİR-11: Zernî ve men halaktu vahîdâ(vahîden).
Tek başına yarattığım kişiyi (Ebu leheb’i) Bana bırak. (Ayrıca Ebu leheb üzerinden örnekle tüm kafirlere gönderme yapılacak)

74/MUDDESSİR-12: Ve ce’altu lehu mâlen memdûdâ(memdûden).
Ve onu, devamlı çoğaltarak mal sahibi yaptım.

Müşrik mutrafiler ve mutrafilik inançları; Tüm çok tanrılı inançlarda ve çok tanrılı inançlardan devşirilmiş Arap veya Hristiyanlık veya Musevilik gibi aracı vekaleti ile Allah’tan başka hükümler koymaya, af ve mağfiret etmeye, kendilerini yetkilendiren şirk inançlarının tümünde, (günümüzde mevcut olan İncil ve Tevratta da) “ahiret hayatı inancı” yoktur. Dolayısıyla ahiret inancı taşımayan tüm inançlarda “bir insan dünyada ne kadar çok mal mülk evlat sahibi ise, Tanrı’nın da onları o nisbette sevdiğine ve mal mülk ile ödüllendirdiğine iman ediyorlardı/hala ediyorlar. Oysa İslamda dünya yaşantısı ve dünya nimetleri tanrı sevgisine mukayese edilecek bir yer değildir. Bilakis maddenin aldatıcı bir meta sayıldığı kısa süre kalınan sadece bir sınav süreci hayatıdır. Müşrikler arasında; Mal mülk ve evlat çokluğu ilahlarının bir mükafatı olarak kabul gördüğü için; Müşrik halk da malı ve evladı çok olan kişileri tanrının sevgili kulu olarak görüp o kişilere o ülkenin/şehrin mutrafileri olarak olağanüstü itibar ederlerdi. {Bkz; Sebe suresi 34~39} ayetlerinde açıklandığı üzere; Bu yüzden tüm Müşrik inançlarda zengin varlıklı kişiler daima sözü dinlenip itibar ve itaat edilmesi gereken {Bkz: Sebe suresi 37, bkz; Kalem suresi 14} “tanrının sevgili kul saydığı” “üstün sınıf” olarak kabul görüyordu. Tekasür suresi 1~3 ayetlerinde de vurgulandığı gibi, müşrikler bu çarpık inançla mezarlardaki ölülerini bile sayıp tanrı sevgisine nisbet ederek halk arasında kibirleniyorlardı. Hadid suresi 20~24. Ayetlerinde çokluk yarışıyla kibirlenen müşriklerin bu kibirlenmeleri Allah’ın sevgisine nisbet edilecek bir şey değildir bilakis yeryüzü sınavında bir fitne metasıdır. Bu durum müminleri asla yanıltmasın buyurulmaktadır.  Kehf suresi 32~46 ayetleri arasında iki adam üzerinden örnekler verilerek, tanrı sevgisinin madde/meta ile asla mukayese edilmemesi gerektiği ve mal mülk evlat çokluğunu imtiyazlı bir üstünlük olarak görüp kibirlenen kişilerin akibeti, çarpıcı bir kıssa üzerinde açıklanmaktadır. Ve {bkz Kasas suresi  78~82} ayetleri arasında; Yeryüzünün gelmiş geçmiş en zengin insanlarından sayılan; Karun, kendisine verilen servetin, kendi tanrıları tarafından çok sevildiği için bir ödül olarak kendisine verildiğini iddia ediyordu. Aziz Allah Karun kıssasından ve Karun’un hazin akibetinden müminlerin mutlaka bir ders çıkarması gerektiğini Kasas suresi 78~82 âyetleri arasında öğütlemektedir. Karun gibi, kendi ilahlarının sevgisine nisbet ederek mallarının çokluğu ile övünüp Allah’ın İnfak emrine riayet etmeyen ve Kalem suresi 17~33. ayetleri arasında kıssa edilen iki müşrik adamın akibeti de, Karun’un acı ve hazin akibetinin bir benzeridir. Araf suresi 60 Nuh suresi 21. ve Hud suresi 27. Ve Şuara suresi 111. ayetlerinde de vurgulandığı gibi; Mal ve evlat çokluğunu ilahlarının kendilerine bir armağanı olarak görüp Allah’ın Resul’ü olarak Hz Nuh (A.S) ve İslam’a karşı kibirlenen ve halkı ruhbanlar yardımıyla düzmece ilahların/tanrıların otoritesi üzerinden sömüren “kavmin mutrafilerinin/elit müşriklerin” ve onlara tabi olanların akibetinin de, “helak edilen diğer müşrik kavimlerde olduğu gibi” hüsranla biteceğinin altı çizilmektedir. Nuh (A.S)’dan sonraki dönemde yaşamış olan {bkz; Araf suresi 66} “Ad” kavminin ileri gelenleri/kavmin mutrafileri de varlıklarını tanrı sevgisine nisbet ederek şirk hükümleriyle halkı Allah’ın otoritesi üzerinden sömürürlerken; onların ardından Semud kavmi için gönderilmiş olan Salih (A.S)’ın tüm ikazlarına rağmen, kavmi sömüren {bkz; Araf suresi 75} elit hakim müşrik mutrafilerin, İslam’a karşı ölesiye direnciyle karşılaşmıştır. Onların ardınca gönderilmiş olan {bkz; Araf suresi 88. 90.} Lut ve Medyen kavmi de, müşrik elit zümre/mutrafiler tarafından sömürülmüşler ve hak din İslam’a dönmeleri için, Allah’ın Resul’leri olarak kendilerine nezir/uyarıcı olarak gönderilmiş olan Hz Lut (A.S) Ve Şuayb (A.S)’ a karşı helak edilinceye kadar ölümüne direnmişlerdir. Erken Mısır döneminde Firavunlar kendilerini güneş tanrısının yeryüzündeki sureti olarak gösterirlerdi. Geç Mısır döneminde ise firavunlar kendilerini {bkz: Kasas suresi 38.} ayetinde de vurgulandığı üzere güneş tanrısının oğulları olarak niteleyip {bkz ; Araf suresi 103 ve 127 ve Yunus suresi 88 } ülkenin” ileri gelenleri/mutrafileri olan elit hakim zümre ile birlikte” nemalandıkları bir fitne üzerinde halkı sömürmüşlerdir. Yunus suresi 78. ayetinde vurgulandığı üzere; Malının ve mülkünün çokluğunu tanrı sevgisine nisbet eden Firavun; {bkz: Zuhruf suresi 53,54} Aynı mantıkla; Hz Musa Resul olsaydı onun da tanrısı ona, “benim ellerimdeki gibi bilezikler ve mülk olarak böyle geniş topraklar verirdi” diyerek sömürdüğü halkının önünde Hz Musa’yı küçük düşürmeye çalışmıştır. ve Kuran indiği dönemde; Atalarından devraldıkları göktanrı şirk sömürü düzenini sürdüren ve: { Bkz; Zuhruf suresi 23 Sebe suresi 34,35 } Geçmişte yaşamış tüm müşrik kavimlerde olduğu gibi, “göktanrı inançlarının” “malı evladı çok olan zenginlere verdiği imtiyazı, halkın üzerinde bir sömürü fitnesi olarak kullanmayı sürdüren “Mekkeli elit hakim zümre {Bkz; Zuhruf suresi 31) karyenin mutrafileri de” sömürü düzenlerini devam ettirebilmek adına {bkz; Zuhruf suresi 57,58} ayetlerinde vurgulandığı üzere Hz Muhammed (S.A.V) nebiyi aynı Firavun’un yaptığı gibi “mal mülk” üzerinden küçümseyerek İslam’a muhalefet ediyorlardı. Bu nedenle müşrik inanç sömürü düzeninin tarih boyu her dönem elebaşılığını yapmış olan ve, ülkelerini/kavimlerini tanrı otoritesi üzerinden vergiler koyarak sömüren elit hakim zümrenin/ülkenin mutrafilerinin, “öncelikli uyarıldığı” {bkz: İsra suresi 16} ayetiyle vurgulanmıştır. Vakıa suresi 45. ayetinde ve Saffat suresi 27~38 ayetleri arasında, hem insanları aldatan mutrafilerin hem de mutrafilere aldanıp onlara tabi olanların sürekli cehennem azabında mahkum tutulacağı açıklanmaktadır. Atalarından devraldıkları göktanrı şirk sömürü düzenini sürdüren ve geçmişte yaşamış tüm müşrik kavimlerde olduğu gibi, göktanrı inançlarının “malı evladı çok olan zenginlere verdiği imtiyazı, halkın üzerinde bir sömürü fitnesi olarak kullanan “Mekkeli elit hakim zümre {Bkz; Zuhruf suresi 31) karyenin mutrafileri de” sömürü düzenlerini sürdürebilmek adına, ülkenin şirk (talan/sömürü) düzenini idame ettirmek adına oluşturdukları {bkz:Alak suresi 17} “yönetim meclisi” birlikteliğinde, çeşitli tuzak ve iftiralarla topyekün Hz Muhammed (S.A.V) nebiye muhalefet ediyorlardı

74/MUDDESSİR-13: Ve benîne şuhûdâ(şuhûden).
Ve her zaman yanında olan oğullar (verdim).

74/MUDDESSİR-14: Ve mehhedtu lehu temhîdâ(temhîden).
Ve ona bol bol (ni’metler) vererek geniş imkânlar sağladım.

74/MUDDESSİR-15: Summe yatmau en ezîd(ezîde).
Sonra (daha da) artırmamı ister.

74/MUDDESSİR-16: Kellâ, innehu kâne li âyâtinâ anîdâ(anîden).
Hayır, asla. Muhakkak ki o Bizim âyetlerimize karşı (inkâr etmekte) inatçı oldu.

74/MUDDESSİR-17: Se urhikuhu saûdâ(saûden).
Yakında onu sarp bir yokuşa süreceğim.

74/MUDDESSİR-18: İnnehu fekkere ve kadder(kaddere).
Muhakkak ki o, (Zikr/Kur’ân hakkında) tefekkür etti (düşündü) ve karar verdi.

74/MUDDESSİR-19: Fe kutile keyfe kadder(kaddere).
Artık kahroldu (Bu kararıyla kendisini mahvetti), nasıl karar verdi.

74/MUDDESSİR-20: Summe kutile keyfe kadder(kaddere).
Sonra kahroldu, nasıl da karar verdi.

74/MUDDESSİR-21: Summe nazar(nazare).
Sonra baktı.

74/MUDDESSİR-22: Summe abese ve beser(besere).
Sonra da kaşlarını çattı, yüzünü ekşitti.

74/MUDDESSİR-23: Summe edbere vestekber(vestekbere).
Sonra da arkasını döndü ve kibirlendi.

74/MUDDESSİR-24: Fe kâle in hâzâ illâ sihrun yu’ser(yu’seru).
Sonunda: “Bu sadece, olsa olsa nakledilen bir büyüdür.” dedi.

74/MUDDESSİR-25: İn hâzâ illâ kavlul beşer(beşeri).
Bu olsa olsa ancak bir insanın sözüdür.

74/MUDDESSİR-26: Se uslîhi sekar(sekare).
Yakında Ben, onu (Bkz Müdessir 31 Ebu Leheb’i) alevli ateşe yaslayacağım (atacağım).

74/MUDDESSİR-27: Ve mâ edrâke mâ sekar(sekaru).
Ve sekarın (alevli ateşin), ne olduğunu sana bildiren nedir?

74/MUDDESSİR-28: Lâ tubkî ve lâ tezer(tezeru).
(Yakıp tüketir etinden) bakiye bırakmaz ve (ölüme de) terketmez (azapları devam eder).

74/MUDDESSİR-29: Levvâhatun lil beşer(beşeri).
(Sekar) insanın (derilerini) yakıp kavurucudur.

74/MUDDESSİR-30: Aleyhâ tis’ate aşer(aşare).
Onun üzerinde 19 vardır.

74/MUDDESSİR-31: Ve mâ cealnâ ashâben nâri illâ melâiketen ve mâ cealnâ ıddetehum illâ fitneten lillezîne keferû li yesteykınellezîne ûtûl kitâbe ve yezdâdellezîne âmenû îmânen ve lâ yertâbellezîne ûtûl kitâbe vel mu’minûne, ve li yekûlellezîne fî kulûbihim maradun vel kâfirûne mâzâ erâdallâhu bi hâzâ meselâ(meselen), kezâlike yudıllullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâ(yeşâu), ve mâ ya’lemu cunûde rabbike illâ hû(huve), ve mâ hiye illâ zikrâ lil beşer(beşeri).
Ve Biz, *ateş ehlini, meleklerden başkası kılmadık. Ve onların *sayısını kâfirler için fitneden başka bir şey kılmadık, kitap verilen (müminler) yakîn sahibi olsunlar (Allah’ın indirdiği hakikattir desinler) ve böylece âmenû olanların (Allah’a aracısız iman ve teslim olanların) kitap ile îmânı artsın. Ve kitap verilen mü’minler (Allah’ın bildirdiklerinden) asla şüpheye düşmesinler. Ve bırakın kalplerinde maraz (şüphe) bulunan o kâfirler de desinler ki “Allah, bu mesele ile acaba ne murad etti ?” İşte böyle, Allah, dilediğini (kitabına zikrine yönelmeyen küfür imanında ısrarcı olanı) dalâlette bırakır ve dilediğini de (Zikr/Kuran ile) hidayete erdirir. Ve çünkü Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Ve (Bkz; Mudessir 25 Ebu leheb’in ve müşriklerin insan sözüdür diye reddettiği) O, (Kuran) insanlar için *zikirden başka bir şey değildir.

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için, İlahi ilmi ve hikmetiyle kulları yararına hükümler koyan Alim ve Hakim Allah, her dönem içinde, Resul’leri vasıtasıyla sınav hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Ve her dönem gönderdiği hükümler {bkz; Beyyine suresi 3} aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Resul’lere gönderilen kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikr’dir. Zikir tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr’in { bkz: Rad suresi 38} dönemsel niteleyici adlarıdır. Diğer gönderilen kitaplar geçmişte aracılar tarafından tahrif edildiği için bu nedenle Aziz Allah  SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani  “içinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran tek ve yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır. Tezekkür; Allah’ın eksiksiz kitabı olan Zikr/Kuran ayetleri ile bildirdiği hususlara iman edip Zikr ayetlerindeki bilgiler ile bir konuyu zihninde muhakeme edip karar vermek demektir. Örneğin “sadaka verin” diyen bir ayetini okurken sadakaların “yoksunlara verilmesini açıklayan” bir diğer ayetiyle zihninde birleştirip her ayetini Allah’ın açıklama getirdiği bir diğer Kuran ayetiyle zihninde örtüştürerek kavramakla ; Aziz Allah’ın kullarından isteklerini, menfaat uğruna değiştiren aracılara ihtiyaç duymadan, Zikr hükümleriyle yani Te-Zikr/Tezekkür yöntemiyle Allah’a aracısız yönelmek demektir. {bkz;Sad 29,İbrahim 52, Zumer 18 Mümin 54}  parantez içinde verdiğimiz konumuzu açıklayan te-Zikr örnekleri gibi. Ulul’elbab; Zikr ile tezekkür etmekle aracıların yalan yanlış eksik bilgilerine ihtiyaç hissetmeden, Allah’a aracısız yönelen kullarına ise Ulul’elbab denir. Ulul’elbab; “her dönem” {bkz; Zumer suresi 18 Rad suresi 10} tebliğ edileni saklamadan muktesim müşrikler gibi { bkz; hicr suresi 90} değiştirmeden dini açıklayıp yaşayıp yaşatanlar demektir. Ayrıca; Ulul’elbab kişilerin detaylı özellikleri için bkz; Rad suresi 19~25
Aşağıda Müdessir 49. ayetinden itibaren; 
ehli kitap olarak anılan ve geçmişte kendilerine zikir verilmiş olduğu halde {Bkz; Bakara 100,101} tarih boyu defaatla kitabı tahrif edip içine batıl şirk sömürü hükümleri {Hicr suresi 90} eklemiş ve ilave ettikleri sahte hükümler üzerinden aracılık müessesiyle hayatlarını idame ettiren ve böylece halkı Allah’ın otoritesi üzerinden aldatıp sömüren müşrik aracılara seslenilerek, şimdi o kitabın aslı hakikatı olan Zikr geldiği halde şimdi niçin Zikir’den kaçıyorsunuz vurgusu yapılmaktadır.

Hem ehli kitap hem de Arap müşrik inancında ahiret yaşamı yoktur ve tüm çok tanrılı inançlarda olduğu gibi insanlar öldükten sonra toprağın altında “ölüler diyarı” olarak andıkları bir yere sevk edilirler.Tanrıların aracısı sayılan put sahibi kahinlerin söylediklerini yapmayanların kükürt havuzlarında yakılacağı belirtilirdi. Bu ateşin başında bekçilik yapıp insanların ateşe atılıp atılmaması kararını veren kahinlerden birisi Ebu Leheb’tir. Ebû Leheb’in asıl adı, Abdüluzzâ b. Abdulmuttalib b. Hâşim’dir. İsminin önünde bulunan “Abd al Uzza” Arapların en önemli putlarından sayılan Uzza’nın kulu hizmetkarı manasındadır. Ebu leheb ise onun ismi değil mahlasıdır. Ebu leheb= Ateşin babası demektir. Müdessir 31.ayetinde “Biz ateş ehlini meleklerden başkası kılmadık” açıklaması,müşrikler arasında ateşin ehli olarak anılan ve insanların yakılıp yıkılmaması kararını verdiğini söyleyen Ebu Leheb hakkındadır. Mudessir  suresi iniş sırasına göre Kuran’ı Kerim’in  4. suresidir. Hemen Fatiha suresinin ardınca 6. sırada olan Tebbet suresinde insanları ateşe atma yetkisini elinde bulundurduğunu iddia eden Uzza putunun hizmetkarı Ebu leheb‘ in asıl kendisinin cehenneme atılacağı Aziz Allah’ın  kesinleştirilmiş hükmü ile, Tebbet ilanı ile açıklanacaktır.

Kuran’da “Râkimi fitnesi” yani rakam fitnesi; Özellikle aracıları ve Allah’a aracılarla yönelenleri fitnede bırakan ve böylece hidayete ulaşmalarını engelleyen önemli bir husustur. Kehf suresinde detaylı aktarılan rakam fitnesi müdeesir suresi 31 ayetinde de zikredilmektedir.
Hakikat hak katından bildirilen gerçek demektir. {bkz; Hakka suresi,1,2,3 ve 51} ve Âl-i İmran suresi 7. ayetinde şöyle buyurulur; “..Hak katından açıklanan hükmün hak-i-katını Allah’dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: “Biz O’na îmân ettik, Allah’ın ayetleriyle açıkladığına iman ettik çünkü hepsi Rabbimizin katındandır derler.”
Oysa aracı ruhbanlar Allah’ın bildirmediği bir şeyi sanki biliyormuş gibi göstererek cemaati kendi etraflarında toplamak cihetiyle daha kalabalık kitleleri sömürmeye çalışırlar. Günümüzde kitap satmak için zan ve kuruntularıyla ilginç açıklamalar yapmaya çalışan sözde alimler gibi.
Kehf mağara demektir. Ashâbel kehf ve Rakimi; Mağarada bulunan kimseler ve rakamları demektir. Kehf suresine ismini veren ve ayetlerinde detaylı kıssa edilen ve çok tanrılı müşriklere eziyet pahasına karşı duruş göstermiş ve tek tanrıya iman etmekte ısrarcı olmaları yüzünden müşrikler tarafından bir mağaraya hapsedilmiş ve bu sadakatları yüzünden Allah’ın yardımı ve mucizesine mazhar olmuş mümin gençlerdir. Râkimi yani rakamları; O mağarada bulunan gençlerin sayısı ve mağarada kaldıkları süre sayısıdır. Hz Muhammed (S.A.V) döneminde aynı kıssa yahudi hristiyan ve Arap müşrikler tarafından çok farklı kıssa edilerek gençlerin ve mağarada kaldıkları yılların sayısı her bir gurup tarafından kendi inançlarını doğrulamak adına tartışma konusu yapılmıştır. Müdessir suresi 31. ayetinde vurgulandığı üzere ve Kehf suresi ayetlerinde de detaylı açıklandığı üzere gaybı sadece Allah bilir aracılar bilemez! Kendilerini Allah’ın yetkilisi/otoritesi olarak herşeyi biliyormuş gibi göstermekle halkı soyup sömüren müşriklerin; Gaybı Bilmadikleri halde biliyormuş gibi sayılarını ve sürelerini tartışmakla fitneye düşürüldükleri açıklanır. {bkz; Kehf suresi 22~29}
Ayrıca Müşrikler tarafından her gurubun inancını doğrulayacak şekilde farklı kıssa edilen Ashab’ı kehf, Zülkarneyn ve Allah’a aracısız iman ve teslim olmuş müminlere yardım etmesi için, Aziz Allah’ın gaybı bildirerek görevlendirdiği Alim-i ledun bir melek ile Hz Musa’nın kıssası da aktarılır.
Ve { Bkz: Maide 18} Yahudi müşrikler kendi soylarını Allah’ın öz halkı krallarını ise Allah’ın evladı olarak tanımlarlar ve diğer ırkları dışlarlar. Allah’tan bildirilmiş gaybı Hızır’ın sadece Hz musaya ve kendi soylarından olan kimselere getirdiğine iman edip Meleği Hz Hızır olarak adlandırırlar. (Tabii ki böylece bu fitneyle daha kalabalık kitleleri etraflarında toplayıp “üstün insan” sıfatıyla, Allah’ın otoritesi üzerinden diğer halkları hem korkutuyor hem de kendi halklarını sömürme imkanı buluyorlardı)
Hristiyanlara göre; İncilde İsa Allah’ın oğlu olduğu için, Allah gaybı İsa’ya ve vefatından sonra ona iman etmiş olan ve Allah’ın aracısı saydıkları Aziz’lere bildirmektedir.  Oysa ki “El Aziz Allah” “Aziz” ulûhiyetini hiçbir beşere veya kuruma devretmediği halde Hıristiyan müşrik kafirler, insanları sömürmek gayesinde,  “Aziz Allah’ın”  “Aziz” ulûhiyetini “Kilise ruhbanlık müessesesi” adına gasp etmiştir. {Bkz; Şuara suresi 9}
Arap müşriklerde ise Allah’ın kızları olarak anılan Lat Menat ve Uzza isimli yeryüzü yönetiminde Allah’ın vekili olarak niteledikleri meleklerin gaybı ve yeryüzü yönetim hükümlerini cinler vasıtasıyla, putlarını ellerinde bulunduran put hizmetkarları olarak da anılan “put sahiplerine” bildirdiği zikredilir. Bkz:Kehf 50,51,52)
Tevrat ve incil aracılar tarafından halkı sömürmek gayesiyle değiştirilmiş ve bu nedenle “her biri birbirinden acayib {bkz kehf suresi 9} tahrif edilmiş ayetler” üzerinden yapılan ve hiç kimseye hidayeti için lüzum etmeyen kişiyi ne dünya ne de ahirette bir hayra ulaştırmayan bu gibi lüzumsuz tartışmalara son noktayı koymak adına, Kehf suresi kıssaları müminlere, Allah tarafından neden ve niçinleriyle, öğütler eşliğinde, aslı hakikat edilmiştir. Müdessir süresi 32. ayetinden itibaren ve yeminler eşliğinde kullar için yeryüzünde asıl önemli olan şeylerin neler olduğu açıklanmaktadır.  Ve Müdessir suresi 31 ayetinde de vurgulandığı üzere; Aziz Allah’ın açıkça bildirmediği birşeyi, “sanki Allah gaybı sadece onların otoritesine açıklamış da biliyorlarmış gibi” gösterip böylece halkı etraflarında toplayarak sömüren aracıların/ruhbanların ve aracılık müessesesiyle “rakam fitnesine” düşen müşriklerin  kötü akibetleri açıkça belirtilmiştir.

74/MUDDESSİR-32: Kellâ vel kamer(kameri).
Hayır, Ay’a yemin olsun!

74/MUDDESSİR-33: Vel leyli iz edber(edbere).
Dönüp gittiği an geceye andolsun.

74/MUDDESSİR-34: Ves subhı izâ esfer(esfere).
Ağarmaya başladığı zaman sabaha andolsun.

74/MUDDESSİR-35: İnnehâ le ıhdel kuber(kuberi).
Muhakkak ki o (cehennem), gerçekten büyük musîbetlerden biridir.

74/MUDDESSİR-36: Nezîren lil beşer(beşeri).
İnsanlar için bir uyarı olarak.

74/MUDDESSİR-37: Li men şâe minkum en yetekaddeme ev yeteahhar(yeteahhare).
Sizden, (ameller üzerinde) öne geçmek isteyen veya geride kalmak isteyen kimseler için.

74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehîneh(rehînetun).
Bütün nefsler, yeryüzünde iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (bkz;Meryem suresi 68~71} İzin günü “cehennemde dizüstü mecburi secdeye çökertilmiş halde azapları için bekletilen birer) rehinedirler.

74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).
“Yemin sahipleri” (Allah’a vermiş oldukları yemini üzerindeki yükümlülüklerini yerine getirenler) hariç.

Bkz: Hicr suresi 26~50 ve Bakara suresi 30~40 Hz Adem, kovulduğu cennete tekrar kabul edilmesi için, bir daha asla Allah’a sadakatsızlık yapmayacağına dair Allah’a yemin ederek bir fırsat ister ve bu tevbeli yemin üzerine; “Allah’a aracısız sadakat dairesinde sınanmak koşuluyla ve Allah’ın belirlediği bir ömür süresince” bu isteği Allah tarafından kabul görür. İşte bu yeryüzü sınav fırsat yaşantısında Allah’a aracısız sadakat gösterip önceden ahirette verdiği yemine sadık kalan Adem’in neslinden olan itaatkar kullara “yemin sahipleri” denir. Bir kez daha sadakatsizlik yapmamak akdi ile önceden tevbe verip fırsat istendiği için, yeryüzü yaşantısı Rahman Allah tarafından ön verilmiş bir borçtur ve bir rahmet yaşantısıdır. Bu yüzden Rahmân sıfatı, nebiler dâhil, hiç bir insan için kullanılamaz. Zira, Allah’tan başka hiç kimse; Allah ile kul arasında önceden akidle söz alınmış bir borçta tasarruf edemez. Alacaklı Allah’tır ve aracısız bir halde,evvelden “sadece Allah’a” borçlanmış olan kuldur. Bu hakikatla; Allah’tan başka hiçbir kimse, Allah ile evvelden ahitlenmiş bir borca binaen kurulmuş bir rahmet yaşantısı üzerinde, yeni yeni koşullar getirip “Allah’a aracısız sadakat” hükümünü değiştirip düzenleyemez. Bu durum borçlu için gönderilmiş yazılı vahiy hükümlerini değiştirmek anlamına gelir ki; Şirktir, lanetlidir ve sonu cehennemdir. Rahim Allah tevbe isteyen Adem ve nesline, pişmanlık üzerine bir akid ile fırsat verirken buna mukabil yemin sahiplerine yine bir başka ayetiyle şöyle bir müjde vermiştir;
Kim hidayetçimin peşinden gider ve gönderdiğim kitabın/Zikrin/Kuran’ın {Bkz:Müddessir suresi 54,55,56} hükümlerine uyarsa; işte o akdine sadık salihlere artık korku yoktur. Onlar asla mahzun olmazlar. Bakara suresi 38
Ve. Müdeessir suresi 39,40. Ayetlerinde de, “akidlerine sadık kalan yemin sahipleri” cennet ile müjdelenmektedir.

74/MUDDESSİR-40: Fî cennât(cennâtin), yetesâelûn(yetesâelûne).
Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.

74/MUDDESSİR-41: Anil mucrimîn(mucrimîne).
Mücrimlerden (suçlulardan).

74/MUDDESSİR-42: Mâ selekekum fî sekar(sekare).
Sizi sekarın içine (alevli ateşe) sevkeden (sürükleyen) nedir?

74/MUDDESSİR-43: Kâlû lem neku minel musallîn(musallîne).
“Biz yeryüzünde (eşitlikçi anlayışla sosyal adaleti getiren İslam’i yaşantının ihyası için İnfak ve sadaka ve çabalarımızla ) salat edenlerden/yardımlaşanlardan olmadık.” dediler.

74/MUDDESSİR-44: Ve lem neku nut’ımul miskîn(miskîne).
Ve biz yoksulları doyurmuyorduk.

74/MUDDESSİR-45: Ve kunnâ nehûdu maal hâidîn(hâidîne).
Ve biz bâtıla dalanlarla beraber biz de bâtıla (şirk sömürü düzeninin kurallarına) dalıyorduk.

74/MUDDESSİR-46: Ve kunnâ nukezzibu bi yevmid dîn(dîni).
Ve biz dîn gününü (ahireti ve hesap gününü) yalanlıyorduk.

74/MUDDESSİR-47: Hattâ etânel yakîn(yakinu).
Bize yakîn gelene kadar (mutlak gerçek olan hesap gününü görünceye kadar).

74/MUDDESSİR-48: Fe mâ tenfeuhum şefâatuş şâfiîn(şâfiîne).
Artık şefaat vaad edenlerin (Bkz:Bakara suresi 78,79 insanları şefaat vaadiyle kandıran emani aracıların) şefaati orada onlara fayda sağlamaz.

74/MUDDESSİR-49: Fe mâ lehum anit tezkireti mu’rıdîn(mu’rıdîne).
Buna rağmen, onlara ne oluyor da şimdi *zikirden yüz çevirenler oldular?

74/MUDDESSİR-50: Ke ennehum humurun mustenfireth(mustenfiretun).
(Sömürü aracılık düzeninii ortadan kaldıran Zikri/Kur’an’ı duyunca) Sanki onlar ürkmüş yabanî merkepler gibidir.

74/MUDDESSİR-51: Ferret min kasvereh(kasveretin).
(Adeta hepsi) Arslandan (korkup) kaçmıştır.

74/MUDDESSİR-52: Bel yurîdu kullumriin minhum en yu’tâ suhufen muneşşereh (muneşşereten).
Hayır, çünkü onların hepsi, kendileri için (kendi dünya menfaatlarını önceleyen) yazılmış sahifeler gelmesini ister.

74/MUDDESSİR-53: Kellâ, bel lâ yuhâfûnel âhıreh(âhıreten).
Hayır, bilâkis, onlar ahiretten korkmuyorlar.

74/MUDDESSİR-54: Kellâ innehu tezkireh(tezkiretun).
Hayır, muhakkak ki O, bir Zikir’dir.

74/MUDDESSİR-55: Fe men şâe zekereh(zekerehu).
Artık kim dilerse, O’nu zikreder.

74/MUDDESSİR-56: Ve mâ yezkurûne illâ en yeşâallâh(yeşâallâhu), huve ehlut takvâ ve ehlul magfireh(magfireti).
Allah’ın dilediğinden başkası O’nu zikredemez. O’nun Zikr’ine yönelen (ulul’elbab) kişi takva sahibi olur ve böylece mağfiret ehli olur. (günahları sevaba çevrilir ve böylece cennetliklerin arasına girer)