KEHF SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

18/KEHF-1: El hamdulillâhillezî enzele alâ abdihil kitâbe ve lem yec’al lehu ıvecâ(ıvecen).
Allah’a hamdolsun ki O, kuluna Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) indirdi. Ve O’nda, bir eğrilik kılmadı.

18/KEHF-2: Kayyimen li yunzire be’sen şedîden min ledunhu ve yubeşşirel mu’minînellezîne ya’melûnes sâlihâti enne lehum ecren hasenâ(hasenen).
(Kur’ân-ı Kerim), kayyum olarak, (Kulu aracısız Allah’a borçlandıran hak din olarak) katından şiddetli azapla uyarmak ve salih amel yapan mü’minlere en güzel ecrin onların olduğunu müjdelemek için (indirildi).

18/KEHF-3: Mâkisîne fîhi ebedâ(ebeden).
(Müminler) Orada ebedî olarak kalacaklardır.

18/KEHF-4: Ve yunzirellezîne kâlûttehazellâhu veledâ(veleden).
Ve (Kur’ân-ı Kerim), “Allah, bir çocuk edindi.” diyenleri (müşrikleri) uyarır.

18/KEHF-5: Mâ lehum bihî min ilmin ve lâ li âbâihim, keburet kelimeten tahrucu min efvâhihim, in yekûlûne illâ kezibâ(keziben).
Onların ve babalarının (atalarının), ona (iddia ettikleri şaye) dair bir ilimleri yoktur. Onların ağızlarından çıkan kelimeler (sözler) çok büyük! Onlar, (İsa Allah’ın oğlu derken/yahudiler biz Allah’ın özhalkıyız oğulları evlatlarıyız derken/Arap müşrikler Lat uzza ve Menat anılan, Allah’ın kızlarından cinler vasıtasıyla gaybı öğrenip put sahipleri vekaletiyle insanları hidayet etmeye yetkiliyiz derken) ancak yalan söylüyorlar.

18/KEHF-6: Fe lealleke bâhiun nefseke alâ âsârihim in lem yu’minû bi hâzel hadîsi esefâ(esefen).
Bu durumda eğer onlar, (Kur’ân-ı Kerim’deki) bu sözlere inanmazlarsa, onların arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin.

Kehf suresi iniş sırasına göre Kuran’ın 69. sırasındadır. Elit hakim zümre ve ruhbanlık müessesesinin çıkarlarını gözetmek adına kurgulanmış ve sıradan halkı sömürmekle ihya olan ve bu gayede kendi istediklerini “Allah’ın emri” diyerek, aracılar vasıtasıyla kanunlaştıran şirk sömürü düzenini, Allah’ın yardımıyla ve Allah’ın elçisi olarak ayetleriyle yerle yeksan eden Hz Muhammed (S.A.V) karşısında Müşrikler; Hz Muhammed’e vahiy gelmiyor o “cinlerin tasallutuna uğramış bir meftun”, “aklını yitirmiş bir mecnun” iftiraları atıyorlardı. {bkz; Hicr suresi 6 Kalem suresi 6, 51 Duhan suresi 14} Aziz Allah’ın Af mağfiret hidayet gibi ulûhiyet yetkilerini gaspedip insanları Allah’ın otoritesi üzerinden sömürerek ihya olan müşriklere “yegane ve tek yargı makamının Allah olduğu, af mağfiret hidayet şefaat gibi Aziz Allah’ın uluhiyet yetkilerinin aracılarda ve düzmece ilahlarında olmadığı ve yeryüzünde Ehad Samed ve Vahid Allah’ın asla oğlu kızı veya cinlerden vekilleri olmadığı ve birgün kıyametin mutlaka kopacağı ve dünyanın tamamen yok olacağı ve herkesin Ahiret hayatında “mutlaka Allah tarafından” yargılanacağı açıklandıktan sonra aracıların sömürü yetkileri böylece ellerinden alındığı için müşrikler; Hz Muhammed (S.A.V) için deli mecnun iftiraları atarak ve kıyamet ve ahiret ve cehennem azabı hakkında alay edip Allah’ın Resûl’ünü küçük düşürmeye çalışıyorlardı. {Bkz;Kehf suresi 56 Kehf suresi 106}  Küçük düşürme amaçları tabii ki kendi düzenlerini ortadan kaldıran İslam’ın yayılmasını önlemekti. İslam’ın önlenmesi gayesinde kullandıkları yöntemlerden birisi de ashabı kehf ve Zülkarneyn gibi herkesin vakıf olduğu bazı konularda Allah’ın Resul’üne sorular yöneltip, Nebi’nin vereceği cevabın akabinde “onu sanki bilmiyormuş” gibi göstererek halkın gözünde Allah’ın Resûl’ünü itibarsızlaştırmakla İslam’ın yayılmasını önlemekti.

18/KEHF-7: İnnâ cealnâ mâ alel ardı zîneten lehâ li nebluvehum eyyuhum ahsenu amelâ(amelen).
Muhakkak ki Biz, yeryüzünde olan şeyleri, onların hangisi daha güzel amel edecek diye imtihan etmemiz için, {Bkz;Kehf suresi 46 yeryüzü canlılığını/yaşamını ) onlara ziynet kıldık. (çekici kıldık)

18/KEHF-8: Ve innâ le câilûne mâ aleyhâ saîden curuzâ(curuzen).
Ve muhakkak ki onun (arzın) üzerinde olan şeyleri, (Bkz; Kehf suresi 45 Nur suresi 45 Sudan yarattığı tüm canlılığı/canlıları tekrar) kuru toprak yapacak olan da elbette Biziz.

18/KEHF-9: Em hasibte enne ashâbel kehfi ver rakîmi kânû min âyâtinâ acabâ(acaben).
Yoksa sen, Ashâbel Kehf (mağaradaki mümin gençlerin)  ve Rakîm’in, (ve sayılarının) bizim (eskilere gönderdiğimiz) “acayip” (tahrif edip değiştirdikleri için İslamla örtüşmeyen tutarsız ) âyetlerimizden biri olduğunu mu sandın?

Kehf mağara demektir. Ashâbel kehf ve Rakimi; Mağarada bulunan kimseler ve rakamları demektir. Kehf suresine ismini veren ve aşağıda ayetlerinde detaylı kıssa edilecek olan: çok tanrılı müşriklere eziyet pahasına karşı duruş göstermiş ve tek tanrıya iman etmekte ısrarcı olmaları yüzünden müşrikler tarafından bir mağaraya hapsedilmiş ve Allah’a ölümüne sadakat göstermiş olmaları nedeniyle, Allah’ın yardımı ve mucizesine mazhar olmuş mümin gençlerdir. Râkimi yani rakamları; O mağarada bulunan gençlerin sayısı ve mağarada kaldıkları süre sayısıdır. Hz Muhammed (S.A.V) döneminde aynı kıssa yahudi hristiyan ve Arap müşrikler tarafından çok farklı kıssa edilerek gençlerin ve mağarada kaldıkları yılların sayısı her bir gurup tarafından kendi ilahlarının üstünlüğünü övecek şekilde açıklanmıştır. ve bu bilindik kıssalar; Hz Muhammed (S.A.V) risaletini {bkz;Kehf suresi 56 ve 106} yalanlamak ve onu küçük düşürmek adına tartışma konusu yapılmıştır. Kehf suresi Ayetlerinde de açıklandığı üzere gaybı sadece Allah bilir aracılar bilemez! Kendilerini Allah’ın yetkilisi/otoritesi olarak göstermekle halkı soyup sömüren müşriklerin; Gaybı bilmadikleri halde biliyormuş gibi tartışmakla fitneye düştükleri ve kulları da düşürdükleri açıklanır.
Ayrıca Müşrikler tarafından her gurubun kendi ilahını üstünleyecek şekilde, farklı kıssa edilen Ashab’ı kehf, Zülkarneyn ve Allah’a aracısız iman ve teslim olmuş müminlere yardım etmesi için, Aziz Allah’ın gaybı bildirerek görevlendirdiği Alim-i ledun bir melek ile Hz Musa’nın kıssası da aktarılır. Ve { Bkz: Maide 18 Yahudiler kendi soylarını Allah’ın öz halkı krallarını ise Allah’ın evladı olarak tanımlar ve diğer ırkları dışlarlar. Yahudiler; Allah’tan bildirilmiş olan gaybı Hızır’ın sadece Hz Musa’ya ve kendi soylarından olanlara getirdiğine iman edip Meleği Hz Hızır olarak adlandırırlar) (Hristiyanlara göre; İncilde İsa Allah’ın oğlu olduğu için Allah gaybı İsa’ya ve ona inananlardan olan ve Allah’ın aracısı saydıkları ruhbanlara yani Aziz’lere bildirmektedir) (Arap müşriklerde ise Allah’ın kızları olarak anılan Lat Menat ve Uzza isimli yeryüzü yönetiminde Allah’ın vekili olarak niteledikleri meleklerin gaybı ve yeryüzü yönetim hükümlerini cinler vasıtasıyla, putlarını ellerinde bulunduran put hizmetkarları olarak da anılan “put sahiplerine” bildirdiği zikredilir. Bkz:Kehf 50,51,52)
Tevrat ve incil aracılar tarafından halkı sömürmek gayesiyle değiştirilmiştir ve bu nedenle her biri birbirinden (bkz: Kehf suresi 9 acaib/tahrif edildiği için tutarsız ayetler) üzerinden yapılan lüzumsuz tartışmalara son noktayı koymak adına, Kehf suresi kıssaları müminlere, Allah tarafından neden ve niçinleriyle, öğütler eşliğinde, {bkz;Kehf suresi 83} aslı hakikatına tilavet edilmiştir.

18/KEHF-10: İz evel fityetu ilel kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi’ lenâ min emrinâ reşedâ(reşeden).
Gençler mağaraya sığındıkları zaman şöyle dediler: “Rabbimiz, bize Senin katından bir rahmet ver. Ve bize bir kurtuluş tayin et.”

18/KEHF-11: Fe darabnâ alâ âzânihim fîl kehfi sinîne adedâ(adeden).
Böylece mağarada onları kulakları üzerine yatırarak uyuttuk

18/KEHF-12: Summe beasnâhum li na’leme eyyul hızbeyni ahsâ limâ lebisû emedâ(emeden).
Uyur halde mağarada ne kadar kaldıkları hususunda insanların nasıl hesap edeceğini belirlemek üzere onları tekrar uyandırdık.

18/KEHF-13: Nahnu nakussu aleyke nebeehum bil hakk(hakkı), innehum fityetun âmenû bi rabbihim ve zidnâhum hudâ(huden).
Biz, sana onların yaşanmışlıklarını hak ile (Allah’tan gelen mutlak gerçek olarak) kıssa ediyoruz. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine âmenû olmuş (Allah’a aracısız iman ve teslim olmuş) gençlerdi. Ve onlara hidayeti artırdık.

18/KEHF-14: Ve rabatnâ alâ kulûbihim iz kâmû fe kâlû rabbunâ rabbus semâvâti vel ardı len ned’uve min dûnihî ilâhen lekad kulnâ izen şetatâ(şetaten).
Biz onların kalplerini sağlam kılmıştık. (Müşrik kavmin ileri gelenlerinin önünde) durduklarında şöyle dediler: ‘Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başkasına tapmayacağız. Aksi takdirde, andolsun ki, çok saçma bir söz söylemiş oluruz. (diyerek çok tanrılı müşrik aracılara/put hizmetkarlarına direndiler)

18/KEHF-15: Hâulâi kavmunettehazû min dûnihî âliheh(âliheten), lev lâ ye’tûne aleyhim bi sultânin beyyin(beyyinin), fe men azlemu mimmenifterâ alâllâhi kezibâ(keziben).
Oysa ki bizim kavmimiz; Onlara açıkça bir delil (kitap ve Resul) gelmemesine rağmen Allah’tan başkasını ilâhlar edindiler. Öyleyse Allah’a yalanla iftira edenden daha zalim kim vardır? (Dediler.)

18/KEHF-16: Ve izi’tezeltumûhum ve mâ ya’budûne illâllâhe fe’vû ilel kehfi yenşur lekum rabbukum min rahmetihî ve yuheyyi’ lekum min emrikum mirfekâ(mirfekan).
(Ve kavmin ileri gelenleri şöyle dediler) ; Siz, madem ki Allah’tan başkasına kul olmamakla kavimden ayrıldınız, o halde artık siz bu mağarada kalın da Rabbiniz size rahmetini orada da neşretsin (ulaştırsın). Ve size, refik (destek) olarak işlerinizi artık burada kolaylaştırsın. (diyerek onları mağarada mahkum bıraktılar)

18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve, orada bulunsaydın, Güneş doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Böylece onlar güneş ışığından rahatsız olmaksızın, mağaranın geniş bir yerinde uyuyorlardı. İşte bu Allah’ın kudretini (mucizesini) gösteren delillerdendir. Allah, kimlere hak yolu lütfederse, onlar doğru yolu bulup tercih eder. Kimlerin hak yoldan uzaklaşmalarına, dalâleti ve bozuk düzeni ve helâki tercih etmelerine özgürlük tanırsa, artık onu doğru yola sevkedecek bir dost bulamazsın.

18/KEHF-18: Ve tahsebuhum eykâzan ve hum rukûd(rukûdun), ve nukallibuhum zâtel yemîni ve zâteş şimâl(şimâli), ve kelbuhum bâsitun zirâayhi bil vasîd(vasîdi), levittala’te aleyhim le velleyte minhum firâren ve le muli’te minhum ru’bâ(ru’ben).
Uykuda oldukları hâlde, sen onları uyanık sanırdın. Oysa Biz onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış (öylece yatmakta idi.) Onları yakından görseydin, mutlaka korkundan onlardan yüz çevirip kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.

18/KEHF-19: Ve kezâlike beasnâhum li yetesâelû beynehum, kâle kâilun minhum kem lebistum, kâlû lebisnâ yevmen ev ba’da yevm(yevmin), kâlû rabbukum a’lemu bi mâ lebistum feb’asû ehadekum bi verıkıkum hâzihî ilel medîneti fel yanzur eyyuhâ ezkâ taâmen fel ye’tikum bi rızkın minhu vel yetelattaf ve lâ yuş’ırenne bikum ehadâ(ehaden).
Ve Böylece biz, birbirlerine sormaları için onları uyandırdık: İçlerinden biri: “Burada ne kadar süre kaldık?” dedi. (Kimi) “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık” dediler; (kimi de) şöyle dedi: “Rabbimiz, kaldığımız müddeti (gaybı) daha iyi bilir!”. (dedi) Şimdi, içimizden birisini şu gümüş parayla şehre gönderelim de, yiyeceklerin helal temiz olanından bize erzak getirsin; ayrıca, çok nâzik davransın (usulca, gizli hareket etsin) ve buradaki varlığımızı sakın kimseye (müşrik kavme) sezdirmesin.

18/KEHF-20: İnnehum in yazherû aleykum yercumûkum ev yuîdûkum fî milletihim ve len tuflihû izen ebedâ(ebeden).
Çünkü sizi görürlerse, Muhakkak ki onlar,(çok tanrılı müşrikler) sizi taşlarlar veya zorlayarak sizi kendi dînlerine döndürürler. O zaman asla ebediyyen kurtuluşa eremeyiz. dediler.

18/KEHF-21: Ve kezâlike a’sernâ aleyhim li ya’lemû enne va’dallâhi hakkun ve ennes sâate lâ reybe fîhâ, iz yetenâzeûne beynehum emrehum fe kâlûbnû aleyhim bunyânâ(bunyânen), rabbuhum a’lemu bihim, kâlellezîne galebû alâ emrihim le nettehızenne aleyhim mescidâ(mesciden).
Böylece, Allah’ın sözünün gerçek olduğunu, Ve kıyametin kopuşunda hiçbir şüphe bulunmadığına insanların da iman etmesi için (o kavimdeki insanları) onların durumu hakkında (yaşattığımız mucizeyi görüp ibret almaları için) bilgi sahipleri kıldık. Öyle ki, halk onların durumuyla İlgili kendi aralarında tartışıp duruyorlardı: «Onların bir kısmı üzerlerine bir bina yapıp hapsedelim» diyorlardı. Rabbi Onları en iyi biliyor ya ; (bu mucizeye tanıklık ettikten sonra) Görüşleri üstün gelenler ise, «and olsun ki, (artık Tek tanrıya/Allah’a aracısız yönelmek ve tapınmak üzere) onların imamlığında bir mescid kurup onları ödüllendirmeliyiz!» dediler.

18/KEHF-22: Se yekûlûne selâsetun râbiuhum kelbuhum, ve yekûlûne hamsetun sâdisuhum kelbuhum recmen bil gayb(gaybi), ve yekûlûne seb’atun ve sâminuhum kelbuhum, kul rabbî a’lemu bi ıddetihim mâ ya’lemuhum illâ kalîl(kalîlun), fe lâ tumâri fîhim illâ mirâen zâhirâ(zâhiren), ve lâ testefti fîhim minhum ehâdâ(ehâden).
Ve (şimdi) gaybı bilmedikleri halde: İnsanların kimi Onlar üç kişiydi, dördüncüsü de köpekleriydi diyecekler. Kimisi beş kişiydi, altıncısı köpekleriydi diyecekler. Bunlar gayb hakkında tahmin yürütmektir. (Kimileri de) Onlar yedi kişidir sekizincisi de köpekleriydi derler. De ki; Onların sayılarını Rab’bim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Öyle ise Ashab-ı Kehf hakkında, delillerin açık olması haricinde (Allah’ın bildirdiği durumlar haricinde) müşriklerle bir münakaşaya girişme ve o gayb hakkında (müşriklerin) hiçbirinden malumatı müracaat isteme.

18/KEHF-23: Ve lâ tekûlenne li şey’in innî fâılun zâlike gadâ(gaden).
Bir şey hakkında “Ben, bunu yarın mutlaka yapacağım deme.” (Allah bildirmeden gayb hakkında konuşma)

18/KEHF-24: İllâ en yeşâallâhu vezkur rabbeke izâ nesîte ve kul asâ en yehdiyeni rabbî li akrabe min hâzâ reşedâ(reşeden).
Ancak Allah’ın dilemesiyle (yapacağım de). Ve unuttuğun zaman Rabbini zikret ve de ki: “Rabbimin beni bundan daha yakın (daha üstün) bir irşad seviyesine ulaştırmasını umarım.” de.

18/KEHF-25: Ve lebisû fî kehfihim selâse mietin sinîne vezdâdû tis’â(tis’an).
Onların, (şimdi sana soran müşriklerin) kimileri ise mağarada 300 yıl  kaldığını iddia etti kimileri de 9 yıl fazladan ilave etti.

18/KEHF-26: Kulillâhu a’lemu bimâ lebisû, lehu gaybus semâvâti vel ard(ardı), ebsır bihî ve esmı’, mâ lehum min dûnihî min veliyyin ve lâ yuşriku fî hukmihî ehadâ(ehaden).
De ki: “Ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir.” Semaların ve arzın gaybı, O’na (Allah’a) aittir. Onu (gaybı) en iyi işitir, en iyi görür. Onların, O’ndan başka dostları yoktur. O; Hükmüne kimseyi ortak etmez!

18/KEHF-27: Vetlu mâ ûhıye ileyke min kitâbi rabbik(rabbike), lâ mubeddile li kelimâtihî ve len tecide min dûnihî multehadâ(multehaden).
Sana, Rabbinin Kitab’ından, vahyolunanı oku! O’nun kelimesini değiştirecek yoktur. Ve O’ndan (Allah’tan) başka yönelinecek kuvva bulamazsın (yönelmeye değer,layık hiç bir kudret ve otorite yoktur).

18/KEHF-28: Vasbır nefseke meallezîne yed’ûne rabbehum bil gadâti vel aşiyyi yurîdûne vechehu ve lâ ta’du aynâke anhum, turîdu zînetel hayâtid dunyâ ve lâ tutı’ men agfelnâ kalbehu an zikrinâ vettebea hevâhu ve kâne emruhu furutâ(furutan).
Sabah akşam, O’nun Vechi’ni (Aracısız vasıtasız sadece Allah’a yönelmeyi ) isteyerek Rabbine dua edenlerle beraber nefsini sabırlı tut. Dünya hayatının ziynetini dileyerek gözünü onlardan (müminlerden) çevirme! Kalbini zikrimizden gâfil kıldığımız ve hevasına tâbî olan ve her işinde haddi (Allah’ın çizdiği sınırları) aşmış olan o kimselere itaat etme!

18/KEHF-29: Ve kulil hakku min rabbikum fe men şâe fel yu’min ve men şâe fel yekfur innâ a’tednâ liz zâlimîne nâren ehâta bihim surâdikuhâ, ve in yestegîsû yugâsû bi mâin kel muhli yeşvîl vucûh(vucûhe), bi’seş şerab(şerabu) ve sâet murtefekâ(murtefekan).
De ki: “Hak Rabbinizdendir.” (Hak-i’kat/Mutlak gerçek Allah’tandır) Bundan sonra artık dileyen inansın ve dileyen inkâr etsin. Muhakkak ki Biz, zalimler için kenarları, onları ihata eden (kuşatıp içine hapseden) bir ateş hazırladık. Ve eğer onlar (serinlemek için) yağmur isterlerse, (Onlara cehennemde) erimiş maden gibi koyu ve kaynar, yüzleri kavuran bir su yağdırılır. O Ne kötü bir içecektir ve (Onları o cehennem hayatının mahkumiyetine sevkeden şeytan ve aracı müşrik avaneleri) ne kötü bir dost’tur.

18/KEHF-30: İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti innâ lâ nudîu ecre men ahsene amelâ(amelen).
Muhakkak ki âmenû olanlar (Allah’a aracısız iman ve teslim olanlar ) ve (Allah’ı razı etmek için) salih amel yapanlar, Biz kesinlikle işte o güzel amelleri işleyen kimselerin ecrini (karşılığını) asla zayi etmeyiz.

18/KEHF-31: Ulâike lehum cennâtu adnin tecrî min tahtihimul enharu yuhallevne fîhâ min esâvire min zehebin ve yelbesûne siyâben hudren min sundusin ve istebrekın muttekiîne fîhâ alel erâik(erâiki), ni’mes sevâb(sevâbu), ve hasunet murtefekâ(murtefekan).
İşte onlar için adn cennetleri vardır. Onların altından nehirler akar. Orada altın (dan) bileziklerle süslenirler. İnce ipek ve atlastan yeşil elbiseler giyerler. Orada tahtlar üzerine yaslanırlar. Sevap sahipleri için müminlere hazır kılınmış o cennet yurdu ne güzel bir destektir.

18/KEHF-32: Vadrıb lehum meselen raculeyni cealnâ li ehadihimâ cenneteyni min a’nâbin ve hafefnâhumâ bi nahlin ve cealnâ beynehumâ zer’â(zer’an).
Onlara, iki adamın durumunu da örnek ver. İkisine de üzüm bağından iki bahçe kıldık. Ve ikisinin de (bağının etrafını) hurmalıklarla kuşattık. Ve ikisinin de tarlasında ekinler bitirdik.

Tüm çok tanrılı inançlarda ve çok tanrılı inançlardan devşirilmiş Arap veya Hristiyanlık veya Musevilik gibi aracı vekaleti ile Allah’tan başka hükümler koymaya, af ve mağfiret etmeye, kendilerini yetkilendiren şirk inançlarının tümünde, (günümüzde mevcut olan İncil ve Tevratta da) “ahiret hayatı inancı” yoktur. Dolayısıyla ahiret inancı taşımayan tüm inançlarda “bir insan dünyada ne kadar çok mal mülk evlat sahibi ise, Tanrı’nın da onları o nisbette sevdiğine ve mal mülk ile ödüllendirdiğine iman ederlerdi/hala ediyorlar. Oysa İslamda dünya yaşantısı ve dünya nimetleri tanrı sevgisine mukayese edilecek bir yer değildir. Bilakis maddenin aldatıcı bir meta sayıldığı kısa süre kalınan sadece bir sınav süreci hayatıdır. Müşrikler arasında; Mal mülk ve evlat çokluğu ilahlarının bir mükafatı olarak kabul gördüğü için; Müşrik halk da malı ve evladı çok olan kişileri tanrının sevgili kulu olarak görüp o kişilere şehrin mutrafileri olarak olağanüstü itibar ederlerdi. {Bkz; Sebe suresi 34~39} ayetlerinde açıklandığı üzere; Bu yüzden tüm Müşrik inançlarda zengin varlıklı kişiler daima sözü dinlenip itibar ve itaat edilmesi gereken {bkz; Kalem suresi 14} “tanrının sevgili kul saydığı” “üstün sınıf” olarak kabul görüyordu. Tekasür suresi 1~3 ayetlerinde de vurgulandığı gibi, müşrikler bu çarpık inançla mezarlardaki ölülerini bile sayıp tanrı sevgisine nisbet ederek halk arasında kibirleniyorlardı. Hadid suresi 20~24. Ayetlerinde çokluk yarışıyla kibirlenen müşriklerin bu kibirlenmeleri Allah’ın sevgisine nisbet edilecek bir şey değildir bilakis yeryüzü sınavında bir fitne metasıdır. Bu durum müminleri asla yanıltmasın buyurulmaktadır.  Kehf suresi 32~46 ayetleri arasında iki adam üzerinden örnekler verilerek, tanrı sevgisinin madde/meta ile asla mukayese edilmemesi gerektiği ve mal mülk evlat çokluğunu imtiyazlı bir üstünlük olarak görüp kibirlenen kişilerin akibeti, çarpıcı bir kıssa üzerinde açıklanmıştır.. Ve {bkz Kasas suresi  78~82} ayetleri arasında; Yeryüzünün gelmiş geçmiş en zengin insanlarından sayılan; Karun, kendisine verilen servetin, kendi tanrıları tarafından çok sevildiği için bir ödül olarak verildiğini iddia ediyordu. Ve Aziz Allah Karun kıssasından ve Karun’un akibetinden müminlerin bir ders çıkarması gerektiğini Kasas suresi 78~82 âyetleriyle buyurmaktadır. Karun gibi, kendi ilahlarının sevgisine nisbet ederek mallarının çokluğu ile övünüp Allah’ın İnfak emrine riayet etmeyen ve Kalem suresi 17~33. ayetleri arasında kıssa edilen iki müşrik adamın akibeti de, Karun’un acı ve hazin akibetinin bir benzeridir. Nuh suresi 21. ayetinde de; Mal ve evlat çokluğunu ilahlarının kendilerine bir armağanı olarak görüp kibirlenen ve halkı ruhbanlar yardımıyla düzmece ilahların/tanrıların otoritesi üzerinden sömüren “kavmin mutrafilerinin/elit müşriklerin” ve onlara tabi olanların akibetinin de, “helak edilen diğer müşrik kavimlerde olduğu gibi” hüsranla biteceğinin altı çizilmektedir. Atalarından devraldıkları göktanrı şirk sömürü düzenini sürdüren ve: { Bkz : Zuhruf suresi 23} Geçmişte yaşamış tüm müşrik kavimlerde olduğu gibi, göktanrı inançlarının “malı evladı çok olan zenginlere verdiği üstünlüğü ve imtiyazı, bir sömürü fitnesi olarak kullanan “Mekkeli elit hakim zümre {Bkz; Zuhruf suresi 31) karyenin mutrafileri de” sömürü düzenlerini sürdürebilmek adına Hz Muhammed (S.A.V) nebiye muhalefet ediyorlardı.

18/KEHF-33: Kiltel cenneteyni âtet ukulehâ ve lem tazlim minhu şey’en ve feccernâ hılâlehumâ neherâ(neheren).
İki bahçenin ikisi de meyvelerini verdi. Ve İkisinin arasından bir nehir akıttık. Böylece bir bahçenin diğer bahçeden bir eksiği kalmadı.

18/KEHF-34: Ve kâne lehu semer(semerun), fe kâle li sâhıbihî ve huve yuhâviruhû ene ekseru minke mâlen ve eazzu neferâ(neferen).
Ve Serveti çok olan (müşrik) bahçe sahibi diğer bahçe sahibi arkadaşı ile konuşurken ona: “Benim senden daha çok malım var ve (ailemdeki) fertler bakımından senden daha üstünüm.” dedi. (Tanrı sevgisine nisbetle kibirlendi)

18/KEHF-35: Ve dehale cennetehu ve huve zâlimun li nefsih(nefsihî), kâle mâ ezunnu en tebîde hâzihî ebedâ(ebeden).
Ve o, nefsine zulmederek kibirle bahçesine girdi ve Şöyle dedi: (ilahım tarafından bahşedildiği için) “Bunun (bu bağın) ebediyyen helâk olacağını zannetmiyorum.”

18/KEHF-36: Ve mâ ezunnus sâate kâimeten ve le in rudidtu ilâ rabbî le ecidenne hayren minhâ munkalebâ(munkaleben).
Ve ben, (kıyâmet) saatinin kaim olacağını (vukû bulacağını) zannetmiyorum. Ve eğer Rabbime döndürülmüş olsam bile  mutlaka (aracılarım ve ilahları yüzünden) seninkinden daha hayırlısına dönüşmüş olanı bulurum.

18/KEHF-37: Kâle lehu sâhıbuhu ve huve yuhâviruhû e keferte billezî halakake min turâbin summe min nutfetin summe sevvâke raculâ(raculen).
Onunla konuşan arkadaşı, ona dedi ki: “Seni, (önce) topraktan, sonra bir nutfeden (bir damla sudan) yaratan sonra da seni bir adam hüviyetine sevva (dizayn) edeni (Allah’ı), sen inkâr mı ediyorsun?”

18/KEHF-38: Lâkinne huvallâhu rabbî ve lâ uşriku bi rabbî ehadâ(ehaden).
Fakat O, Allah ki; benim Rabbimdir. Ve ben, Rabbime hiçbir şey ile şirk koşmam.

18/KEHF-39: Ve lev lâ iz dehalte cenneteke kulte mâ şâallâhu lâ kuvvete illâ billâh(billâhi), in tereni ene ekalle minke mâlen ve veledâ(veleden).
Beni mal ve evlât (bakımından) daha az (yetersiz) görsen bile, sen bahçene girdiğin zaman: “(Bu bağ), Allah’ın bahşettiği ve koruduğu bir bağdır ve Allah’tan başka onu koruyacak hiçbir kuvvet (ilah) yoktur.” deseydin olmaz mıydı?”

18/KEHF-40: Fe asâ rabbî en yu’tiyeni hayran min cennetike ve yursile aleyhâ husbânen mines semâi fe tusbiha saîden zelekâ(zelekan).
Belki Rabbim, bana ileride senin bahçenden daha hayırlısını verir. Ve belki de, şimdi seni (tanrı sevgisine nisbetle) kibirlendiren o bahçenin üzerine aniden semadan (husbân) felâketler gönderir de Böylece o bahçe kaygan bir toprak haline gelir.

18/KEHF-41: Ev yusbiha mâuhâ gavren fe len testetîa lehu talebâ(taleben).
Veya (seni kibirlendiren) o bahçenin suyunu yerin dibine çeker de böylece bahçenden artık bir daha tek bir mahsül bile elde etmeye gücün yetmeyebilir.

18/KEHF-42: Ve uhîta bi semerihî fe asbeha yukallibu keffeyhi alâ mâ enfeka fîhâ ve hiye hâviyetun alâ urûşihâ ve yekûlu yâ leytenî lem uşrik bi rabbî ehadâ(ehaden).
İşte Onun (o aracıların sözlerine inanan müşrik kimsenin) ürünleri ihata edildi (mahvedildi). Ve çardakları, (bahçenin) üzerine yıkılmış bir haldeydi. Oraya geçmişte sarfettiği (emek ve para) için ellerini ovuşturuyor ve “Keşke ben, Rabbime (hiç)bir şeyle şirk koşmasaydım.” diyordu.

18/KEHF-43: Ve lem tekun lehu fietun yansurûnehu min dûnillâhi ve mâ kâne muntesirâ(muntesiren).
Ve Allah’tan başka ona yardım edecek kimseler yoktu. Ve felaketi yaşayan o kişi asla (aracıların uydurduğu sahte ilahlardan) yardım alan bir kimse olmadı.

18/KEHF-44: Hunâlikel velâyetu lillâhil hakk(hakkı), huve hayrun sevâben ve hayrun ukbâ(ukben).
Çünkü velâyet (*yardım bağışlama) Allah’a ait bir haktır! O (Allah), sevap (mükâfat) açısından da akibet (sonuç) açısından da hayırlıdır.

Kullar Allah’ın yaratmış olduğu bir nimeti kenz etmeden Allah’ın Rızası için sadakat içinde fakire yoksula pay etmekle mükelleftir. Nimetlerin asıl sahibi Malik-el Mülk Allah’tır. Bu nedenle yardım ve bağışlama nimetlerin asıl sahibi olan Allah’a ait bir haktır. Ve nimetini kenz etmeden İnfak eden sadıkların akibeti ise Allah’ın hazinesinden mükafattır. Himaye yardım ve şefaati umulan aracılar ise asla hiçkimseye yardım edemez. Buyurulmaktadır.

18/KEHF-45: Vadrıb lehum meselel hayâtid dunyâ ke mâin enzelnâhu mines semâi fahteleta bihî nebâtul ardı fe asbeha heşîmen tezrûhur riyâh(riyâhu), ve kânallâhu alâ kulli şey’in muktedirâ(muktediren).
Onlara geçici dünya hayatını şöyle örnek ver ki; o, yeryüzü semadan indirdiğimiz su ile kaimdir. (dünya üzerindeki yaşam su ile canlanmaktadır) Yeryüzünün nebatları (bitkileri), onunla karışarak yeşerir. Ve Sonra tekrar onların kuruyup ufalandığını görürsünüz ki en ufak bir rüzgâr bile onu savurur. Dünya hayatı da böyle gelip geçicidir. Ve Allah, (müşriklerin inanmadığı ahiret alemini de) yaratmaya muktedir olandır.

18/KEHF-46: El mâlu vel benûne zînetul hayâtid dunyâ, vel bâkıyâtus sâlihâtu hayrun inde rabbike sevâben ve hayrun emelâ(emelen).
Mal ve çocuklar sadece dünya hayatına iman eden müşrikler için bir ziynettir. Salih ameller ise (cennet) akibetiniz için bakidir. Hem sevap olarak hem de emel akibeti olarak (amilüssalihat) Rabbinin nazarında en hayırlısıdır.

18/KEHF-47: Ve yevme nuseyyirul cibâle ve terel arda bârizeten ve haşernâhum fe lem nugâdir minhum ehadâ(ehaden).
Ve o gün (kıyamet günü) dağları yürüteceğiz. Ve (o gün) yeryüzünü bariz (açık ve net) olarak görürsün. Ve onları, (huzurumuzda) haşredip toplamak suretiyle yeryüzünde insanlardan hiç birini bırakmayacağız.

18/KEHF-48: Ve uridû alâ rabbike saffâ(saffen), lekad ci’tumûnâ kemâ halaknâkum evvele merreh(merretin), bel zeamtum ellen nec’ale lekum mev’ıdâ(mev’ıden).
Saf saf Rabbine arz olunacaklar. Andolsun ki siz, Bize, ilk yarattığımız gibi (hamein mesnun bedenlere/eskimeyen yıpranmayan ahiret bedeninize bkz;Hicr suresi 26,28) geleceksiniz. Hayır, Siz yeryüzündeyken size vaadedilen ahiret alemini asla yapmayacağımız zannında bulundunuz. Diyeceğiz.

18/KEHF-49: Ve vudıal kitâbu fe terel mucrimîne muşfikîne mimmâ fîhi ve yekûlûne yâ veyletenâ mâli hâzel kitâbi lâ yugâdiru sagîreten ve lâ kebîreten illâ ahsâhâ, ve vecedû mâ amilû hâdırâ(hâdıren), ve lâ yazlimu rabbuke ehadâ(ehaden).
Ve kitap (hayat kayıtları ortaya) konduğunda. O zaman mücrimleri görürsün. Onun (kitabın) içindekilerden korkarlar ve “Bize yazıklar olsun. Bu kitap, nasıl bir kitap ki, küçük ve büyük hiçbir şeyi sayıp hesap etmeden bırakmıyor.” derler. Ve yaptıkları şeyleri (hayat kayıtlarında) hazır buldular. Ve senin Rabbin, (hiç) kimseye zulmetmez.

18/KEHF-50: Ve iz kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), kâne minel cinni fe feseka an emri rabbih(rabbihî), e fe tettehızûnehu ve zurriyyetehû evliyâe min dûnî ve hum lekum aduvv(aduvvun), bi’se liz zâlimîne bedelâ(bedelen).
Ve meleklere, “Âdem’e secde edin.” demiştik. İblis hariç, hemen secde ettiler. O cinlerdendi. Böylece (Adem)  Rabbinin emrini (yapmayarak İblis’e inanıp tabi olmakla) fıska düştü. Böyle olduğu halde; Hâlâ onu ve onun zürriyyetini (cinleri ve aracıları), onlar sizin düşmanınız (olduğu halde), Benim yerime dostlar mı ediniyorsunuz? Zalimler için ne kötü bir bedeldir. (cehennem).

Tüm aracılı şirk sömürü sistemlerinde olduğu gibi, şehrin ileri gelenleri zikredilen Arap müşrik elitler de halkı sömürme gaylerinde çeşitli putları ilah yapmışlardı. Ve böylece her put sahibi Allah ile iletişimi cinler aracılığıyla kurduğunu söyleyerek halktan çeşitli isteklerde bulunuyordu. Kimileri ise cinleri doğrudan Allah’ın hükmüne ortak yapmıştı. Allah’ın kızları olarak andıkları, Lat Uzza ve Menat’ adlı ana putların sözde hizmetkarları put sahipleri ; Allah’ın halktan muhtelif isteklerini (yıllık ana büyük vergileri veya savaş zamanında asker isteklerini), “Allah’a ve kendilerine aracılık yapan cinler” vasıtasıyla öğrendiklerini söyleyerek böylelikle halkı sömürüyorlardı. bkz:Enam suresi 100 Necm suresi 23 Nahl suresi 55~60

18/KEHF-51: Mâ eşhedtuhum halkas semâvâti vel ardı ve lâ halka enfusihim ve mâ kuntu muttehızel mudıllîne adudâ(aduden).
(Allah) Ben, onları (iblis ve zürriyyetini/aracıları ve sahte ilahlarınj) semaların ve arzın yaratılışına ve onların (kendilerinin de) yaratılışına şahit tutmadım. Ve Ben, kullarımı dalâlette bırakanları kendime yardımcı da edinmedim. dedi.

18/KEHF-52: Ve yevme yekûlu nâdû şurekâiyellezîne zeamtum fe deavhum fe lem yestecibû lehum ve cealnâ beynehum mevbikâ(mevbikan).
O gün (kıyâmet günü Allahû Tealâ) şöyle diyecek: “Benim ortaklarım olduğu, zannında bulunduğunuz şeyleri çağırın!” Böylece onları davet edecekler. Fakat onlara icabet eden olmayacak. Ve çünkü o zanda bulunanların gözlerinin önünde bir hakikat olarak duran ve artık zanda bulundukları anda helak olacaklarını bildikleri cehennem engelini koyduk.

18/KEHF-53: Ve reel mucrimûnen nâre fe zannû ennehum muvâkıûhâ ve lem yecidû anhâ masrifâ(masrifen).
Ve o mücrimler, ateşi gördüklerinde. (İşte) O zaman içine düşeceklerini idrak ederler Ve lakin artık ondan uzaklaşacak (kaçacak)  bir yer de bulamazlar.

18/KEHF-54: Ve lekad sarrafnâ fî hâzel kur’âni lin nâsi min kulli mesel(meselin), ve kânel insânu eksere şey’in cedelâ(cedelen).
Ve andolsun ki; bu Kur’ân-ı Kerim’de, insanlara bütün meseleleri (misalleri) açıkladık. Ve insan, konuların çoğunda Allah ile cidalleşen (kavga eden)dir.

18/KEHF-55: Ve mâ menean nâse en yu’minû iz câe humul hudâ ve yestagfirû rabbehum illâ en te’tiyehum sunnetul evvelîne ev ye’tiyehumul azâbu kubulâ(kubulen).
Ve insanları, onlara hidayet geldiği (hidayete davet edildikleri) zaman Rab’lerinin mağfiretini dilemekten ve mü’min olmaktan men eden şey, sadece evvelkilerin sünnetinin, onların başına gelmemesi (helak edilmemiş olmaları) veya azapla karşı karşıya kalmamış olmalarıdır.

18/KEHF-56: Ve mâ nursilul murselîne illâ mubeşşirîne ve munzirîn(munzirîne), ve yucâdilullezîne keferû bil bâtılı li yudhıdû bihil hakka vettehazû âyâtî ve mâ unzirû huzuvâ(huzuven).
Biz, resûlleri sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. Kâfirler (ise) hakkı bâtılla iptal etmek için daima mücâdele ederler. Âyetlerimizi ve uyarıldıkları şeyleri alay (konusu) ederler.

18/KEHF-57: Ve men azlemu mimmen zukkire bi âyâti rabbihî fe a’rada anhâ ve nesiye mâ kaddemet yedâh(yedâhu), innâ cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakren) ve in ted’uhum ilel hudâ fe len yehtedû izen ebedâ(ebeden).
Rabbinin âyetleri zikredildiği (hatırlatıldığı) zaman ondan yüz çeviren ve elleriyle takdim ettiklerini (günahlarını) unutan kimseden daha zalim kim vardır? Muhakkak ki Biz, onların kalplerinin üzerine (fıkıh etmeyi engelleyen) ekinnet kıldık. Ve onların kulaklarında (işitmeyi engelleyen) vakra vardır. Sen, onları hidayete davet etsen de bundan sonra onlar, ebediyyen asla hidayete eremezler.

18/KEHF-58: Ve rabbukel gafûru zur rahmeh(rahmeti), lev yuâhızuhum bi mâ kesebû le accele lehumul azâb(azâbe), bel lehum mev’ıdun len yecidû min dûnihî mev’ilâ(mev’ilen).
Senin Rabbin, mağfiret ve rahmet sahibidir. Eğer onları muaheze etseydi (sorgulasaydı) elbette onlara azap için acele ederdi. Hayır, onlara, vaadedilmiş bir zaman vardır. Onlar, O’ndan (Allah’tan) başka sığınacak bir yer asla bulamazlar.

18/KEHF-59: Ve tilkel kurâ ehleknâhum lemmâ zalemû ve cealnâ li mehlikihim mev’ıdâ(mev’ıden).
Ve işte o ülkeler (halkı), zulmettikleri zaman onları helâk ettik. Ve onların helâk edilmesi için bir zaman kıldık (sınanmaları gayesinde mühlet verdik).

18/KEHF-60: Ve iz kâle mûsâ li fetâhu lâ ebrehu hattâ ebluga mecmeal bahreyni ev emdıye hukubâ(hukuben).
Ve Musa, genç arkadaşına: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar (yoluma) devam edeceğim yakın zamanda ulaşamazsam bile senelerce gideceğim.” demişti.

18/KEHF-61: Fe lemmâ belega mecmea beynihimâ nesiyâ hûtehumâ fettehaze sebîlehu fîl bahri serebâ(sereben).
Böylece ikisinin (iki denizin) birleştiği yere ulaştıkları zaman ikisi de balığı unuttu. O zaman (balık), denizin içine doğru kendi yolunu tuttu.

18/KEHF-62: Fe lemmâ câvezâ kâle li fetâhu âtinâ gadâenâ lekad lekînâ min seferinâ hâzâ nasabâ(nasaben).
(Buluşma yerini) geçtikten sonra (Musa A.S) genç arkadaşına (şöyle) dedi: “Sabah kahvaltımızı getir. Andolsun ki bu yorgunluğa, yolculuğumuz sebebiyle maruz kaldık.”

18/KEHF-63: Kâle eraeyte iz eveynâ ilas sahrati fe innî nesîtul hût(hûte), ve mâ ensânîhu illeş şeytânu en ezkureh(ezkurehu), vettehaze sebîlehu fîl bahri acebâ(aceben).
(Genç şöyle) dedi: “Gördün mü kayaya sığındığımız zaman ben gerçekten balığı unuttum. Onu hatırlamamı, bana şeytandan başkası unutturmadı. Ve o (balık), acayip bir şekilde (mucizeyle canlanıp) denizin içine doğru kendi yolunu tuttu.”

18/KEHF-64: Kâle zâlike mâ kunnâ nebgı ferteddâ alâ âsârihimâ kasasâ(kasasan).
(Musa A.S): “Bizim aradığımız şey, (işaret) işte bu.” dedi. Böylece kendi izlerini takip ederek (mucizenin yaşandığı yere) geri döndüler.

18/KEHF-65: Fe vecedâ abden min ibâdinâ âteynâhu rahmeten min indinâ ve allemnâhu min ledunnâ ilmâ(ilmen).
Böylece katımızdan, kendisine rahmet verdiğimiz ve * ledun (gizli) ilmimizden öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul buldular.

Âlim-i ledun melek; Olayların akibetini/gaybı Alim ve El Mümin Allah’tan öğrenip Allah’tan bir rahmet olarak müminlere yardım eden özel bir melektir. Gaybı yalnızca Alim Allah bildiği için ve “ancak kendisine aracısız iman ve teslim ve tevekkül etmiş olan mümin kullarına” yardım ve koruma vaadi neticesinde, insanın akibetini katından melekleri ile ancak ve sadece Aziz Allah değiştirebildiği için bu önemli husus Kehf suresindeki tüm kısaslarda örnekler verilerek açıklanıyor. ayrıca Bkz: En’am 6/59 Neml 27/65

18/KEHF-66: Kâle lehu mûsâ hel ettebiuke alâ en tuallimeni mimmâ ullimte ruşdâ(ruşden).
Musa (A.S) ona şöyle dedi: “Rüşde ulaşmak üzere, sana öğretilenden bana öğretmen için, sana tâbî olabilir miyim?”

18/KEHF-67: Kâle inneke len testetîa maiye sabrâ(sabren).
(Alim-i ledun): “Muhakkak ki sen, benim maiyetimde (iken vuku bulacak olaylara) sabretmeye asla güç yetiremezsin.” dedi.

18/KEHF-68: Ve keyfe tesbiru alâ mâ lem tuhıt bihî hubrâ(hubren).
Ve haberdar edilmediğin cihetle, ihata edemediğin bir şeye nasıl sabredeceksin?

18/KEHF-69: Kâle se tecidunî inşâallahu sâbiren ve lâ a’sî leke emrâ(emren).
(Musa A.S): “İnşaallah (Allah dilerse), beni sabırlı bulacaksın. Ve yanında (sükunetle durup) sana emirlerde asi olmayacağım.” dedi.

18/KEHF-70: Kâle fe initteba’tenî fe lâ tes’elnî an şey’in hattâ uhdise leke minhu zikrâ(zikren).
(Alimi ledun ): “Bana tâbî olduğun taktirde, sana anlatmadığım konularda (anlatmadıkça) bana bir şey sorma.” dedi.

18/KEHF-71: Fentalakâ, hattâ izâ rakibâ fîs sefîneti harakahâ kâle e haraktehâ li tugrika ehlehâ, lekad ci’te şey’en imrâ(imren).
Böylece ikisi (yola) çıktılar. Gemiye bindikleri zaman (melek) onu deldi. (Musa A.S şaşkınlıkla): “Onun ehlini (gemide bulunanları), boğmak için mi onu deldin? Andolsun ki sen, (vebali) büyük bir iş yaptın.” dedi.

18/KEHF-72: Kâle e lem ekul inneke len testetîa maiye sabrâ(sabren).
(Alim-i ledun şöyle) dedi: “Muhakkak ki sen, benimle beraber sabırlı olmaya asla güç yetiremezsin, demedim mi?”

18/KEHF-73: Kâle lâ tuâhıznî bimâ nesîtu ve lâ turhıknî min emrî usrâ(usren).
(Musa A.S): “Unutmam sebebiyle beni muaheze etme (azarlama), (bana verdiğin) emirlerinde, bana zorluk çıkarma.” dedi.

18/KEHF-74: Fentalekâ, hattâ izâ lekıyâ gulâmen fe katelehu kâle e katelte nefsen zekiyyeten bi gayri nefs(nefsin), lekad ci’te şey’en nukrâ(nukren).
Böylece bir (erkek) çocuğa rastlayıncaya kadar birlikte gittiler. (Alim-i ledun melek), onu (çocuğu) öldürdü. (Musa A.S): “Sen, temiz (masum) bir kişiyi (başka) bir nefse karşılık olmaksızın mı öldürdün? (İslam’da öldürmek sadece kısas hakkı durumlarında ifa edilir. Hz Musa; Kısas’a mukayese olacak bir durum olmadığı halde sen bir canı niçin aldın diye soruyor/sorguluyor ) Andolsun ki sen, kötü (Allah’ın şeriatına uymayan) bir şey yaptın.” dedi.

18/KEHF-75: Kâle e lem ekul leke inneke len testetîa maıye sabrâ(sabren).
(Alim-i ledun melek şöyle ) dedi: “Sana, ‘muhakkak ki sen, benimle beraber sabırlı olmaya asla güç yetiremezsin.’ demedim mi?”

18/KEHF-76: Kâle in seeltuke an şey’in ba’dehâ fe lâ tusâhıbnî, kad belagte min ledunnî uzrâ(uzren).
(Musa A.S cevaben) şöyle dedi: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık ondan sonra benimle arkadaşlık etme! (Alim-i Ledun) Şimdilik benim tarafımdan (kabul edilebilir) bir özüre ulaşmış oldun.” Dedi.

18/KEHF-77: Fentalekâ, hattâ izâ eteyâ ehle karyetin istat’amâ ehlehâ fe ebev en yudayyifûhumâ fe vecedâ fîhâ cidâren yurîdu en yenkadda fe ekâmeh(ekâmehu), kâle lev şi’te lettehazte aleyhi ecrâ(ecren).
Böylece ikisi tekrar yola çıktılar. Bir kasabanın halkına geldikleri zaman onun (şehrin) halkından, yemek istediler. Fakat şehirdekiler (cimrilikle) onları, misafir etmekten çekindiler. Orada yıkılmak üzere bir duvar buldular. (Alim-i ledun), ustalıkla hemen onu düzeltti. (Musa A.S) dedi ki: “Eğer sen dileseydin, elbette onun (bu hizmetin) için bir ücret alırdın.” (Böylece yemeği bu cimri halktan satın alırdık)

18/KEHF-78: Kâle hâzâ firâku beynî ve beynik(beynike), se unebbiuke bi te’vîli mâ lem testetı’ aleyhi sabrâ(sabren).
(Alim-i ledun) şöyle dedi: “Bu, benimle senin aranda (düşüncede) ayrılıktır. Sabırlı olmaya güç yetiremediğin ısrarla itiraz ettiğin şey(ler)in tevîlini (açıklamasını) sana şimdi nedenleriyle haber vereceğim.”

18/KEHF-79: Emmes sefînetu fe kânet li mesâkîne ya’melûne fîl bahri fe eradtu en eîbehâ ve kâne verâehum melikun ye’huzu kulle sefînetin gasbâ(gasben).
Gemi, denizde çalışan fakirlerindi. Onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü orada (o beldede) bütün sağlam gemileri gasbederek (zorla) alan bir melik (yönetici/yetkili) vardı.

18/KEHF-80: Ve emmel gulâmu fe kâne ebevâhu mu’mineyni fe haşînâ en yurhikahumâ tugyânen ve kufrâ(kufren).
Ve çocuk meselesine gelince, onun anne ve babası mü’minlerdi. Onları azgınlık ve küfre sürüklemesinden ölümle tedbir ettik.

18/KEHF-81: Fe erednâ en yubdilehumâ rabbuhumâ hayren minhu zekâten ve akrebe ruhmâ(ruhmen).
Böylece onların Rabbinin, onu (öldürülen genci) ondan daha hayırlı, temiz ve merhamete daha yakın olanla değiştirmesini istedik.

İslam inancında Ahiret hayatı asıl hayattır. İnsan ahirette tek bir nefsten yaratılmıştır. Ve, yeryüzünde olduğu gibi ruhların ahiret aleminde birbirleriyle öncesinden bir aile bağı veya yakınlığı yoktur. Ve dolayısıyla; {bkz;Furkan suresi 45} Yeryüzüne sınanmak için gönderilen kulların hangi aileye emanet edileceği kullar tarafından kendi iradeleriyle tercih bulmaz. Bu hakikatla yeryüzünde oluşan akrabalık bağları sadece kulların birbirlerine emanet edilmesidir. Ve insanlar emanetlerine gösterdikleri ihtimam üzerinde Allah’a karşı ayetleriyle sorumlu tutulur ve mutlaka ahirette ödülü veya cezası Allah tarafından mukabele edilir. 4/Nisa-1 Ey insanlar, Rabbiniz’e karşı takva sahibi olun. O ki, sizi ahirette tek bir nefsten yarattı. Ve (aynı nefsten,aynı özden,hamurdan) zevcesini yarattı ve yeryüzünde ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yaydı. Ve O’nunla birbirinize dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı rahimler üzerinde takva sahibi olun. (Rahimleri gözetin) Muhakkak ki Allah sizin üzerinizde murakıptır. (Kontrol edicidir) Nisa suresi 1
*(Nisa suresi 1. Ayetinde; Rahimler üzerinde takva sahibi olunması yani “rahimlerin gözetilmesi” buyurulmaktadır. Rahimleri gözetmek; Sınanmak üzere yeryüzüne gönderilmiş bir kulun, Allah’ın hükmü ayeti ile emanet ettiği kişi ya da kişilerin sorumluluğunu,{eş çocuk, ana baba kardeş  akraba,yetimler,sefihler köleler cariyeler vb  Nisa suresi devam eden ayetlerinde açıklanıyor}  kendi zürriyetinden olmayanı dışlamadan takvaya sarılması ve emanetleri gözetmekten kaçınmaması demektir. Aziz Allah’ın hükümlerine takva ile icabet edip yetimler, sefihler, kimsesizler, yoksunlar, veya islama hicret edenler köleler cariyeler veya anne baba vb bakımı ve gözetimi sorumluluğunu üzerine alan kişilere Kuran’da “rahim sahipleri”  denir ve “rahim sahibi müminler” {bkz; Enfal suresi 75 : Ahzab suresi 6} ayetinde Allah tarafından gerçek müminler olarak şereflendirilmektedir. Kan bağı veya akrabalık bağı veya diğer müminlere olan yakınlıklarına nisbetle “Rahim sahibi müminler hem Allah’a hem de birbirlerinin en yakınıdır”. buyurulmaktadır.)Rahim Allah; sadece müminleri koruyan ve onları himaye ve hidayet eden Allah demektir. Bu korumaya mazhar olmanın yegane şartı mümin olmaktır. Yani Allah’a ve hükümlerine şeksiz şüphesiz teslim olmaktır. Ayetinde; Sınanmak gayesinde mümin ailenin emaneti olarak yeryüzüne gönderilmiş olan çocuk “mümin aileye” zarar vereceği evvelden Allah tarafından bilindiği için çocuğun canını alıp yerine başka bir çocuğun aileye emanet edilmesi mümin aile açısından daha hayırlı olacağı öngörülüyor ve bu durum mümin olmanın bir mükafat olarak takdir ediliyor. Canı alınan çocuk henüz aklı baliğ olmadığı için ve iradesini kullanıp karar veremediği için bu durumda sınav hayatına tekrar gönderilmesi gerekecektir. Çünkü Aziz Allah her insana yeryüzünde bir ömür sınav süresi vereceğini evvelden ahirette söz vermiştir. İslam inancında tekrar tekrar dünyaya gönderilmek yani reankarnasyon yoktur. Ancak Aziz Allah’ın kullarına evvelden verdiği söze binaen her kul  bir dünya sınav hayatı hakkına haizdir. Bu hakikatla öldürülen emanet çocuk muhtemel kendi akibeti açısından da daha iyi olacak halde, belki bir başka coğrafyada veya farklı koşullarda bir başka aileye emanet edilecektir. Önemle altını çizerek belirtmemiz gerekir ki; “Allah kullarına vermiş olduğu hiçbir sözden asla dönmez”.Rum suresi 6

18/KEHF-82: Ve emmel cidâru fe kâne li gulâmeyni yetîmeyni fîl medîneti ve kâne tahtehu kenzun lehumâ ve kâne ebûhumâ sâlihâ(sâlihan), fe erâde rabbuke en yeblugâ eşuddehumâ ve yestahricâ kenzehumâ rahmeten min rabbik(rabbike) ve mâ fealtuhu an emrî, zâlike te’vîlu mâ lem testı’ aleyhi sabrâ(sabren).
(İlm-i Ledun melek) Ve duvar ise şehirde iki yetim (erkek) çocuğa aitti. Onun altında, onlara ait bir define vardı. Ve onların babası salih (mümin bir kimse) idi. Bu sebeple Rabbin, o ikisinin gençlik çağına erişmesini ve Rabbinden bir rahmet olarak, defineyi zamanı gelince onların çıkarmalarını istedi. Ve ben, onu kendi emrim ile (kendi isteğimle) yapmadım (Gaybı önceden bilen Alim Allah’ın emriyle yaptım). İşte bu, yolda sabırlı olmaya güç yetiremediğin itiraz ettiğin şeylerin (yaşananların) yorumudur. Dedi.

18/KEHF-83: Ve yes’elûneke an zil karneyn(karneyni), kul se etlû aleykum minhu zikrâ(zikren).
Ve sana “Zülkarneyn”den sorarlar. De ki: “Ondan bahsederek size zikri *”tilâvet edeceğim.”

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için; Hüküm ve Hikmet sahibi Hakim Allah, her dönem Resul’leri vasıtasıyla sınanma hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Her dönem gönderdiği hükümler {bkz;Beyyine suresi 3} aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Resul’lere gönderilen tüm kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikr’dir. Zikr tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr’in {bkz; Rad suresi 38} dönemsel niteleyici adlarıdır. Geçmişte gönderilen tüm kitaplar {bkz;Bakara suresi 100,101} gönderilen her Resul’ün ardınca (bkzHicr suresi 90} müşrik muktesimler eliyle tahrif edilip değiştirildiği için bu nedenle Aziz Allah  SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani “içeriğinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır.
Zikri Tilavet etmek; Geçmişte müşriklerin tali olarak bozup tahrif etmiş oldukları Zikr hükümlerini hem yaptıkları tahrifatı göstererek hem de hükmün aslını işaret ederek layıkı hakikat içinde okumak demektir. Kuran’da Zikr farklı konular içeriğinde Tilavet edilir. Örneğin saffat suresinde ahirete iman hususunda kitap tilavet edilirken. Nisa suresinde ise Kadınlar yetimler engelliler köleler cariyeler vb ve sosyal yaşantı üzerine tilavet edilirken Kehf suresinde ise müşrik ruhbanların halkı sömürmek için kurguladıkları kıssalar üzerinde tilavet edilir. Örneğin;/ Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: “Allah, kadınların haklarını daha önceki indirdiği kitaplarda farz kılmış olduğu halde, onlara vermediğiniz hakları ve zulüm ile zorla nikâhlamak istediğiniz aciz yetim kız çocukları hakkında ve yetimlere adaletle davranmanız hususunda şimdi size Kitab’ında tilavet edilmekte olan âyetleriyle fetva veriyor. Ve hayır olarak ne yaparsanız, o taktirde muhakkak ki Allah, onu en iyi bilendir. Nisa suresi 127
Yukarıdaki Kehf suresi kıssalarında da aktarıldığı üzere insanlara kendi putlarının ne kadar kudretli olduğunu aktarmak ve böylece kitleleri kend etraflarında toplayıp sömürmek adına, olaylar insanlara her müşrik gurup (Hristiyan/Yahudi/Arap) müşrikler tarafından farklı anlatılmaktadır. Nihayetinde Kullara yardım eden Allah olduğu halde müşrikler bu durumu her zaman kendi putlarına veya cemaatlarına malederek insanları korkutup sindirmiş ve sömürmüşlerdir. Aşağıda, devam eden ayetlerinde, halkı üzerinden korkutarak sömürdükleri bir başka fitne olan, Yecüc ile Mecüc ve Zülkarneyn olayı aslı hakikatine tilavet edilecek.

18/KEHF-84: İnnâ mekkennâ lehu fîl ardı ve âteynâhu min kulli şey’in sebebâ(sebeben).
Muhakkak ki Biz, onu (Zülkarneyn’i) yeryüzünde kuvvetlendirdik. Ve ona (yecüc ve mecücü bulmasına ) sebep olacak herşeyden (hertürlü ilmi/bilgiyi) verdik.

18/KEHF-85: Fe etbea sebebâ(sebeben).
Böylece O bir sebebe tâbî oldu (İlahi emirle görevi için yola koyuldu).

18/KEHF-86: Hattâ izâ belega magribeş şemsi vecedehâ tagrubu fî aynin hamietin ve vecede indehâ kavmâ(kavmen), kulnâ yâ zel karneyni immâ en tuazzibe ve immâ en tettehıze fîhim husnâ(husnen).
Güneşin grup ettiği zaman bulanık bir pınar önüne geldiğinde, güneşi batarken buldu. Ve onun (o pınarın) yanında (yerleşmiş) bir kavim vardı. (Ona şöyle) dedik: “Ya Zülkarneyn! (Bkz: Kehf 95, Sana yecüc ve mecücün başlarına musallat olduğu Allah’ın yardımını bekleyen o kavim hakkında gereken tüm bilgiyi verdik) Dilersen şimdi onlara (bu kavme) azap edersin, dilersen onlara karşı güzel davranış ittihaz edersin.” Dedik.

18/KEHF-87: Kâle emmâ men zaleme fe sevfe nuazzibuhu summe yureddu ilâ rabbihî fe yuazzibuhu azâben nukrâ(nukren).
(Zülkarneyn aldığı bilgiler doğrultusunda görevinin karşılaştığı kavim üzerinde olmadığını anladı ve şöyle yanıtladı): “Fakat kim (müminlere) zulmediyorsa ancak (görevimiz üzere) biz ancak onlara (yecüc ile mecüce) azap edeceğiz. Sonra o zulmedenler (kıyametin kopmasıyla) o zaman Rabbine reddedilecek. Böylece onlara orada da (cehennemde) dehşetli bir azapla azap edilecek.” dedi.

18/KEHF-88: Ve emmâ men âmene ve amile sâlihan fe lehu cezâenil husnâ ve se nekûlu lehu min emrinâ yusrâ(yusren).
Fakat kim âmenû oldu ise (Allah’a aracısız iman ve teslim olduysa) ve (Allah’ı razı edecek) salih amel işlediyse, İşte onun ve o kavmin mükâfatı muhakkak ki güzeldir. Ve onlara, biz de (Allah’ın) emriyle kolay olan yardımları müjde ile söyleyeceğiz.

18/KEHF-89: Summe etbea sebebâ(sebeben).
Sonra tekrar sebebe tâbî oldu (onların aradığı kavim olmadığını görünce tekrar görev sebebi için yola koyuldu).

18/KEHF-90: Hattâ izâ belega matlıaş şemsi vecedehâ tatluu alâ kavmin lem nec’al lehum min dûnihâ sitrâ(sitren).
(Gece yürüdü ve ertesi sabah) Güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman güneşi (yecüc ile mecücden) korunmasına gerek olmayan ) bir başka bir kavmin üzerine doğarken buldu.

18/KEHF-91: Kezâlik(kezâlike), ve kad ehatnâ bimâ ledeyhi hubrâ(hubren).
(Tekrar yola koyuldu) Çünkü Biz, onun yanında oluşan şeyleri (hangi kavmin korunması gerektiğini), önceden haberdar olarak, (gerekli bilgiyi vererek zülkarneyni ilmimizle) ihata etmiştik.

18/KEHF-92: Summe etbea sebebâ(sebeben).
Sonra tekrar sebebe tâbî oldu (ve tekrar görevi için yola koyuldu).

18/KEHF-93: Hattâ izâ belega beynes seddeyni vecede min dûnihimâ kavmen lâ yekâdûne yefkahûne kavlâ(kavlen).
İki sed arasına ulaştığı zaman (daha önce yolda karşılaştığı) o muhlis kavimlerin aksine, laf söz dinlemeyen  o ikisini (yecüc ile mecücü) buldu.

18/KEHF-94: Kâlû yâ zel karneyni inne ye’cûce ve me’cûce mufsidûne fîl ardı fe hel nec’alu leke harcen alâ en tec’ale beynenâ ve beynehum seddâ(sedden).
(Allah’ın yardımına sığınmış Mümin kavmin ileri gelenleri Allah’ın Resul’ü  Zülkarneyni görünce;) “Ey Zülkarneyn! Muhakkak ki yecüc ve mecüc, yeryüzünde fesat çıkaranlardır. Bu sebeple, onlarla bizim aramıza bir set yapman için, sana harç verelim mi?” dediler.

18/KEHF-95: Kâle mâ mekkennî fîhi rabbî hayrun fe eînûnî bi kuvvetin ec’al beynekum ve beynehum redmâ(redmen).
(Zülkarneyn): “Bu konuda Rabbimin beni (İlmi ve ihsanı ile) kuvvetlendirdiği şeyler daha hayırlıdır.( Bkz: Yasin 21 Tabi olunacak Resul’ler asla ücret istemez onlar sadece Allah için görevlerini ifa ederler. Tüm Resul’ler gibi; Ben de sizden ücret istemem benim mükafatımı verecek olan Alemlerin Rabbidir. Şuara 180)  dedi ve ekledi. Şimdi (siz) bana kuvvet ile yardım edin. Onlarla sizin aranıza ( bkz;Kehf 98 Allah’a sığınan amenü müminlere Allah’ın bir Rahmeti olarak) çok sağlam bir engel yapayım.” dedi.

18/KEHF-96: Atûnî zuberel hadîd(hadîdi), hattâ izâ sâvâ beynes sadafeyni kâlenfuhû, hattâ izâ cealehu nâren kâle âtûnî ufrig aleyhi kıtrâ(kıtren).
“Bana demir parçaları getirin. İki dağın arasındaki eşit mesafeye gelince (çukur ikisinin ortasındadır) ateşi üfleyin (şimdi körükleyin).” dedi. Onu ateş haline koyunca, “Bana erimiş bakırı getirin, şimdi onu çukurun üzerine dökeceğim.” (çukurun ağzını üzerlerine mühürleyeceğim) dedi.

18/KEHF-97: Femestâû en yazherûhu ve mestetâû lehu nakbâ(nakben).
Artık şimdi (yecüc ile mecücün) ona zahir olmaya (onu aşmaya) güçleri yetmez ve onu delmeye asla muktedir olamazlar. dedi.

18/KEHF-98: Kâle hâzâ rahmetun min rabbî, fe izâ câe va’du rabbî cealehu dekkâ’(dekkâe), ve kâne va’du rabbî hakkâ(hakkan).
(Zülkarneyn): “Bu, (Demir/bakır özel mühür) Rabbimden size (amenü olan müminlere) bir rahmettir. Ama Rabbimin kıyamet vaadi geldiği zaman, (kıyamet/beas günü) onu kırıp ufalar (mühürü yerle bir eder). Ve Rabbimin her vaadi muhakkak haktır.” dedi.

18/KEHF-99: Ve teraknâ ba’dahum yevmeizin yemûcu fî ba’dın ve nufiha fis sûri fe cema’nâhum cem’â(cem’an).
Ve sur’a üfürülüp izin günü herkesi dalga dalga toplanıncaya kadar onları (yecüc ile mecücü) orada (toprağın altında) bıraktık.

Yecüc ve mecüc Aziz Allah’ın yerin altına hapsettiği yaratıklar olmasına rağmen Kıyamet/Beas günü İnsanların helak edilmesi gibi bir rolü olan helak melekleri değildir. Ancak Aziz Allah yukarıda zikrettiği beas gününe kadar yecüc ve mecücü yerin altında hapis  tutma sözü verdiği için o gün mührün açılıp onların da dışarıya çıkmaları kıyametin yani beas gününün bir alametidir. Diğer anlamıyla {bkz; Kehf 102} yecüc ve mecücü kendi yetkilerinde gösterip insanları helak etmekle korkutarak halkı sömüren müşriklerin eli kolu bu ayeti hakikat ile bağlanmış olur. O gün yecüc ve mecüc de cinler ve şeytanlar da insanlar da bölük bölük ahirete sevk edilecektir. Ancak yecüc ve mecüc kıyamete kadar toprağın altında mühürlü kalıp hiçbir şeyin farkında olmadıkları için dışarıya çıkınca hışımla  saldırırlar. (Ama kıyamet koptuğu için artık iş işten geçmiştir). Bkz Kıyamet için Nebe suresi 18~21. Ve Vakıa suresi 1~7 Kuran’da kıyamet ve beas günü ses ve sayha ile olacak ve herşey dağılıp un ufak parçalanacak ve herşey yoktan var edildiği gibi sınanmsk üzere içinde bulunduğumuz madde alemi var iken serap misali yok olacaktır.

18/KEHF-100: Ve aradnâ cehenneme yevmeizin lil kâfirîne ardâ(ardan).
Ve izin günü cehennemi, kâfirlere çok şiddetli bir arz edişle, arz ettik (gösterdik).

18/KEHF-101: Ellezîne kânet a’yunuhum fî gıtâin an zikrî ve kânû lâ yestetîûne sem’â(sem’an).
(Allah Teala) Onlar ki, gözleri (aracılar ve sahte ilahları yüzünden) “Beni zikretmekten” perdeli olanlardır. Ve onlar, yeryüzünde (ayetlerimizi) işitmeye muktedir olamadılar.

18/KEHF-102: E fe hasibellezîne keferû en yettehızû ibâdî min dûnî evliyâ’(evliyâe), innâ a’tednâ cehenneme lil kâfirîne nuzulâ(nuzulen).
Yoksa kâfirler, (yecüc ve mecücün şerrinden Allah’ın yardımına sığınmış ve böylece Allah’ın yardımıyla kurtarılmış müminler örneği) mümin kullarımın Benden başka (aracıları ve sahte ilahlarını) dostlar edineceklerini mi zannettiler? Muhakkak ki Biz, cehennemi kâfirlere bir ikram olarak hazırladık. dedi.

18/KEHF-103: Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ(a’mâlen).
De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”

18/KEHF-104: Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(sun’an).
Onlar, dünya hayatında amelleri (aracılık müessesesine yönelmekle Hak dinden) sapmış olanlardır. Ve oysa onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.

18/KEHF-105: Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a’mâluhum fe lâ nukîmu lehum yevmel kıyameti veznâ(veznen).
İşte onlar ki, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (Allah’a aracısız iman teslim ve tabi olmayı) inkâr ettiler. Böylece onların (Bkz; Nisa suresi 120~123 emaniye taasuubuna aldanarak yeryüzünde çabaladıkları) tüm amelleri heba oldu.  Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız. (onların batıl emaniyye amellerini hesaba katmayız)

18/KEHF-106: Zâlike cezâuhum cehennemu bimâ keferû vettehazû âyâtî ve rusulî huzuvâ(huzuven).
(Âyetlerimizi) örtmeleri (inkâr etmeleri) ve âyetlerimizi ve resûllerimizi alay konusu edinmeleri sebebiyle, onların cezası işte bu cehennemdir.

18/KEHF-107: İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti kânet lehum cennâtul firdevsi nuzulâ(nuzulen).
Âmenû olanlar (Allah’a aracısız iman ve teslim olanlar) ve (Allah’ı razı edecek) salih ameller yapanlar; İşte onların ikramı, firdevs cennetleridir.

18/KEHF-108: Hâlidîne fîhâ lâ yebgûne anhâ hıvelâ(hıvelen).
Onlar, orada ebediyyen kalanlar (kalacaklar)dır. Oradan ayrılmayı istemezler.

18/KEHF-109: Kul lev kânel bahru midâden li kelimâti rabbî le nefidel bahru kable en tenfede kelimâtu rabbî ve lev ci’nâ bi mislihî mededâ(mededen).
De ki: “Denizler, Rabbimin kelimeleri için (kelimelerini yazmak için) mürekkep olsaydı ve onun bir mislini daha imdada (yardıma) getirmiş olsaydık bile, Rabbimin kelimeleri bitmeden, denizler mutlaka tükenirdi.”

18/KEHF-110: Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhid(vâhidun), fe men kâne yercû likâe rabbihî fel ya’mel amelen sâlihan ve lâ yuşrik bi ıbâdeti rabbihî ehadâ(ehaden).
De ki: “Ben sizin gibi sadece bir beşerim. Bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. O taktirde kim Rabbine mülâki olmayı (Allah’a aracısız iman edip hükümlerine teslim ve tabi olmayı) dilerse, o zaman (Allah’ın rızasına ulaşmak için) salih amel yapsın ve Rabbinin ibadetine başka birini (bir şeyi/aracıları/veya nefsini) ortak koşmasın.