HÛD SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

11/HÛD-1: Elif lâm râ kitâbun uhkimet âyâtuhu summe fussılet min ledun hakîmin habîr(habîrin).
Elif, lâm, râ. Bu kitap İlahi ilmi ve hikmetiyle yarattıklarının üzerinde ayetleriyle onların yararlarına hükümler koyarak akibeti yaratan Hakim ve her şeyden haberdar olan Habir Allah’ın katından fasılalarla ve etraflıca açıklanan bir kitaptır.

11/HÛD-2: Ellâ ta’budû illallâh(illallâhe), innenî lekum minhu nezîrun ve beşîr(beşîrun).
De;ki (Bu kitap), Allah’tan başkasına kul olmamanız içindir. Muhakkak ki ben, O’nun tarafından sizin için bir uyarıcı ve müjdeciyim.

11/HÛD-3: Ve enistagfirû rabbekum summe tûbû ileyhi yumetti’kum metâan hasenen ilâ ecelin musemmen ve yu’ti kulle zî fadlin fadleh(fadlehu), ve in tevellev fe innî ehâfu aleykum azâbe yevmin kebîr(kebîrin).
Ve Rabbinizden mağfiret istemeniz, sonra (aracıları terkedip sadece) O’na tövbe etmeniz, belirlenmiş bir zamana kadar sizi güzel bir meta ile metalandırması (sınav mühletince yeryüzünden geçindirmesi) ve her fazl sahibine, (Allah’ın ihsan ve ihyasını hakeden her kişiye) fazlını vermesi içindir. Ve eğer (Allah’a aracısız iman ve teslim olmaktan geri) dönerseniz o zaman ben, büyük günün azabının sizin üzerinize olmasından korkarım. De.

11/HÛD-4: İlâllâhi merciukum, ve huve alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Sizin dönüşünüz ancak Hakim Allah’adır (Ahirette O’nun yargı makamınadır) ve O, herşeye kaadirdir.

11/HÛD-5: E lâ innehum yesnûne sudûrehum li yestahfû minh(minhu), e lâ hîne yestagşûne siyâbehum ya’lemu mâ yusirrûne ve mâ yu’linûn(yu’linûne), innehu alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
Gerçekten onlar (aracılar) O’ndan (Allah’tan) gizlenmek için, göğüslerini bükmüyorlar mı? Böylece elbiselerini perde (örtü) yapmıyorlar mı? (Ruhbanlık giysileri ardına gizlenip göz boyamakla İslam’ın esası olan Allah’a aracısız iman ve teslim olma hakikatını saklıyorlar) (Allah, onların) gizledikleri şeyleri ve açıkladıkları şeyleri bilir. Muhakkak ki O, sinelerde olanı bilendir.

11/HÛD-6: Ve mâ min dâbbetin fil ardı illâ alâllâhi rızkuhâ ve ya’lemu mustekarrehâ ve mustevdeahâ, kullun fî kitâbin mubîn(mubînin).
Ve yeryüzünde yürüyen bir canlı yoktur ki; onun rızkı, Allah’a ait olmasın. Ve O (Habir Allah), onun karar kıldığı yeri (sonsuz ahiret hayatını) ve onun emanet kıldığı yeri (dünya geçici hayatını) herşeyiyle teferruatlı bilir. Ve bunların hepsi (her yapılanın Allah’a tüm teferruatıyla beyan edildiği o beyan kitabı ) Kitab-ı Mübin’dedir

11/HÛD-7: Ve huvellezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin ve kâne arşuhu alel mâi li yebluvekum eyyukum ahsenu amelâ(amelen), ve le in kulte innekum meb’ûsûne min ba’dil mevti le yekûlennellezîne keferû in hâzâ illâ sihrun mubîn(mubînun).
Ve O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan etmek için, üzerinde sular bulunan yeryüzünü ve 7 kat olarak düzenlediği semayı 6 günde yaratıp sonra onları arşa istiva eden O’dur. (yeryüzü ve semayı yarattıktan sonra onların üzerindeki her iş ve oluşu otorite olarak {bkz: mearic 4 arşına/50 bin yılda ancak ulaşılan Allah’ın arş katına sadece kendi idaresine otoritesine bağımlayan odur). Eğer Sen: “Muhakkak ki siz, ölümden sonra beas edileceksiniz (ahirette tekrar diriltileceksiniz).” dersen, kâfir olan(aracılara iman etmekle ahireti inkâr etmiş) kimseler mutlaka: “Bu ancak apaçık bir sihirdir.” derler. 

Hem Arap müşrikler hem Ehli kitap anılan Hristiyan ve yahudiler ahirete inanmazlar bu nedenle Kuran’ın birçok sure ve ayetinde; “Tüm yeryüzünü zaten yoktan yaratmaya muktedir olan Allah, ahireti de yaratmaya muktedir değil mi ? Yasin 81” sorusundaki mantığa davet edilerek ahirete iman için yaratılıştan ibret alınmasını öğütlemiştir.
{ Ayrıca Yerüzünün yaratılış detayları için bkz; Fussilet 9,10,11,12 /Bakara 29 / Taha 4,5 / Hadid 4 / Secde 4,5 / Furkan 59 / Rad 2,3 / Yunus 3 / Araf 54 }

11/HÛD-8: Ve le in ahharnâ anhumul azâbe ilâ ummetin ma’dûdetin le yekûlunne mâ yahbisuh(yahbisuhu), e lâ yevme ye’tîhim leyse masrûfen anhum ve hâka bi him mâ kânû bihî yestehziûn(yestehziûne).
Ve eğer bir ümmete azabı, (ahiret azabını) belli bir süre ertelesek (sınamak hedefinde onlara mühlet vermiş olmamamıza): “Onu tutan (bizi şimdi öldürmekten onları men eden) nedir?” diyerek alay ederler. Onlara azap geldiği gün, mutlaka onlardan uzaklaştırılacak değil Öyle değil mi? Oysa; Alay etmiş oldukları şey, (İslam) onları şimdiden çoktan kuşattı.

11/HÛD-9: Ve le in ezaknal insâne minnâ rahmeten summe neza’nâhâ minh(minhu), innehu le yeûsun kefûr(kefûrun).
Ve insana tarafımızdan bir rahmet tattırsak, sonra onu ondan çekip alsak, muhakkak ki o, tamamen ümitsiz bir nankör  olur.

11/HÛD-10: Ve le in ezaknâhu na’mâe ba’de darrâe messethu le yekûlenne zehebes seyyiâtu annî, innehu le ferihun fahûr(fahûrun).
Ve eğer ona darlık isabet ettikten sonra, ona ni’met tattırırsak, mutlaka: “Kötülükler benden gitti.” der. Ve Muhakkak ki o zaman o, şımarık bir övünen olur.

11/HÛD-11: İllellezîne saberû ve amilûs sâlihât(sâlihâti), ûlâike lehum magfiretun ve ecrun kebîr(kebîrun).
Sabredenler ve (Allah’ı razı etmek için) salih amel yapanlar hariç. İşte onlar için mağfiret (günahların sevaba çevrilmesi) ve büyük ecir (büyük mükâfat) vardır.

11/HÛD-12: Fe lealleke târikun ba’da mâ yûhâ ileyke ve dâikun bihî sadruke en yekûlû lev lâ unzile aleyhi kenzun ev câe meahu melek(melekun), innemâ ente nezîr(nezîrun), vallâhu alâ kulli şey’in vekîl(vekîlun).
“Ona bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi olmaz mıydı?” demeleri üzerine ve senin göğsünün (bu alay ve iftiralarla) daralması sebebiyle artık belki sen, sana vahyolunanın bir kısmını (alaycı kafirler yüzünden) terk etmek isteyeceksin. Ama (unutma) Sen ancak bir nezirsin (uyarıcısın) ve Allah, herşeye tek vekildir. (Onun hükmüne vekil kıldığı ne aracılardan ne sahte ilahlarından ne de Resul’lerinden kimse yoktur)

11/HÛD-13: Em yekûlûnefterâh(yekûlûnefterâhu), kul fe’tû bi aşri suverin mislihî muftereyâtin ved’û menisteta’tum min dûnillâhi in kuntum sâdikîn(sâdikîne).
Yoksa: (senin için) “Onu uydurdu mu?” diyorlar. “Öyleyse onun gibi uydurulmuş olan 10 sure getirin. Ve eğer siz, doğru söyleyenlerseniz, Allah’tan başka gücünüzün yettiği kişileri de çağırın!” de.

11/HÛD-14: Fe illem yestecîbû lekum fa’lemû ennemâ unzile bi ilmillâhi ve en lâ ilâhe illâ hû(huve), fe hel entum muslimûn(muslimûne).
O zaman (eğer o davette) size icabet edemezlerse o taktirde (Kuran’ın) Allah’ın ilmi ile indirilmiş olduğunu ve O’ndan başka (hüküm verebilecek bir vekil) ilâh olmadığını bilin! Artık siz müslüman oldunuz mu ? (O size yeter)

11/HÛD-15: Men kâne yurîdul hayâted dunyâ ve zînetehâ nuveffi ileyhim a’mâlehum fîhâ ve hum fîhâ lâ yubhasûn(yubhasûne).
Kim sadece dünya hayatını ve onun ziynetini isterse onların amellerini(n karşılığını) orada, onlara öderiz (veririz). Ve onlara, orada (karşılıkları) eksiltilmez.

11/HÛD-16: Ulâikellezîne leyse lehum fil âhıreti illen nâr(nâru) ve habita mâ sanaû fîhâ ve bâtılun mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
İşte onlar, için (o kafirler için) ahirette ateşten başka bir şey yoktur. Ve orada (dünyada) yaptıkları şeyler, tümüyle heba olur (aracılık müessesesine tabi olarak yaptıkları tüm amelleri boştur). Ve orada yapmış oldukları şeyler tamamen bâtıldır. (Allah’a ulaşmayan/insan uydurması İnsanların hayvan ve ürünlerinden pay almak için aracıların yarattığı sahte bir sömürü dinidir).

11/HÛD-17: E fe men kâne alâ beyyinetin min rabbihî ve yetlûhu şâhidun minhu ve min kablihî kitâbu mûsâ imâmen ve rahmeh(rahmeten), ulâike yu’minûne bih(bihî), ve men yekfur bihî minel ahzâbi fen nâru mev’ıduh(mev’ıduhu), fe lâ teku fî miryetin minhu innehul hakku min rabbike ve lâkinne ekseren nâsi lâ yu’minûn(yu’minûne).
Rabbi katından (Kuran gibi) açık bir delile dayanan kimse ile, yalnız dünyalık peşinde koşan (ahirette yargılanmayı Ve ahiret hayatını reddeden aracı) kimse gibi midir? Üstelik Rabbinden bir şahid olan (Cebrail as) senden (Kur’an’dan) önce bir önder olarak gönderdiğimiz Mûsâ’yı ve bir rahmet olarak indirdiğimiz kitabı (Zikr/Tevrat’ı da) desteklemiştir. İşte onlar ki, (O müminler ki) Ona ( Allah’ın indirdiği O aynı kitaba/Zikr’e/Kur’an’a) inanırlar. Her kim onu inkâr ederse, ateş onun varacağı yerdir. Bundan sonra sakın ondan şüphe içinde olma. Çünkü o, (Zikr/Kuran) senin Rabbinden bir haktır. Lâkin insanların çoğu (şirke/batıla/aracılara tabi olup) mü’min olmazlar.

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için, Hüküm ve Hikmet sahibi Hakim Allah, her dönem Resul’leri vasıtasıyla sınanma hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Her dönem gönderdiği hükümler aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Peygamberlere gönderilen kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikr’dir. Zikr tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler niteleyici adlarıdır. Zamanında indirilmiş diğer kitaplarda hükümler {bkz;Hicr suresi 90} muktesim müşrik aracılar tarafından tahrif edildiği için bu nedenle Aziz Allah SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani “içeriğinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır . Tezekkür ise Allah’ın eksiksiz Zikri olan Kuran ayetleri ile bildirdiği hususlara iman edip Zikr ayetlerindeki bilgi ile bir konuyu muhakeme edip karar verenler yani tezekkür edenler demektir. Örneğin “sadaka verin” diyen bir ayetini okurken sadakanın “yoksunlara verilmesini açıklayan” bir diğer ayetiyle zihninde bağdaştırıp her ayetini Allah’ın açıklama getirdiği bir diğer Kuran ayetiyle zihninde bağdaştırarak kavrayanlar ve böylece Allah’ın kullarından isteklerini menfaat uğruna değiştiren aracılara ihtiyaç duymadan Zikr hükümleriyle yani Te-Zikr/Tezekkür yöntemiyle Allah’a aracısız yönelenler demektir. {bkz;Sad 29,İbrahim 52, Zumer 18 Mümin 54} parantez içinde verdiğimiz te-Zikr örnekleri gibi.

11/HÛD-18: Ve men ezlemu mimmenifterâ alâllâhi kezibâ(keziben), ulâike yu’radûne alâ rabbihim ve yekûlul eşhâdu hâulâillezîne kezebû alâ rabbihim, e lâ lâ’netullâhi alâz zâlimîn(zâlimîne).
Ve kim, Allah’a yalanla iftira edenden, (Allah aracıları ve sahte tanrılarını af ve hidayet etmeleri için yetkili kıldı diyenden) daha zalimdir? İşte onlar Rab’lerine arz edilirler. Ve şahitler: “İşte bunlar Rab’lerine yalan söyleyenler.” derler. Allah’ın laneti daima zalimlerin üzerine olur öyle değil mi?

11/HÛD-19: Ellezîne yasuddûne an sebîlillâhi ve yebgûnehâ ivecâ(ivecen), ve hum bil âhıreti hum kâfirûn(kâfirûne).
Onlar ki; (kulları sahte hükümlerle) Allah’ın yolundan saptırırlar. (Halkı sömürmek için Hak dinin hükümlerini değiştirirler) Ve onu eğmek ve bükmek isterler. İşte Onlar, ahireti ve ahirette (Allah tarafından) sorgulanmayı inkâr edenlerdir.

11/HÛD-20: Ulâike lem yekûnû mu’cizîne fîl ardı ve mâ kâne lehum min dûnillâhi min evliyâ(evliyâe), yudâafu lehumul azâb(azâbu), mâ kânû yestetîûnes sem’a ve mâ kânû yubsirûn(yubsirûne).
İşte onlar, yeryüzünde (Allah’ın af tevbe hidayet ve şefaat vb gibi uluhiyet vasıflarını gasp etmekle) O’nu yeryüzünde aciz bırakacak (aciz konuma düşürecek) değiller. (Allah’ın af mağfiret yargılama ve hidayet yetkilerini gasp etmekle halkı kandıran aracılar Allah’ı aciz bir konuma sokamazlar/bırakamazlar) Ve oysa (cehennemde) kat kat arttırılacak azaptan onları koruyacak Allah’tan başka bir yardımcı yoktur. Lakin İşte onlar (aracılara aldananlar) bu hakikatı görmüyor ve anlamıyorlar.

11/HÛD-21: Ulâikellezîne hasirû enfusehum ve dalle anhum mâ kânû yefterûn(yefterûne).
İşte onlar (aracıların yalanları yüzünden) nefslerini hüsrana düşüren kimselerdir. Ve uydurmuş oldukları şeyler şimdi onlardan (Kuran ile) uzaklaştı/uzaklaşıyor.

11/HÛD-22: Lâ cereme ennehum fil âhıreti humul ahserûn(ahserûne).
Kesinlikle ahirette en çok hüsrana uğrayacak olanlar muhakkak ki, onlardır. (Halkı Allah ile aldatan aracılardır)

11/HÛD-23: İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve ahbetû ilâ rabbihim ulâike ashâbul cenneh(cenneti), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Muhakkak ki; âmenû olanlar (Allah’a aracısız iman ve teslim olanlar), ve (İslam’i yaşantıyı) ıslâh edici ameller yapanlar ve (aracıları ve sahte ilahlarını terkedip sadece) Rab’lerine huşû duyanlar (kalplerine ihbat konulanlar, razı,teslim ve itaatkâr olanlar), işte onlar, cennet ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.

11/HÛD-24: Meselul ferîkayni kel a’mâ vel esammi vel basîri ves semî’(semîı) hel yesteviyâni meselâ(meselen) e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
İki toplumun durumu, âmâ ve sağır ile gören ve işitenin durumu gibidir. İkisinin hali eşit midir? Hâlâ (size Zikirden açıkladığımız bilgilerle) tezekkür etmiyor musunuz?

11/HÛD-25: Ve lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî innî lekum nezîrun mubîn(mubînun).
Ve andolsun ki; Nuh’u kendi kavmine gönderdik. Muhakkak ki ben, sizin için ifadesi açık ve kesin bir uyarıcıyım. demişti.

11/HÛD-26: En lâ ta’budû illallâh(illallâhe), innî ehâfu aleykum azâbe yevmin elîm(elîmin).
“Allah’tan başkasına kul olmamanız için” (açıkça uyaran bir uyarıcıyım.) Muhakkak ki ben, elîm (acı) günün azabının sizin üzerinize olmasından korkuyorum.

11/HÛD-27: Fe kâlel meleullezîne keferû min kavmihî mâ nerâke illâ beşeren mislenâ ve mâ nerâkettebeake illellezîne hum erâzilunâ bâdiyer re’y(re’yi), ve mâ nerâ lekum aleynâ min fadlin bel nezunnukum kâzibîn(kâzibîne).
O zaman kavminden inkâr eden kimselerin ileri gelenleri (şöyle) dedi: “Biz seni, bizim gibi beşerden başka birşey (olarak) görmüyoruz. Ve bizden aşağı (fakir, zayıf, aciz) olan basit görüş sahibi kimselerden başkasının da sana tâbî olduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı (elinizde Allah’tan bize verebileceğiniz bir fazlınızın olduğunu Ve böylece) bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilâkis biz senin yalancılardan olduğunu zannediyoruz.” Dediler.

11/HÛD-28: Kâle yâ kavmi e reeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve âtânî rahmeten min indihî fe ummiyet aleykum, e nulzimukumûhâ ve entum lehâ kârihûn(kârihûne).
Dedi ki: “Ey kavmim! Sizin reyiniz (görüşünüz) bu mu? Eğer ben, Rabbimden bir beyyine üzerinde isem ve bana Kendi katından bir rahmet verdi ise ve artık o, size gizli tutulduysa ve siz onu kerih görüyorken, sizi ona mecbur mu edelim ?”

11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).
Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa o ancak Allah’a aittir. Ve ancak ben âmenû olanları ( Allah’a aracısız iman ve teslim olanları İslam’dan fakir aciz diye ) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklar (Allah’a aracısız yönelecekler). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.

11/HÛD-30: Ve yâ kavmi men yansurunî minallâhi in taredtuhum, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Ve ey kavmim! Eğer ben onları (amenü olmaktan/hak dinden) uzaklaştırırsam, Allah’a karşı bana kim (sizin hangi sahte ilahınız) yardım eder? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

11/HÛD-31: Ve lâ ekûlu lekum indî hazâinullâhi ve lâ a’lemul gaybe ve lâ ekûlu innî melekun ve lâ ekûlu lillezîne tezderî a’yunukum len yu’tiyehumullâhu hayrâ(hayren), allâhu a’lemu bimâ fî enfusihim, innî izen le minez zâlimîn(zâlimîne).
Ve size: “Allah’ın hazineleri yanımdadır.” demiyorum. Ve gaybı bilmiyorum ve: “Muhakkak ki; ben bir meleğim.” demiyorum. Ve gözlerinizin hakir gördüğü o kimselere (o aciz zayıf olarak hakir gördüğünüz müminlere sonradan) : “Allah asla bir hayır vermeyecek.”de demiyorum. Onların nefslerindekileri ve akibetlerini Allah bilir. O taktirde (doğruyu söylemezsem) muhakkak ki; ancak ben, elbette zalimlerden olurum.

11/HÛD-32: Kâlû yâ nûhu kad câdeltenâ fe ekserte cidâlenâ fe’tinâ bi mâ teidunâ in kunte mines sâdikîn(sâdikîne).
“Ya Nuh!” dediler. “Bizimle önceden de mücâdele etmiştin (önceden de defaatla bizim İslama dönmemiz için bizimle çekişmiştin), hatta sen artık bizimle mücâdelede çok ileri gittin. Eğer sen sadıklardansan, o taktirde bize vaadettiğin şeyi (helak azabını) şimdi getir.” (Diyerek kibirle alay ettiler)

11/HÛD-33: Kâle innemâ ye’tîkum bihillâhu in şâe ve mâ entum bi mu’cizîn(mu’cizîne).
Şöyle dedi: “Onu size ancak eğer dilerse Allah getirir. Ve siz, (Allah’ı) aciz bırakacak değilsiniz.”

11/HÛD-34: Ve lâ yenfeukum nushî in eredtu en ensaha lekum in kânallâhu yurîdu en yugviyekum, huve rabbukum ve ileyhi turceûn(turceûne).
Ve eğer size nasihat etmek istesem bile, şâyet Allah sizi azdırmak isterse, benim nasihatim size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve muhakkak ki O’na ve (size hazırladığı mutlak akibete) döndürüleceksiniz.

11/HÛD-35: Em yekûlûnefterâh(yekûlûnefterâhu), kul iniftereytuhu fe aleyye icrâmî ve ene berîun mimmâ tucrimûn(tucrimûne).
Ona da; Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? Dedik. O Zaman sen de onlara De ki: “Eğer onu ben uydurduysam, o zaman benim suçum bana ait. Ve ben, sizlerin işlediği suçlardan uzağım.”

11/HÛD-36: Ve ûhiye ilâ nûhın ennehu len yu’mine min kavmike illâ men kad âmene fe lâ tebteis bi mâ kânû yef’alûn(yef’alûne).
Ve Nuh’a: “Senin kavminden âmenû olmuş olanlar hariç, onlar asla mü’min olmayacak.” (diye) vahyedildi. Artık onların yapmış olduğu şeylerden dolayı sen, sakın yeise kapılma. (görevimi tam yapamadım diye üzülme)

11/HÛD-37: Vasnaıl fulke bi a’yuninâ ve vahyinâ ve lâ tuhâtıbnî fîllezîne zalemû, innehum mugrekûn(mugrekûne).
Vahyimizle ve Bizim gözetimimizde gemiyi inşa et (yap)! Zulmedenler hakkında Bana hitap etme. (mümin olmayanlar için Allah’tan aksini talep etme) Çünkü Onlar, muhakkak ki; boğulacak olanlardır. {çünkü bkz:32 uyarıldıkları halde Allah’a meydan okuyup kibirle azabı istiyorlar}

11/HÛD-38: Ve yasneul fulke ve kullemâ merre aleyhi meleun min kavmihi sehırû minh(minhu), kâle in tesharû minnâ fe innâ nesharu minkum kemâ tesharûn(tesharûne).
Ve o gemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri ona her uğradıklarında onunla alay ettiler. (Nuh (A.S) şöyle) dedi: “Eğer bizimle alay ediyorsanız sonra da muhakkak ki; biz, sizin alay ettiğiniz gibi sizinle alay edeceğiz.”

11/HÛD-39: Fe sevfe ta’lemûne men ye’tîhi azâbun yuhzîhi ve yehıllu aleyhi azâbun mukîm(mukîmun).
Kendisine alçaltacak bir azap gelecek kimseleri artık yakında bileceksiniz. Ve onun üzerine, kalıcı azap nüfuz edecek.

11/HÛD-40: Hattâ izâ câe emrunâ ve fâret tennûru kulnâhmil fîhâ min kullin zevceynisneyni ve ehleke illâ men sebeka aleyhil kavlu ve men âmen(âmene), ve mâ âmene meahû illâ kalîl(kalîlun).
Ve emrimiz gelince, tennur kaynadı. “O zaman herşeyden, iki unsurdan oluşan (kendi geçimlerini sürdürdükleri evcil hayvanlardan bir dişi ve bir erkek) bir çifti ve haklarında söz geçmiş olanlar (boğulacakların sözü: âyet-37) hariç, aileni ve âmenû olanları onun içine yükle.” dedik. (O dönem) Onun kavminde çok az kişi Nuh’a tabi olup âmenû olmuştu.

11/HÛD-41: Ve kâlerkebû fîhâ bismillâhi mecrâhâ ve mursâhâ, inne rabbî le gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve gemiye binin. Onun yüzmesi ve demir atması (durması) Allah’ın adıyladır. Muhakkak ki benim Rabbim mutlaka Gafûr’dur (mağfiret edendir), Rahîm’dir. (Sadece müminleri himaye ve hidayet edendir) demişti.

11/HÛD-42: Ve hiye tecrî bihim fî mevcin kel cibâli ve nâdâ nûhunibnehu ve kâne fî ma’zilin yâ buneyyerkeb meanâ ve lâ tekun meal kâfirîn(kâfirîne).
Ve o (gemi) onlarla, dağ gibi dalgalar içinde yüzüyordu. Ve Nuh, ayrı bir yerde duran oğluna seslendi: “Ey oğulcuğum, bizimle beraber sen de bin ve kâfirlerle beraber olma!”

11/HÛD-43: Kâle seâvî ilâ cebelin ya’sımunî minel mâ'(mâi) kâle lâ âsımel yevme min emrillâhi illâ men rahim(rahime), ve hâle beynehumal mevcu fe kâne minel mugrakîn(mugrakîne).
(Nuh (A.S)’ın oğlu şöyle) dedi: “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” Nuh (A.S): “Allah’ın rahmet ettiği bu gemideki kimseler hariç.” geride kalanları koruyacak Allah’ın emrinden olan hiçbir kimse yoktur dedi. Ve o anda ikisinin arasına dalga(lar) girdi ve böylece o da boğulanlardan oldu.

11/HÛD-44: Ve kîle yâ ardubleî mâeki ve yâ semâu akliî ve gîdal mâu ve kudıyel emru vestevet alal cûdiyyi ve kîle bu’den lil kavmiz zâlimîn(zâlimîne).
Ve: “Ey arz (yeryüzü), suyunu yut! Ey sema (suyunu) tut!” denildi. Ve su çekildi ve emir yerine getirildi. Ve (gemi), Cudi (dağı)nın üzerine yerleşti. Ve böylece zalim kavme: “yeryüzünden Uzak olsunlar.” denildi.

11/HÛD-45: Ve nâdâ nûhun rabbehu fe kâle rabbi innebnî min ehlî ve inne va’dekel hakku ve ente ahkemul hâkimîn(hâkimîne).
Ve Nuh (A.S) Rabbine seslendi. “Sonra (şöyle)dedi: “Rabbim! Muhakkak ki oğlum benim ailemdendir. Ve muhakkak ki Senin vaadin haktır ve Sen, hüküm verenlerin en iyi hüküm verenisin.”

11/HÛD-46: Kâle yâ nûhu innehu leyse min ehlik(ehlike), innehu amelun gayru salih(salihin), fe lâ tes’elni mâ leyse leke bihî ilm(ilmun), innî eızuke en tekûne minel câhilîn(câhilîne).
(Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “Ey Nuh! Muhakkak ki o, senin ailenden değildir. Muhakkak ki onun yaptığı salih olmayan bir ameldir. Öyleyse senin hakkında bir ilmin (bilgin) olmayan şeyi, Benden isteme. Muhakkak ki Ben, cahillerden olursun diye sana öğüt veriyorum.”

11/HÛD-47: Kâle rabbi innî eûzu bike en es’eleke mâ leyse lî bihî ilm(ilmun), ve illâ tagfirlî ve terhamnî ekun minel hâsirîn(hâsirîne).
(Nuh A.S): “Rabbim, muhakkak ki ben, onun hakkında benim bir ilmim (bilgim) olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve Senin, beni mağfiret etmen ve Senin, bana rahmet etmen olmazsa ben, hüsrana uğrayanlardan olurum.” dedi.

11/HÛD-48: Kîle yâ nûhuhbıt bi selâmin minnâ ve berekâtin aleyke ve alâ umemin mimmen meâk(meâke), ve umemun se numettiuhum summe yemessuhum minnâ azâbun elîm(elîmun).
(Şöyle) denildi: “Ey Nuh, sana ve seninle beraber olan ümmetlere (toplumlara) Bizden bir selâmetle, bereketlerle in! Ve (bazı) ümmetler (olacak ki), onları metalandıracağız (yeryüzünde sınamak gayesinde bir müddet faydalandıracağız). Sonra onlara Bizden elîm (acı) azap dokunacak.”

11/HÛD-49: Tilke min enbâil gaybi nûhîhâ ileyk(ileyke), mâ kunte ta’lemuhâ ente ve lâ kavmuke min kabli hâzâ, fasbır, innel âkıbete lil muttekîn(muttekîne).
İşte bunlar, sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Sen ve senin kavmin, bundan önce onu (Nuh (A.S) ve kavminin yaşadığı hakikatı) bilmiyordunuz. Artık sabret, muhakkak ki (güzel) sonuç, takva sahiplerinindir.

11/HÛD-50: Ve ilâ âdin ehâhum hûdâ(hûden), kâle yâ kavmi’budullâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), in entum illâ mufterûn(mufterûne).
Ve Ad kavmine, onların kardeşi Hud (A.S) (şöyle) dedi: “Ey kavmim, Allah’a kul olun! Sizin, O’ndan (Allah’tan) başka İlâh’ınız yoktur. Siz ancak iftira edenlersiniz (uyduranlarsınız).”

11/HÛD-51: Yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi ecrâ(ecren), in ecriye illâ alellezî fetaranî, e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).
Ey kavmim, ona (onun karşılığında) sizden bir ecir (ücret) istemiyorum! Eğer ücretim varsa, ancak beni Yaratan’a aittir. Hâlâ akıl etmez misiniz?

11/HÛD-52: Ve yâ kavmistagfirû rabbekum summe tûbû ileyhi yursilis semâe aleykum midrâran ve yezidkum kuvveten ilâ kuvvetikum ve lâ tetevellev mucrimîn(mucrimîne).
Ya kavmim! Rabbinizin mağfiretini isteyin. Sonra sadece O’na tövbe edin ki; Üzerinize sema(dan) bol yağmur (bol rahmetini) göndersin. Ve böylece sizin kuvvetinizi, kuvvet ile arttırsın. Ve mücrimler (çok tanrılı ilahlara yönelen suçlular) olarak yüz çevirmeyin.

11/HÛD-53: Kâlû yâ hûdu mâ ci’tenâ bibeyyinetin ve mâ nahnu bi târikî âlihetinâ an kavlike ve mâ nahnu leke bi muminîn(muminîne).
“Ya Hud! Bize bir delil (mucize) getirmedin ve biz, senin sözünden dolayı ilâhlarımızı terketmeyiz. Ve biz, sana inanmayız.” dediler.

11/HÛD-54: İn nekûlu illâ’terâke ba’du âlihetinâ bi sû'(sûin), kâle innî uşhidullâhe veşhedû ennî berîun mimmâ tuşrikûne(tuşrikûne).
Biz ancak: “Bizim bazı ilâhlarımız, fena halde seni çarptı.” deriz. (Hûd Onlara şöyle) dedi: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum. Ve sizin şirk koştuğunuz şeylerden benim muhakkak ki (kesinlikle), uzak (berî) olduğuma şahitlik edin!”

11/HÛD-55: Min dûnihî fe kîdûnî cemîan summe lâ tunzırûn(tunzırûni).
O’ndan (Allah’tan) başka (putlarla), haydi hepiniz bana tuzak kurun. Sonra da bana mühlet vermeyin.

11/HÛD-56: İnnî tevekkeltu alâllâhi rabbî ve rabbikum, mâ min dâbbetin illâ huve âhızun bi nâsıyetihâ, inne rabbî alâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Muhakkak ki ben, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Yürüyen hiçbir canlı mahlûk (dabbe) yoktur ki; O (Allahû Tealâ), onun perçeminden tutmuş (O’nun kontrolü altında) olmasın. Muhakkak ki benim Rabbim, Sıratı Mustakîm üzeredir (Hidayet yolunu Allah inşaa eder).

11/HÛD-57: Fe in tevellev fe kad eblagtukum mâ ursiltu bihî ileykum, ve yestahlifu rabbî kavmen gayrekum, ve lâ tedurrûnehu şey’â(şey’en), inne rabbî alâ kulli şey’in hafîz(hafîzun).
Eğer hâlâ dönerseniz (yüz çevirirseniz) böylece ben, bana gönderileni (vahyi/uyarıyı); onu size tebliğ etmiş oldum. Ve Rabbim, (sizi helak eder) ve sizden başka bir kavmi yeğzünde sizin yerinize getirir. Ve siz, ona (hiç) bir şeyle zarar veremezsiniz. Muhakkak ki benim Rabbim, herşeyi muhafaza edendir. (en iyi koruyan).

11/HÛD-58: Ve lemmâ câe emrunâ necceynâ hûden vellezîne âmenû meahu bi rahmetin minnâ, ve necceynâhum min azâbin galîz(galîzin).
Ve emrimiz geldiği zaman, Bizden bir rahmet ile Hud (A.S)’ı ve âmenû olanları, onunla beraber kurtardık. Ve onları ağır (çok şiddetli) bir azaptan kurtardık.

11/HÛD-59: Ve tilke âdun cehadû bi âyâti rabbihim ve asav rusulehu vettebeû emre kulli cebbârin anîd(anîdin).
Ve işte Ad kavmi, Rab’lerinin âyetlerini bilerek inkâr ettiler ve O’nun resûllerine asi oldular (isyan ettiler). Ve azgın zorbaların hepsinin emrine tâbî oldular.

11/HÛD-60: Ve utbiû fî hâzihid dunyâ la’neten ve yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), e lâ inne âden keferû rabbehum, e lâ bu’den li âdin kavmi hûd(hûdin).
Ve bu dünyada ve kıyâmet günü lânete tâbî tutuldular ve Ad kavmi Rab’lerini inkâr etmediler mi? Hud (A.S)’ın kavmi Ad (kavmi) (Allahû Tealâ’nın rahmetinden) uzak kaldı, öyle değil mi?

11/HÛD-61: Ve ilâ semûde ehâhum sâlihâ(sâlihan), kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), huve enşeekum minel ardı vesta’merekum fîhâ festâgfirûhu summe tûbû ileyh(ileyhi), inne rabbî karîbun mucîb(mucîbun).
Ve Semud kavmine, onların kardeşi Salih (A.S) şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kul olun. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Sizi arzdan yaratan ve orada, size imar ettiren O’dur. Öyleyse O’ndan mağfiret isteyin. Sonra O’na tövbe edin (Af ve tövbe için aracıları bırakın Allah’a yönelin). Benim Rabbim muhakkak ki yakındır, (dualarınıza) icabet edendir.”

11/HÛD-62: Kâlû yâ sâlihu kad kunte fînâ mercuvven kable hâzâ e tenhânâ en na’bude mâ ya’budu âbâunâ ve innenâ le fî şekkin mimmâ ted’ûnâ ileyhi murîb(murîbin).
“Ya Salih, sen bundan önce aramızda, hakkında ümit beslenen bir kimse olmuştun!” dediler. “Babalarımızın taptığı şeylere, bizim tapmamızı sen bize nehy mi ediyorsun? (yasaklıyor musun?) Gerçekten, bizi O’na davet ettiğin şüphe verici şeyden, (İslamdan) biz kesinlikle tereddüt içindeyiz.” dediler.

11/HÛD-63: Kâle yâ kavmi e reeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve âtânî minhu rahmeten fe men yansurunî minallâhi in asaytuhu fe mâ tezîdûnenî gayre tahsîr(tahsîrin).
Salih (A.S) şöyle dedi: “Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden bir delil üzerinde isem ve bana Kendinden bir rahmet vermiş ise de görüşünüz (bu) mu? Şâyet ben, O’na asi olursam Allah’a karşı kim bana yardım eder? O taktirde benim hayırdan uzaklaşmamı artırmanızdan başka bir şey olmaz.”

11/HÛD-64: Ve yâ kavmi hâzihî nâkatullâhi lekum âyeten fe zerûhâ te’kul fî ardıllâhi ve lâ temessûhâ bi sûin fe ye’huzekum azâbun karîb(karîbun).
Ve ey kavmim! Bu Allah’ın (dişi) devesi, sizin için bir âyettir (mucize). Artık onu serbest bırakın. Allah’ın arzından yesin. Ve ona kötülükle dokunmayın. Aksi halde sizi, yakın bir azap yakalar.

11/HÛD-65: Fe akarûhâ fe kâle temetteû fî dârikum selâsete eyyâm(eyyâmin), zâlike va’dun gayru mekzûb(mekzûbin).
Buna rağmen onu kestiler. Bunun üzerine (Salih (A.S) şöyle dedi: “Yurdunuzda üç gün (daha) faydalanın. Bu yalanlanması (tekzip edilmesi) olmayan bir vaaddir.”

11/HÛD-66: Fe lemmâ câe emrunâ necceynâ sâlihan vellezîne âmenû meahu bi rahmetin minnâ ve min hizyi yevmi iz(izin), inne rabbeke huvel kaviyyul azîz(azîzu).
Bundan sonra emrimiz geldiği zaman Salih (A.S)’ı ve onun yanındaki âmenû olan kimseleri Bizden bir rahmetle kurtardık. Ve izin gününün zilletinden (de) kurtardık. Muhakkak ki senin Rabbin, O; Kaviyy’dir (güçlü), Azîz’dir (En yücedir).

11/HÛD-67: Ve ehazellezîne zalemûs sayhatu fe asbahû fî diyârihim câsimîn(câsimîne).
Ve zulmeden kimseleri bir sayha (çok kuvvetli korkunç ses) aldı (helâk etti). Böylece kendi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.

11/HÛD-68: Ke en lem yagnev fîhâ, e lâ inne semûde keferû rabbehum, e lâ bu’den li semûd(semûde).
Sanki orada hiç bir şey önceden var olmamış gibiydi. Gerçekten Semud kavmi Rab’lerini inkâr etmediler mi? Semud kavmi (Allah’tan/İslamdan) uzak kaldı. Öyle değil mi?

11/HÛD-69: Ve lekad câet rusulunâ ibrâhîme bil buşrâ kâlû selâmâ(selâmen), kâle selâmun fe mâ lebise en câe bi iclin hanîz(hanîzin).
Ve andolsun elçilerimiz İbrâhîm (A.S)’a müjde ile geldiler: “Selâm” dediler. O (İbrâhîm A.S) da: “Selâm” dedi. Bunun üzerine, çok geçmeden kızarmış bir buzağı getirdi.

11/HÛD-70: Fe lemmâ reâ eydiyehum lâ tesilu ileyhi nekirehum ve evcese minhum hîfeh(hîfeten), kâlû lâ tehaf innâ ursilnâ ilâ kavmi lût(lûtin).
Fakat onların ellerinin ona uzanmadığını görünce onları yadırgadı. Ve onlardan (dolayı) bir korku hissetti. (Onlar): “Korkma, muhakkak ki biz, Lut kavmine gönderildik.” dediler.

11/HÛD-71: Vemreetuhu kâimetun fe dahıket fe beşşernâhâ bi ishâka ve min verâi ishâka ya’kûb(ya’kûbe).
Ve ayakta duran hanımı, bunun üzerine gülümsedi. O zaman onu, İshak ile ve İshak’ın arkasından Yâkub ile müjdeledik.

11/HÛD-72: Kâlet yâ veyletâ e elidu ve ene ecûzun ve hâzâ ba’lî şeyhâ(şeyhan), inne hâzâ le şey’un acîb(acîbun).
“Hayret, ben ihtiyar iken mi doğuracağım? Ve (işte) bu eşim de ihtiyar. Muhakkak ki bu, elbette şaşılacak bir şeydir.” dedi.

11/HÛD-73: Kâlû e ta’cebîne min emrillâhi rahmetullâhi ve berekâtuhu aleykum ehlel beyt(beyti), innehu hamîdun mecîd(mecîdun).
(Melekler) dediler ki: “Allah’ın emrine mi şaşırıyorsun? Ey ev halkı, Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinize!” Muhakkak ki O, Hamîd (çok övülen, çok hamdedilen)dir, Mecîd’dir (şanı, yüce olandır).

11/HÛD-74: Fe lemmâ zehebe an ibrâhîmer rev’u ve câethul buşra yucâdilunâ fî kavmi lût(lûtın).
Artık İbrâhîm (A.S)’dan korku kaybolup, ona müjde geldiği zaman Lut kavmi hakkında Bizimle mücâdele ediyordu.

11/HÛD-75: İnne ibrâhîme le halîmun evvâhun munîb(munîbun).
Muhakkak ki İbrâhîm, cidden çok halim (yumuşak huylu), çok acıyandır, (kavmine merhamet üzere)Allah’a yönelmiş bir kimsedir.

11/HÛD-76: Yâ ibrâhîmu a’rid an hâzâ, innehu kad câe emru rabbik(rabbike), ve innehum âtîhim azâbun gayru merdûd(merdûdin).
Ey İbrâhîm, bundan vazgeç! (merhamet dilenmeyi bırak) Çünkü artık senin Rabbinin emri gelmiştir. Ve muhakkak ki onlara, geri çevrilemez bir azap gelecek (verilecek).

11/HÛD-77: Ve lemmâ câet resulunâ lûtan sîe bihim ve dâka bihim zer’an ve kâle hâzâ yevmun asîb(asîbun).
Ve resûllerimiz Lut (A.S)’a geldiği zaman onlardan dolayı üzüldü ve içi daralıp, telâşlandı. Ve: “Bu, çok kötü (zorlu) bir gün.” dedi.

11/HÛD-78: Ve câehu kavmuhu yuhreûne ileyhi ve min kablu kânû ya’melûnes seyyiât(seyyiâti), kâle yâ kavmi hâulâi benâtî hunne etharu lekum, fettekullâhe ve lâ tuhzûni fî dayfî, e leyse minkum raculun reşîd(reşîdun).
Ve onun kavmi, koşarak onun yanına (ona) geldi. Ve daha önceden seyyiat (erkeklerle kötü şeyler) yapıyorlardı. “Ya kavmim, işte bunlar kızlarım! Onlar sizin için daha temizdir. Artık (Allah’tan sakının), Allah’a karşı takva sahibi olun ve misafirlerimin yanında beni rezil etmeyin. Sizin aranızda irşad eden bir adam yok mu?” dedi.

11/HÛD-79: Kâlû lekad alimte mâ lenâ fî benâtike min hakk(hakkın), ve inneke le ta’lemu mâ nurîd(nurîdu).
“Andolsun ki; senin de bildiğin (gibi), kızların konusunda bir hakkımız (isteğimiz) yok. Ve muhakkak ki sen, bizim ne istediğimizi (maksadımızı) elbette biliyorsun.” dediler.

11/HÛD-80: Kâle lev enne lî bikum kuvveten ev âvî ilâ ruknin şedîd(şedîdin).
(Lut (A.S) şöyle) dedi: “Keşke size karşı benim bir kuvvetim olsaydı veya ben, kuvvetli bir taraftara (muhkem bir yere) sığınsaydım.”

11/HÛD-81: Kâlû ya lûtu innâ rusulu rabbike len yasilû ileyke fe esri bi ehlike bi kıt’ın minel leyli ve lâ yeltefit minkum ehadun illemreetek(illemreeteke), innehu musîbuhâ mâ esâbehum, inne mev’ıdehumus subh(subhu), e leyses subhu bi karîb(karîbin).
(Resûller şöyle) dediler: “Ey Lut! Muhakkak ki biz, senin Rabbinin resûlleriyiz (elçileriyiz). Onlar artık sana asla ulaşamazlar. Hemen gecenin bir kısmında hanımın hariç, ailen ile gece çık, yürü. Sizin içinizden hiç kimse geri dönüp bakmasın.  Çünkü; onlara isabet eden şey, geri dönüp bakana da isabet edecek. Muhakkak ki onlara vaadedilen vakit, sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?”

11/HÛD-82: Fe lemmâ câe emrunâ cealnâ âliyehâ sâfilehâ ve emtarnâ aleyhâ hicâreten min siccîlin mendûd(mendûdin).
Artık emrimiz geldiği zaman, o şehrin altındakini (mağma tabakasını) üstlerine geçirdik. Onların üzerine, siccilden taşları (lav yağmuru sağanağını) ardı ardına yağmur gibi yağdırdık.

11/HÛD-83: Musevvemeten inde rabbik(rabbike), ve mâ hiye minez zâlimîne bi baîd(baîdin).
Bu felaket Rabbinin katından damgalanmıştır. (Bkz hud 82 Helak Emri onun katından onaylanarak verilmiştir). Ve o, (felaketler) asla zalimlerden uzak değildir.

11/HÛD-84: Ve ilâ medyene ehâhum şuaybâ(şuayben), kâle yâ kavmi’budullâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), ve lâ tenkusûl mikyâle vel mîzâne innî erâkum bi hayrin ve innî ehâfu aleykum azâbe yevmin muhît(muhîtin).
Ve Medyen kavmine, onların kardeşi Şuayb şöyle dedi: “Ey kavmim, Allah’a kul olun! Sizin için ondan başka ilâh yoktur. Ölçeği ve tartıyı eksiltmeyin. Gerçekten ben sizi hayırda (bollukta, refahta) görüyorum. Ve muhakkak ki ben, ihata eden (kuşatan) günün azabının üzerinize olmasından korkuyorum.”

11/HÛD-85: Ve yâ kavmi evfûl mikyâle vel mîzâne bil kıstı ve lâ tebhasûn nâse eşyâehum ve lâ ta’sev fîl ardı mufsidîn(mufsidîne).
Ve ey kavmim, ölçeği ve tartıyı adaletle ölçün (yerine getirin)! İnsanların eşyalarını (haklarını) eksiltmeyin. Ve fesat çıkaranlar (olarak) yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.

11/HÛD-86: Bakıyyetullâhi hayrun lekum in kuntum mu’minîn(mu’minîne), ve mâ ene aleykum bi hafîz(hafîzin).
Eğer siz mü’minlerseniz Allah’ın bakiyesi (ticaretin bıraktığı helal kâr ) sizin için daha hayırlıdır. Ve ben, sizin üzerinize muhafız (gözleyici) değilim.

11/HÛD-87: Kâlû yâ şuaybu e salâtuke te’muruke en netruke mâ ya’budu âbâunâ ev en nef’ale fî emvâlinâ mâ neşâ’(neşâu), inneke le entel halîmur reşîd(reşîdu).
“Ya Şuayb! Babalarımızın ibadet ettiği şeyleri ve de mallarımız konusunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi sana namazın mı emrediyor? Muhakkak ki sen, halimsin, reşidsin (rüşde erensin, irşad edensin).” dediler.

11/HÛD-88: Kâle yâ kavmi e reeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve rezekanî minhu rızkan hasenâ(hasenen), ve mâ urîdu en uhâlifekum ilâ mâ enhâkum anh(anhu), in urîdu illel ıslâha mesteta’tu, ve mâ tevfîkî illâ billâh(billâhi), aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb(unîbu).
(Şuayb şöyle ) dedi: “Eğer ben, Rabbimden bir delil üzerinde isem ve beni kendinden güzel bir rızıkla rızıklandırdı ise de görüşünüz (bu) mu? Sizi ondan men ettiğim şeyde size muhalefet etmek istemiyorum. Sadece gücümün yettiği kadar ıslâh etmek istiyorum. Benim başarım ancak Allah iledir. Ben, O’na tevekkül ettim ve O’na yöneldim.”

11/HÛD-89: Ve yâ kavmi lâ yecrimennekum şikâkî en yusîbekum mislu mâ esâbe kavme nûhin ev kavme hûdin ev kavme sâlih(sâlihın), ve mâ kavmu lûtin minkum bi baîd(baîdin).
Ey kavmim, bana karşı gelmeniz, Nuh (A.S)’ın kavmine veya Hud (A.S)’ın kavmine veya Salih (A.S)’ın kavmine isabet eden musîbetlerin bir benzerini, sakın size de isabet ettirmesin! Ve Lut (A.S)’ın kavmi, sizden uzak değildir.

11/HÛD-90: Vestagfirû rabbekum summe tûbû ileyh(ileyhi), inne rabbî rahîmun vedûd(vedûdun).
Ve Rabbinizin mağfiretini isteyin (dileyin). Sonra O’na tövbe edin. Muhakkak ki benim Rabbim, rahmet edendir, Vedûd’dur (sevme ve sevilme onun ilmine ait ve tabidir).

11/HÛD-91: Kâlû yâ Şuaybu mâ nefkahu kesîren mimmâ tekûlu ve innâ le nerâke fînâ daîfâ(daîfen), ve lev lâ rehtuke le recemnâke ve mâ ente aleynâ bi azîz(azîzin).
Şöyle dediler: “Ya Şuayb, senin söylediklerinin çoğunu biz anlamadık! Ve gerçekten biz, seni içimizde zayıf görüyoruz. Ve senin rahtın (sana destek olan gurubun) olmasaydı mutlaka seni taşlardık. Ve sen, bize karşı üstün değilsin.”

11/HÛD-92: Kâle yâ kavmi e rahtî eazzu aleykum minallâh(minallâhi), vettehaztumûhu verâekum zıhriyyâ(zıhriyyen), inne rabbî bi mâ ta’melûne muhît(muhîtun).
Ey kavmim! Benim rahtım (arkadaşlarım), sizin yanınızda Allah’tan daha mı üstün? Ve asıl O’nu (Allah’ı) unutarak arkanıza attınız. (Allah’tan çok arkadaşlarımdan korktunuz) Muhakkak ki benim Rabbim, yaptıklarınızı ihata eder (görür tespit eder ve ilmi ile her şeyi kuşatır).

11/HÛD-93: Ve yâ kavmi’melû alâ mekânetikum innî âmil(âmilun), sevfe ta’lemûne men ye’tîhi azâbun yuhzîhi ve men huve kâzib(kâzibun), vertekibû innî meakum rakîb(rakîbun).
Ey kavmim, yapacağınız (yapabileceğiniz) şeyi yapın! Muhakkak ki ben de yapıyorum. O alçaltan azap kime gelir ve kim yalancıdır, yakında bileceksiniz. Ve gözleyin (bekleyin). Muhakkak ki ben de sizinle beraber bekliyorum.

11/HÛD-94: Ve lemmâ câe emrunâ necceynâ ?uayben vellezîne âmenû meahu bi rahmetin minnâ ve ehazetillezîne zalemûssayhatu fe asbahû fî diyârihim câsimîn(câsimîne).
Ve emrimiz geldiği zaman Şuayb’ı ve onunla beraber âmenû olanları, Bizden bir rahmetle kurtardık. Zalim kimseleri bir sayha (ses) aldı. Böylece kendi diyarlarında diz üstü çöküp kaldılar.

11/HÛD-95: Ke’en lem yagnev fîhâ, e lâ bu’den li medyene kemâ baıdet semûd(semûdu).
(Sayhadan sonra) Orada sanki önce hiç yaşanmamış gibiydi. Medyen kavmi de, Semud kavminin (Allah’ın rahmetinden) uzak olduğu gibi (Allah’ın rahmetinden) uzaklaştırılmadı mı?

11/HÛD-96: Ve le kad erselnâ mûsâ bi âyâtinâ ve sultânin mubîn(mubînin).
Ve andolsun ki; Musa (A.S)’ı âyetlerimizle ve apaçık bir sultanla gönderdik.

11/HÛD-97: İlâ fir’avne ve melâihî fettebeû emre fir’avn(fir’avne), ve mâ emru fir’avne bi reşîd(reşîdin).
Firavun ve onun kavminin ileri gelenlerine (Musa (A.S)’ı gönderdik (âyet-96). Fakat onlar, firavunun emrine (hükümlerine) tâbî oldular. Ve firavunun emri (hükümleri ise) irşad edici değildi.

11/HÛD-98: Yakdumu kavmehu yevmel kıyâmeti fe evredehumun nâr(nâre), ve bi’sel virdul mevrûd(mevrûdu).
(Firavun), böylece kıyâmet günü kavminin önüne geçerek onları ateşe götürecek. Ve girilen yer (ne) kötü bir yerdir.

11/HÛD-99: Ve utbiû fî hâzihî la’neten ve yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), bi’ser rifdul merfûd(merfûdu).
Ve burada, kıyâmet gününde lânete tâbî tutuldular. Verilen bahşiş (ne) kötü bir bağıştır.

11/HÛD-100: Zâlike min enbâil kurâ nekussuhu aleyke minhâ kâimun ve hasîd(hasîdun).
İşte bu sana anlattığımız, beldelerin haberlerindendir. Onlardan ayakta kalanlar (izleri hâlâ duranlar) ve hasat olanlar (izleri silinmiş olanlar) vardır.

11/HÛD-101: Ve mâ zalemnâhum ve lâkin zalemû enfusehum fe mâ agnet anhum âlihetuhumulletî yed’ûne min dûnillâhi min şey’in lemmâ câe emru rabbik(rabbike), ve mâ zâdûhum gayre tetbîb(tetbîbin).
Ve Biz, onlara zulmetmedik. (Önceden uyardık gerçekleri bildirdik öğütledik) Ve lâkin onlar, kendilerine zulmettiler. Rabbinin emri geldiği zaman Allah’tan başka dua ettikleri ilâhlar, onlara bir fayda sağlamadı (vermedi). Ve onların helâklarını artırmaktan başka (bir şey) olmadı.

11/HÛD-102: Ve kezâlike ahzu rabbike izâ ehazel kurâ ve hiye zâlimeh(zâlimetun), inne ahzehû elîmun şedîd(şedîdun).
Halkı zalim olan ülkeleri ahzettiği zaman senin Rabbinin yakalaması işte böyledir. Onun ahzı (yakalaması), muhakkak ki çok şiddetlidir, çok elîmdir.

11/HÛD-103: İnne fî zâlike le âyeten li men hâfe azâbel âhıreh(âhıreti), zâlike yevmun mecmûun lehun nâsu ve zâlike yevmun meşhûd(meşhûdun).
Muhakkak ki bunda, ahiret azabından korkan kimse için, elbette bir âyet (delil) vardır. İşte bu, insanların toplanma günüdür. Ve işte bu, şahadet günüdür.

11/HÛD-104: Ve mâ nuahhıruhû illâ li ecelin ma’dûd(ma’dûdin).
Ve Biz, onu (o günü), sayılı (belirli) bir vadeden(ecelden) başka ertelemeyiz.

11/HÛD-105: Yevme ye’ti lâ tekellemu nefsun illâ bi iznih(iznihî), fe minhum şakıyyun ve saîd(saîdun).
O gün gelince, O’nun izni olmaksızın kimse konuşamaz. O zaman onlardan bir kısmı şâkîdir (bedbaht), bir kısmı saiddir (mutludur).

11/HÛD-106: Fe emmellezîne şekû fe fîn nâri lehum fîhâ zefîrun ve şehîk(şehîkun).
Şâkî olanlara gelince; artık onlar, ateştedir. Onlar, orada (yüksek sesle inleyerek ve) çok zor bir şekilde soluk soluğa, nefes alıp verirler.

11/HÛD-107: Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel’ardu illâ mâ şâe rabbuk(rabbuke), inne rabbeke fe’âlun limâ yurîd(yurîdu).
Rabbinin (hidayetlerini) dilediği muhlis kullar müstesna. O şaki olan mücrimler; Onlar, (cehennemin) semaları ve arzı durduğu müddetçe içinde ebedî kalacak olanlardır. Muhakkak ki senin Rabbin, dilediği şeyi yapandır.

11/HÛD-108: Ve emmellezîne suidû fe fîl cenneti hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel ardu illâ mâ şâe rabbuk(rabbuke), atâen gayre meczûz(meczûzin).
Fakat Rabbinin dilemesiyle O mutlu olanlar artık cennettedir. Ve Onlar (Cennetlerin) semaları ve arzı durdukça, onlar orada ebedî kalanlardır (kalacaklardır).

11/HÛD-109: Fe lâ teku fî miryetin mimmâ ya’budu hâulâ’(hâulâi), mâ ya’budûne illâ kemâ ya’budu âbâuhum min kabl(kablu), ve innâ le muveffûhum nasîbehum gayre menkûs(menkûsin).
Artık sen, onların taptığı şeylerin (uydurma hükümlerinden) şüphe içinde olma. Onlar, ancak babalarının önceden ibadet ettiği gibi (batıla) ibadet ediyorlar. Ve muhakkak ki Biz, onların nasiplerini eksiltmeksizin öderiz. (layığını veririz)

11/HÛD-110: Ve lekad âteynâ mûsel kitâbe fahtulife fîh(fîhi), ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike le kudiye beynehum, ve innehum le fî şekkin minhu murîb(murîbun).
Ve andolsun Musa (A.S)’a kitap verdik. Onun hakkında ihtilâfa (anlaşmazlığa) düştüler. Rabbinden bir söz (hesabın kıyâmet gününde görüleceği üzerine Hz Adem nezdinde önceden mühlet verilmeseydi) geçmemiş olsaydı onların aralarında mutlaka şimdi hemen hüküm verilmiş olurdu. Muhakkak ki onlar, mutlaka O’ndan (Kur’ân’dan) şüpheli bir tereddüt içindedirler.

11/HÛD-111: Ve inne kullen lemmâ le yuveffiyennehum rabbuke a’mâlehum, innehu bimâ ya’melûne habîr(habîrun).
Ve muhakkak ki Rabbin, onların hepsinin amellerinin karşılığını mutlaka onlara öder. Muhakkak ki O, onların amellerinden (yaptığı şeylerden) haberdar olandır.

11/HÛD-112: Festekim kemâ umirte ve men tâbe meake ve lâ tatgav, innehu bi mâ ta’melûne basîr(basîrun).
Artık sen, sana tövbe ederek, tâbî olanlarla birlikte emrolunduğun gibi istikamet üzere ol. Ve azgınlık yapmayın (aşırı gitmeyin). Muhakkak ki O, yaptıklarınızı görendir.

11/HÛD-113: Ve lâ terkenû ilellezîne zalemû fe temessekumun nâru ve mâ lekum min dûnillâhi min evliyâe summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve zalim olan kimselere meyletmeyin. O taktirde size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur. Sonra yardım olunmazsınız.

11/HÛD-114: Ve ekımis salâte tarafeyin nehâri ve zulefen minel leyl(leyli), innel hasenâti yuzhibnes seyyiât(seyyiâti), zâlike zikrâ liz zâkirîn(zâkirîne).
Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın kısmında namazı ikame et. Muhakkak ki haseneler (kazanılan sadakat dereceleri), seyyiati (kaybedilen dereceleri) giderir. İşte bu, zikredenler için bir öğüttür.

11/HÛD-115: Vasbir fe innallâhe lâ yudîu ecrel muhsinîn(muhsinîne).
Ve sabret, muhakkak ki Allah, muhsinlerin ecrini zayi etmez.

11/HÛD-116: Fe lev lâ kâne minel kurûni min kablikum ûlû bakıyyetin yenhevne anil fesâdi fil ardı illâ kalîlen mimmen enceynâ minhum, vettebeallezîne zalemû mâ utrifû fîhi ve kânû mucrimîn(mucrimîne).
Sizden önceki nesillerde yaşamış olanların içinden, verilen öğüdü alıp tutmuş hidayet nasib ettiklerimiz müstesna, keşke çoğu bozgunculuk yapmayan ve bozgunculara uymayan sizin gibi faziletli kimselerden olsalardı. O Zulmedenler ancak, kendilerine verilen mal mülk, dünya refahının peşine düşmekle günahkarlar oldular.

11/HÛD-117: Ve mâ kâne rabbuke li yuhlikel kurâ bi zulmin ve ehluhâ muslihûn(muslihûne).
Ve senin Rabbin, halkı ıslâh edici olan beldeleri (kavimleri)  asla zulüm ile helâk edici olmadı.

11/HÛD-118: Ve lev şâe rabbuke le cealen nâse ummeten vâhideten ve lâ yezâlûne muhtelifîn(muhtelifîne).
Ve Rabbin, şâyet dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. Oysa (sınanma süresince kıyamete kadar) ihtilâflar devam edecek.

11/HÛD-119: İllâ men rahime rabbuk(rabbuke), ve li zâlike halakahum, ve temmet kelimetu rabbike le emleenne cehenneme minel cinneti ven nâsi ecmaîn(ecmaîne).
Rabbinin rahmet ettiği kimseler hariç. Ve onları (insanları ve yeryüzü sınav hayatını), bunun için (ihtilâfa düşenlerle düşmeyenleri ayırmak için) yarattı. Böylece Rabbinin : “Cehennemi mutlaka tamamen insanlar ve cinlerle dolduracağım” sözü tamamlandı.

11/HÛD-120: Ve kullen nakussu aleyke min enbâir rusuli mâ nusebbitu bihî fuâdek(fuâdeke) ve câeke fî hâzihil hakku ve mev’ızatun ve zikrâ lil muminîn(muminîne).
Ve sana anlattığımız ( yukarıda ayetlerimizle kıssa ettiğimiz) şeylerin hepsi, resûllerin haberlerindendir. Onlarla (bu hakikat haberlerle) senin kalbindeki fuad hassasını (kalb-i idrakını) sağlamlaştırırız. Ve sana hak kılınmış olan bu zikir, (Kuran) mü’minlere bir öğüt olarak geldi.

11/HÛD-121: Ve kul lillezîne lâ yu’minûna’melû alâ mekânetikum, innâ âmilûn(âmilûne).
Ve mü’min olmayanlara de ki: “Siz yapmakta olduğunuz şeyleri yapın (bu öğüt ve uyarılara rağmen isterseniz yapmaya devam edin). Muhakkak ki biz (de) yapanlarız.”

11/HÛD-122: Ventazır(ventazırû), innâ muntazırûn(muntazırûne).
Ve bekleyin! Muhakkak ki biz de bekleyenleriz.

11/HÛD-123: Ve lillâhi gaybus semâvâti vel ardı ve ileyhi yurceul emru kulluhu fa’budhu ve tevekkel aleyh(aleyhi), ve mâ rabbuke bi gâfilin ammâ ta’melûn(ta’melûne).
Semaların (göklerin) ve arzın gaybı Allah’ındır. İşlerin hepsi (aracısız) O’na döndürülür. (Kullara sorulacak hesaplar aracıların şefaati olmadan {bkz;Hûd 6} Kitab-ı Mübin’e bakılmakla ahirette ve sadece onun yargı makamında yapılır) Öyleyse (aracıları bırakıp) sadece O’na kul olun ve tevekkül edin. Senin (Bkz; Hûd suresi 1 Hakim ve Habir olan) Rabbin, yaptığınız hiçbir şeyden gâfil (habersiz) değildir