FUSSİLET SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

41/FUSSİLET-1: Hâ mîm.
Hâ, mîm.

41/FUSSİLET-2: Tenzîlun miner rahmânir rahîm(rahîmi).
Rahmân ve Rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiştir.

41/FUSSİLET-3: Kitâbun fussilet âyâtuhu kur’ânen arabiyyen li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).
(O), bilen bir kavim için, âyetleri tafsil edilmiş (ayrıntılanarak açıklanmış) bir Kitap olan Arapça Kur’ân’dır.

41/FUSSİLET-4: Beşîren ve nezîrâ(nezîren), fe a’rada ekseruhum fehum lâ yesmeûn(yesmeûne).
Müjdeleyici ve uyarıcı olarak. Fakat onların çoğu yüz çevirdiler. Artık onlar işitmezler.

41/FUSSİLET-5: Ve kâlû kulûbunâ fî ekinnetin mimmâ ted’ûnâ ileyhi ve fî âzâninâ vakrun ve min beyninâ ve beynike hicâbun fa’mel innenâ âmilûn(âmilûne).
Ve dediler ki: Madem; “Bizi kendisine davet ettiğin şeye karşı, kalplerimizde (idrak etmeyi önleyen) ekinnet, (mührü) kulaklarımızda vakra ile (hasıl olmuş) aramıza bir perde var. Artık (sen dilediğini) yap! Muhakkak ki biz de dilediğimizi yapacak olanlarız.” dediler)

Allah’ın hükmüne farklı ilahlarla ortak koşan müşriklerin kalplerine; “şirk küfür imanını seçmeleri yüzünden”; Aziz Allah tarafından Kuran’ı anlamalarını engelleyen ekkinet mührü vurulduğunun 55. sırada indirilen Enam suresinde bildirilmesi üzerine 61. Sırada indirilmiş olan Fussilet suresi 5. ayetinde müşriklerin Enam 25,26. ayetlerine cevaben dile getirmiş oldukları bahaneler aktarılıyor. Ayrıca vakra perdesi için {bkz;Fussilet suresi 44}
“6/EN’ÂM-25: Ve onlardan (Allah’ın otoritesine başka ilahları eş tutarak küfür İmanını tercih etmiş o müşrik kafirlerden) kim seni dinlerse, seni anlamamaları için onların kalplerinin üzerine ekinnet (kalp mühürü) koyduk ve bu yüzden onların kulaklarında bir vakra (ağırlık) vardır. Ve onlar bütün âyetleri (mucizeleri) görseler, bile ona inanmazlar. Hatta sana geldikleri zaman, seninle bu yüzden tartışırlar. Kâfir olanlar bu yüzden: “Bu ancak (bu Kur’an) evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir.” derler”. Enam suresi 25
“6/EN’ÂM-25: Ve onlar, insanları (Allah’a aracısız iman ve teslim olmaktan ve Kuran’dan ) nehyederler (men ederler) ve kendileri de bu yüzden ondan (aracısız iman ve teslim olmaktan/Kuran’dan) uzak dururlar. Oysa onlar; (bunu yaparak) Kendilerinden başkasını helâk etmezler ve (ekkinet mühürleri yüzünden) yaptıklarının şuurunda değillerdir.” Enam suresi 26

41/FUSSİLET-6: Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhidun festekîmû ileyhi vestagfirûh(vestagfirûhu), ve veylun lil muşrikîn(muşrikîne).
De ki: “Ben sadece sizin gibi bir insanım. Bana sizin ilâhınızın, tek bir ilâh olduğu vahyediliyor. Öyleyse O’na yönelin (Aracıları bırakıp Allah’a tabi olun) ve O’ndan mağfiret dileyin. Ve müşriklerin vay haline!”

41/FUSSİLET-7: Ellezîne lâ yû’tûnez zekâte ve hum bil âhireti hum kâfirûn(kâfirûne).
Onlar zekât vermezler. Ve onlar, onlar *ahireti inkâr edenlerdir.
(*Hem Arap müşriklerde hem de İncil ve Tevratta ahiret inancı yoktur.Dolayısıyla yeryüzüne sınanmak üzere gönderildiklerine ve hesap gününe de inanmazlar)

41/FUSSİLET-8: İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti lehum ecrun gayru memnûn(memnûnin).
Muhakkak ki âmenû olanlar (Allah’a aracısız iman ve teslim olanlar ) ve amilüs salihat (Allah rızası gözeterek salih amel yapanlar) işleyenler, onlar için kesintisiz ecir (mükâfat) vardır.

41/FUSSİLET-9: Kul e innekum le tekfurûne billezî halakal arda fî yevmeyni ve tec’alûne lehû endâdâ(endâden), zâlike rabbul âlemîn(âlemîne).
De ki: “Gerçekten siz, arzı iki günde halkedeni mi inkâr ediyorsunuz? Ve O’na eşler mi kılıyorsunuz? İşte O, âlemlerin Rabbidir.”

41/FUSSİLET-10: Ve ceale fîhâ revâsiye min fevkıhâ ve bâreke fîhâ ve kaddere fîhâ akvâtehâ fî erbeati eyyâm(eyyâmin), sevâen lis sâilîn(sâilîne).
Ve orada, onun üzerinde sabit dağlar oluşturdu. Ve orayı bereketli kıldı. Orada (arzda) bulunanların besinlerini (rızıklarını), dileyenler için eşit olarak dört günde takdir etti.

41/FUSSİLET-11: Summestevâ iles semâi ve hiye duhânun fe kâle lehâ ve lil ardı’tiyâ tav’an ev kerhâ(kerhen), kâletâ eteynâ tâiîn(tâiîne).
Sonra duman halinde bulunan semaya yöneldi. Sonra da semaya ve arza: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” (bütünleşin) dedi. İkisi de: “İsteyerek geldik.” dediler.

41/FUSSİLET-12: Fe kadâhunne seb’a semâvâtin fî yevmeyni ve evhâ fî kulli semâin emrehâ ve zeyyennes semâed dunyâ bi mesâbîha ve hıfzâ(hıfzen), zâlike takdîrul azîzil alîm(alîmi).
Böylece onları iki günde yedi kat gök olarak kaza etti (yarattı, tamamladı). Her gök katına kendi emrini (işlevini) vahyetti. Ve sonra dünya semasını kandillerle muhafaza ederek süsledik. İşte bu, Azîz ve Alîm olan (Allah’ın) takdiridir.

41/FUSSİLET-13: Fe in a’radû fe kul enzertukum sâıkaten misle sâıkati âdin ve semûd(semûde).
Eğer hâlâ yüz çevirirlerse, o taktirde de ki: “Adn ve Semud’un yıldırımı gibi bir yıldırımla sizi uyardım.”

41/FUSSİLET-14: İz câethumur rusulu min beyni eydîhim ve min halfihim ellâ ta’budû illallâh(illallâhe), kâlû lev şâe rabbunâ le enzele melâiketen fe innâ bimâ ursiltum bihî kâfirûn(kâfirûne).
Onlara önlerinden ve arkalarından (kendilerinden önce yaşamış ilk müşrik kavimlere ve onların ardından tarih boyu sınanan diğer kavimlere ) Allah’tan başkasına kul olmamaları için resûller geldiği zaman hepsi de dediler ki: “Eğer Rabbimiz dileseydi, mutlaka melekleri indirirdi. Bu sebeple gerçekten biz, sizin, kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz.”

41/FUSSİLET-15: Fe emmâ âdun festekberû fîl ardı bi gayril hakkı ve kâlû men eşeddu minnâ kuvveh(kuvveten), e ve lem yerev ennellâhellezî halakahum huve eşeddu minhum kuvveh(kuvveten) ve kânû bi âyâtinâ yechadûn(yechadûne).
Fakat Adn kavmi daha sonra yeryüzünde haksız yere kibirlendi. Ve dediler ki: “Kuvvet bakımından bizden daha güçlü kim vardır?” Oysa, Onları yaratan Allah’ın kuvvet bakımından kendilerinden daha güçlü olduğunu görmediler mi? Ve âyetlerimizi bilerek inatla inkâr ediyorlardı.

41/FUSSİLET-16: Fe erselnâ aleyhim rîhan sarsaran fî eyyâmin nahisâtin li nuzîkahum azâbel hizyi fîl hayâtid dunyâ, ve le azâbul âhireti ahzâ ve hum lâ yunsarûn(yunsarûne).
Bunun üzerine, dünya hayatında, zillet azabını onlara tattırmamız için, o uğursuz günlerde onların üzerine şiddetli sesle gelen soğuk bir fırtına gönderdik. Ve muhakkak ki ahiret azabı daha çok rezil edicidir. Ve onlara orada (şefaat umdukları aracılardan) yardım da olunmaz.

41/FUSSİLET-17: Ve emmâ semûdu fe hedeynâhum festehabbûl amâ alel hudâ fe ehazethum sâıkatul azâbil hûni bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
Ve Semud (kavmine) gelince, o zaman onları hidayete erdirdik. Buna rağmen onlar da hidayete karşı âmâ olmayı sevdiler (tercih ettiler). Bu sebeple kazanmış olduklarından dolayı onları alçaltıcı azabın yıldırımı yakaladı.

41/FUSSİLET-18: Ve necceynellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Ve Biz sadece âmenû olanları (Allah’a aracısız iman ve teslim olanları) kurtardık. Ve (çünkü) onlar, takva sahibi olmuşlardı.

41/FUSSİLET-19: Ve yevme yuhşeru a’dâullâhi ilen nâri fe hum yûzeûn(yûzeûne).
Allah’ın düşmanları olan (o müşrik kafirler) o gün (kıyamet günü/izin günü) ateşe haşrolunurlar. Böylece onlar (önceki ve sonraki kavimler) biraraya getirilirler.

41/FUSSİLET-20: Hattâ izâ mâ câûhâ şehide aleyhim sem’uhum ve ebsâruhum ve culûduhum bimâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Hatta ona (ateşe/cehenneme) geldikleri zaman yeryüzünde yapmış oldukları şeylere, onların gözleri, kulakları ve derileri (uzuvları), onların aleyhine şahitlik eder.

41/FUSSİLET-21: Ve kâlû li culûdihim lime şehidtum aleynâ, kâlû entakanallâhullezî entaka kulle şey’in ve huve halakakum evvele merretin ve ileyhi turceûn(turceûne).
Ve kendi ciltlerine (uzuvlarına): “Niçin bizim aleyhimize şahitlik ettiniz?” derler. (Onlar da) derler ki: “Bizi, herşeyi söyleten Allah söyletti. Muhakkak ki yeryüzünde size; Sizi ilk defa O yarattı ve hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” Diye beyan edilmişti.

41/FUSSİLET-22: Ve mâ kuntum testetirûne en yeşhede aleykum sem’ukum ve lâ ebsârukum ve lâ culûdukum ve lâkin zanentum ennellâhe lâ ya’lemu kesîren mimmâ ta’melûn(ta’melûne).
(Oysa Siz yeryündeyken;)Kulaklarınızın, gözlerinizin ve cildinizin (uzuvlarınızın) sizin aleyhinize şahitlik etmeyeceğini zannediyordunuz. Ve yeryüzünde yaptıklarınızdan çoğunu Allah’ın bilmediğini zannediyordunuz.

41/FUSSİLET-23: Ve zâlikum zannukumullezî zanentum bi rabbikum erdâkum fe asbahtum minel hâsirîn(hâsirîne).
Ve işte Rabbiniz hakkındaki sizin bu zannınız, sizi helâka sürükledi. Böylece hüsrana düşenlerden oldunuz. Denir.

41/FUSSİLET-24: Fe in yasbirû fen nâru mesven lehum ve in yesta’tibû fe mâ hum minel mu’tebîn(mu’tebîne).
Artık sabredebilirlerse ateş onların sürekli kalacakları yerdir. Ve eğer onlar affedilmek isterlerse, (aracılar ve sahte ilahları onları affedilecek olanlar değillerdir. (Allahtan başka af makamı yoktur.)

41/FUSSİLET-25: Ve kayyadnâ lehum kurenâe fe zeyyenû lehum mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve hakka aleyhimul kavlu fî umemin kad halet min kablihim minel cinni vel ins(insi), innehum kânû hâsirîn(hâsirîne).
Onlara yeryüzünde (şeytanları) yakın arkadaşları olarak musallat ettik. Böylece önlerinde ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) onlara süslediler. (Amenü olmadıkları için;)Cinlerden ve insanlardan olsun, onlardan önce gelmiş geçmiş ümmetlerin de üzerine (cehennem azabı) sözü böylece hak oldu. Muhakkak ki onlar, hüsrana düşmüş olanlardır.

41/FUSSİLET-26: Ve kâlellezîne keferû lâ tesmeû li hâzel kur’âni velgav fîhi leallekum taglibûn(taglibûne).
Kâfirler: “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin, (okuma süresi) içinde gürültü yapın. Umulur ki böylece siz gâlip olursunuz.” dediler.

41/FUSSİLET-27: Fe le nuzîkannellezîne keferû azâben şedîden ve le necziyennehum esveellezî kânû ya’melûn(ya’melûne).
Bundan sonra inkâr edenlere, mutlaka şiddetli azabı tattıracağız. Ve onları yaptıklarının en kötüsüyle mutlaka cezalandıracağız.

41/FUSSİLET-28: Zâlike cezâu a’dâillâhin nâr(nârun), lehum fîhâ dârul huld(huldi), cezâen bimâkânû bi âyâtinâ yechadûn(yechadûne).
İşte bu Allah’ın düşmanlarının cezası ateştir. Âyetlerimizi bilerek inkâr etmiş olmaları sebebiyle ceza olarak, onlar için orada ebedîlik yurdu vardır.

41/FUSSİLET-29: Ve kâlellezîne keferû rabbenâ erinellezeyni edallânâ minel cinni vel insi nec’al humâ tahte akdâminâ li yekûnâ minel esfelîn(esfelîne).
Kâfirler (cehennemde) dediler ki: “Rabbimiz, insanlardan ve cinlerden bizi saptıranları bize göster. Onları şimdi ayaklarımızın altına alalım ki en aşağıda kalanlardan olsunlar.”

41/FUSSİLET-30: İnnellezîne kâlû rabbunâllâhu summestekâmû tetenezzelu aleyhimul melâiketu ellâ tehâfû ve lâ tahzenû ve ebşirû bil cennetilletî kuntum tûadûn(tûadûne).
Muhakkak ki: “Rabbimiz Allah’tır.” deyip, sonra da onun ayetiyle indirdiği hak dine yeryüzündeyken istikamet üzerinde olan müminlere melekler inerler ve: “Korkmayın ve mahzun olmayın. Ve (yeryüzünde Zikr/Kuran ile) vaadolunduğunuz cennetle işte şimdi sevinin!” (derler).

41/FUSSİLET-31: Nahnu evliyâukum fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhireh(âhireti), ve lekum fîhâ mâ teştehî enfusukum ve lekum fîhâ mâ teddeûn(teddeûne).
Biz dünyada ve ahirette sizin dostlarınızız. Burada (cennette) sizin için canlarınızın istediği ve talep ettiğiniz (her)şey vardır. Derler.

41/FUSSİLET-32: Nuzulen min gafûrin rahîm(rahîmin).
Gafûr (mağfiret eden) ve Rahîm olan (Sadece Müminlere yardımlar gönderip onları esirgeyen ) (Allah) tarafından ziyafet (ikram) olarak.

41/FUSSİLET-33: Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn(muslimîne).
Allah’a davet eden (aracılık kurumunu reddedip Allah’a ve Zikr/Kuran hükümlerine tabi olmayı öğütleyen) ve (Allah’ı razı etmek için) salih amel işleyen ve: “Muhakkak ki ben Allah’a teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?

41/FUSSİLET-34: Ve lâ testevîl hasenetu ve les seyyieh(seyyietu), idfa’ billetî hiye ahsenu fe izellezî beyneke ve beynehu adâvetun ke ennehu veliyyun hamîm(hamîmun).
Hasene (iyilik) ve seyyie (kötülük), müsavi (eşit) değildir. Sen, kötülüğü en güzel karşılıkla idfa et. (söndür). O zaman bir bakarsın seninle arasında düşmanlık olan kişi, samimi bir dost gibi olur.

41/FUSSİLET-35: Ve mâ yulakkâhâ illellezîne saberû, ve mâ yulakkâhâ illâ zû hazzın azîm(azîmin).
Ona (idfa edebine/ kötülüğü iyilikle söndürme, bertaraf etme hasletine), sabredenlerden ve hazzul azîm (Allah yolunda mücadelede kararlı ve azimli olanların yaşadığı haz/en büyük haz) sahiplerinden başkası ulaştırılmaz.

41/FUSSİLET-36: Ve immâ yenzeganneke mineş şeytâni nezgun festeız billâh(billâhi), innehu huves semîul alîm(alîmu).
Ama şeytandan sana mutlaka vesvese gelecektir. (Şeytan arada bir kararlılığını/azmini engellemek isteyecektir) O zaman (böyle durumlarda/anlarda) Allah’a sığın. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi bilendir.

41/FUSSİLET-37: Ve min âyâtihil leylu ven nehâru veş şemsu vel kamer(kameru), lâ tescudû liş şemsi ve lâ lil kameri vescudû lillâhillezî halakahunne in kuntum iyyâhu ta’budûn(ta’budûne). (SECDE ÂYETİ)
Gece ve gündüz, Güneş ve Ay, Allah’ın âyetlerindendir. *Güneş’e ve Ay’a secde etmeyin. Eğer sadece O’na (Allah’a) kul olduysanız, onları yaratan Allah’a secde edin.

Tüm çok tanrılı inançlarda olduğu gibi, {bkz:Enam 75~79} Arap coğrafyasında da Güneş ana Tanrı, ay ve yıldızlar ise onun ailesinin bir ferdi olarak görülürdü her şehrin ay veya bir yıldıza nisbet edilerek isimlendirilmiş aracılık yapan farklı ilahları vardı. Sömürü düzenin bir çarkı olarak aracılar tarafından uydurularak isim konulmuş putlara ibadet etmek,”put hizmetkarları veya putun hizmetkar kulları” olarak anılan kahinlerin de isteklerini kabul etmek demekti. {bkz; necm,19~23 bkz: zuhruf 19 bkz: Ali İmran 80} Put hizmetkarlarının içinde en önemlisi “abd al uzza” idi. Hem ehli kitap hem de Arap müşrik inancında ahiret yaşamı yoktur ve tüm çok tanrılı inançlarda olduğu gibi insanlar öldükten sonra toprağın altında “ölüler diyarı” olarak andıkları bir yere sevk edilir. Tanrıların aracısı sayılan put sahibi kahinlerin söylediklerini yapmayanların kükürt havuzlarında yakılacağı belirtilir. Bu ateşin başında bekçilik yapıp insanların ateşe atılıp atılmaması kararını veren kahinlerden birisi Ebu Leheb’tir. Ebû Leheb’in asıl adı, Abdüluzzâ b. Abdulmuttalib b. Hâşim’dir. İsminin önünde bulunan “Abd al Uzza” Arapların en önemli putlarından olan veTanrı’nın evlatları ay ve yıldızların ablaları/hamileri olarak kabul edilen tanrıça  “Uzza’nın” kulu hizmetkarı manasındadır. Ebu leheb ise onun ismi değil mahlasıdır. Ebu leheb= Ateşin babası demektir. Müdessir 31.ayetinde “Biz ateş ehlini yani cehennem bekçilerini meleklerden başkası kılmadık” açıklaması,müşrikler arasında ateşin ehli olarak anılan ve insanların yakılıp yıkılmaması kararını verdiğini söyleyen Ebu Leheb hakkındadır. Ve insanları ateşe atma yetkisini elinde bulundurduğunu iddia eden Uzza putunun hizmetkarı Ebu leheb‘ in asıl kendisinin cehenneme atılacağı Allah’ın Tebbet suresinde ilanı ile açıklanmıştır. Ayetinde çok tanrılı gök inançlarından kalma batıl müşrik hikayelerine inanmamaları gerektiği vurgulanmaktadır.

41/FUSSİLET-38: Fe inistekberû fellezîne inde rabbike yusebbihûne lehu bil leyli ven nehâri ve hum lâ yes’emûn(yes’emûne).
Eğer onlar (Allah’a karşı) hâlâ kibirleniyorlarsa, bilsinler ki Rab’lerinin katında bulunanlar (Melekler size aracıların anlattığı gibi Allah ile kullar arasında Put hizmetkarları vasıtasıyla vekillikler ile aracılık yapamazlar. Melekler sadece Allah’a hizmet ederler) gece ve gündüz, O’nu tesbih ederler ve onlar bıkmazlar.

41/FUSSİLET-39: Ve min âyâtihî enneke terel arda hâşiaten fe izâ enzelnâ aleyhel mâehtezzet ve rebet, innellezî ahyâhâ le muhyîl mevtâ, innehu alâ kulli şey’in kadîr(kadîrun).
Ve onun âyetlerindendir ki, arzı gerçekten kurumuş görürsün. Onun üzerine su indirdiğimiz zaman hareketlenir ve kabarır. Muhakkak ki ona (arza) hayat veren (Allah), elbette ölülere de (ahirette yeniden) hayat verendir. Muhakkak ki O, herşeye kaadirdir.

41/FUSSİLET-40: İnnellezîne yulhıdûne fî âyâtinâ lâ yahfevne aleynâ, e fe men yulkâ fîn nâri hayrun em men ye’tî âminen yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), i’melû mâ şi’tum innehu bimâ ta’melûne basîr(basîrun).
Muhakkak ki, âyetlerimizde saptırma yapanlar, (Bkz;Hicr suresi 90 muktesim kitap ehli) Bize gizli kalmazlar. Kıyâmet günü ateşin içine konulanlar mı yoksa Bize emin olarak gelenler mi hayırlıdır? göreceksiniz. Şimdilik, Dilediğinizi yapın. Muhakkak ki O, yaptıklarınızı en iyi görendir.

41/FUSSİLET-41: İnnellezîne keferû biz zikri lemmâ câehum, ve innehu le kitâbun azîz(azîzun).
Gerçekten onlar, kendilerine zikir (Kur’ân) geldiği zaman (O’nu) inkâr ettiler. Ve muhakkak ki O, Azîz (yüce ve şerefli) bir Kitap’tır.

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için Aziz ve Hakim Allah, her dönem Resul’leri ile sınanma hükümlerini ihtiva eden buyruklarını göndermiştir. Ve {bkz; Fussilet suresi 3} Her dönem gönderdiği hükümler aynı olduğu için, “hükümleri tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikir’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Peygamberlere gönderilen kitapların ortak adı aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikir’dir. Zikir tek tanrılı İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler {Bkz: Rad suresi 38} dönemsel niteleyici adlarıdır. Diğer kitaplar geçmişte müşrik aracılar tarafından tahrif edildiği için bu nedenle Aziz Allah SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani “içeriğinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır. Ve yine Hicr suresi 1. giriş ayetinde Allah’ın sınanma hükümlerini kullara âyetleriyle beyan eden eksiksiz kitab’ın Kuran olduğu vurgulanarak 6. ayetinde âyet âyet indirilen kitabın yani Kur’an’ın aynı zamanda tüm dönemlerde de aynı isimle nitelenmiş olan “İslam dininin müşterek kitabı olan Zikr” olduğu vurgulanmıştır. Fussilet 40~45. ayetlerinde de vurgulandığı üzere geçmişte ayetleri saptıran ehli kitap anılan muktesim müşrikler kastedilmektedir. Deli mecnun iftiralarıyla alay ederek Hz Muhammed’in Peygamberliğini reddeden ve geçmişte gönderilen Resuller’e vahiy edilmiş olan Zikr’i {bkz; Bakara suresi 101~106} her dönem her gönderilen peygamberin ardınca defaatla çok tanrılı şirk sömürü hükümlerine tevil ederek bozmuş olan ve aslında kitabın ehli olmadıkları halde sömürü düzenlerini “Kuran indiği dönemde de devam ettirebilmek adına”, ve önceden kendi topluluklarına kitap gönderildiği için bu durumu sinsice bir “kelime fırsatçılığına çevirerek” halkın gözünde kendilerini kitap ehli veya Ehli kitap olarak tanımlayan yahudi ve Hristiyan müşrikler kastedilmektedir. bkz; Hicr suresi 90

41/FUSSİLET-42: Lâ ye’tîhil bâtılu min beyni yedeyhi ve lâ min halfih(halfihî), tenzîlun min hakîmin hamîd(hamîdin).
Bâtıl, (şirk sömürü hükümleri) O’nun önünden ve arkasından O’na ulaşamaz. (Çünkü O Kuran) Hakîm (ilahi ilmi ve hikmetiyle hükümler koyan) ve Hamîd (Kendisine hamdedilen) (Allah) tarafından indirilmiştir.

41/FUSSİLET-43: Mâ yukâlu leke illâ mâ kad kîle lir rusuli min kablik(kablike), inne rabbeke le zû magfiretin ve zû ikâbin elîm(elîmin).
Sana söylenen vahiy de, senden öncekilere (senden önce gönderilmiş Resul’lere) söylenmiş olandan (Allah’ın önceki dönemlerde indirdiği Zikr hükümlerinden) başka bir şey değildir. Muhakkak ki senin Rabbin, mağfiretin ve elîm azabın sahibidir.

41/FUSSİLET-44: Ve lev cealnâhu kur’ânen a’cemiyyen le kâlû lev lâ fussilet âyâtuh(âyâtuhu), e a’cemiyyun ve arabîy(arabîyyun), kul huve lillezîne âmenû huden ve şifâun, vellezîne lâ yû’minûne fî âzânihim vakrun ve hûve aleyhim amâ(amen), ulâike yunâdevne min mekânin baîd(baîdin).
Ve eğer O’nu (Kuran’ı), yabancı dil bir Kur’ân kılsaydık, mutlaka: “O’nun âyetleri açıklanmalı değil miydi?” derlerdi. Araba yabancı dil mi? De ki: “O, ancak “âmenû olanlar için hidayet ve şifadır”. Ve çünkü mü’min olmayanların kulaklarında mutlaka vakra vardır. O (Kur’ân), onlara karşı körlüktür. İşte onlara sanki uzak bir yerden seslenilir.

41/FUSSİLET-45: Ve lekad âteynâ mûsel kitâbe fahtulife fîh(fîhi), ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike le kudıye beynehum, ve innehum lefî şekkin minhu murîb(murîbin).
Ve andolsun ki Musa (a.s)’a kitap verdik. Fakat onun hakkında da ihtilâf ettiler. (Yahudiler Musa as dönemi bir müddet İslam’a tabi olsalarda peygamberlere muhalefetle tarih boyu atalarından gelme batıl hükümleri sürdürüp Allah’ın indirdiği  hükümlerini {bkz:Bakara suresi 100,101} defaatla terkettiler. Ve Aslı iki levha olan Tevrat hükümlerini kabul etmediler) Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı, (sınanmaları adına dünya yaşantısı her insana Allah’tan bir mühlet olarak önceden söz verilmemiş olsaydı) onların arasında hemen hüküm verilirdi. (hemen o vakit canları alınırdı) Ve muhakkak ki onlar, ahiretten (ahiretten ve ahirette yargılanmaktan) mutlaka şek ve şüphe içinde olanlardır.

41/FUSSİLET-46: Men amile sâlihan fe li nefsihî ve men esâe fe aleyhâ, ve mâ rabbuke bi zallâmin lil abîd(abîdi).
Kim salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, kendisi içindir. Ve kim kötülük yaparsa, o da onun aleyhinedir. Ve senin Rabbin (ahirette hesap gününde) kullarına asla zulmedici değildir.

41/FUSSİLET-47: İleyhi yureddu ilmus sâah(sâati), ve mâ tahrucu min semerâtinmin ekmâmihâ ve mâ tahmilu min unsâ ve lâ tedau illâ bi ilmih(ilmihî), ve yevme yunâdîhim eyne şurekâî kâlû âzennâke mâ minnâ min şehîd(şehîdin).
O saatin (kıyâmetin) ilmi O’na döndürülür (Yalnızca Allah bilir). O’nun ilmi olmadan, hiçbir meyve, tomurcuğundan çıkmaz. Hiçbir kadın, hamile kalmaz ve doğum yapamaz. Onlara “Benim ortaklarım nerede?” diye seslenileceği gün (Müşrikler) “Sana arzettik, çünkü artık bizden buna (Allah’tan başka ilahlar olduğuna) şahitlik edecek kimse yoktur.” derler.

41/FUSSİLET-48: Ve dalle anhum mâ kânû yed’ûne min kablu ve zannû mâ lehum min mahîs(mahîsın).
Ve daha önce yeryüzünde tapmış oldukları şeyler, (sahte ilahlar) ahirette gerçeklerle birlikte bir hakikat üzerinde onlardan uzaklaşıp gider. Ve onlar orada kaçacak hiç bir yer olmadığını anlarlar.

41/FUSSİLET-49: Lâ yes’emul insânu min duâil hayri ve in messehuş şerru fe yeûsun kanût(kanûtun).
İnsan, hayır duasını (istemekten) usanmaz. Eğer ona bir şerr dokunursa, işte o zaman hemen yeise kapılır ve ümitsiz olur.

41/FUSSİLET-50: Ve le in ezaknâhu rahmeten minnâ min ba’di darrâe messethu le yekûlenne hâzâ lî ve mâ ezunnus sâate kâimeten ve le in ruci’tu ilâ rabbî inne lî indehu lel husnâ, fe le nunebbiennellezîne keferû bimâ amilû ve le nuzîkannehum min azâbin galîz(galîzin).
Ve eğer ona bir zarar dokunduktan sonra Bizden bir rahmet tattırırsak, (ona Allah yardım etmiş olduğu halde) mutlaka “Bu benimdir (hakkımdır) der. Ve zan ile “ben, o saatin kaim olacağını” (kıyâmet saatinin geleceğini) düşünmüyorum der. Ve eğer gerçekten Rabbime (ahirete) geri döndürülsem bile, (ahirete ve ahirette yargılanacağına iman etmeyen bir müşrik olduğu halde ona önceden tattırmış olduğumuz Rahmete güvenerek) muhakkak ki O’nun (Allah’ın) yanında mutlaka bana da güzellikler vardır.” der. (Kendilerini böyle kandırırlar) O zaman ahirette kâfirlere, yaptıkları şeyleri elbette Biz haber vereceğiz. Ve mutlaka dehşetli azaptan onlara tattıracağız.

41/FUSSİLET-51: Ve izâ en’amnâ alel insâni a’rada ve neâ bi cânibih(cânibihî), ve izâ messehuş şerru fe zû duâin arîd(arîdın).
Ve işte böyle insana ni’met verdiğimiz zaman hep (İslam’dan böyle) yüz çevirerek yan çizdi (ve şükürden uzaklaştı). Ve ona bir şerr dokunduğu zaman ise artık o zaman usanmadan çokça dua etmeye devam ederler.

41/FUSSİLET-52: Kul e reeytum in kâne min indillâhi summe kefertum bihî men edallu mimmen huve fî şikâkın baîd(baîdin).
De ki: “Gördünüz mü? Eğer O (Kur’ân), Allah’ın indinden ise sonra da siz O’nu inkâr ettiyseniz, Allah’tan uzak bir ayrılığın içinde olandan daha çok dalâlette olan kim vardır?”

41/FUSSİLET-53: Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakk(hakku), e ve lem yekfi bi rabbike ennehu alâ kulli şey’in şehîd(şehîdun).
Âyetlerimizi afakta,(insanoğlunun heva inançlarının getirdiği sanılardan arındırılmış mutlak gerçeklerle/hakk katından olan hakk-i’kat ile) ve enfüste (kalp gözü olan vicdanda) onlara göstereceğiz  ki; O’nun hak (mutlak gerçek) olduğu onlara açıkça tebeyyün etsin diye (açıkça beyan edilmiş  olsun diye) Rabbinin herşeye şahit olması kâfi değil mi?

41/FUSSİLET-54: E lâ innehum fî miryetin min likâi rabbihim, e lâ innehu bi kulli şey’in muhît(muhîtun).
Onlar gerçekten Rab’lerine mülâki olmaktan (Allah’ın nimetlerine ve fazlına aracısız kavuşabilmekten) şüphe içindeler, öyle değil mi? O (herşeyi ve herkesi yaratan) Allah ki; (aracılar dahil) herşeyi ihata etmiştir (ilahi yaratıcı ilmiyle tüm varlıkları kuşatmıştır), öyle değil mi?