FECR SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

89/FECR-1: Vel fecr(fecri).
Fecr vaktine andolsun.

Fecr Arapçada; Bir şeyin diğer bir şeyden ayrılması ayrışması manasına gelir. Fecr vakti gecenin gündüz ile ayrıldığı tan yerinin ağarması zamanlarıdır. Fecr suresi iniş sırasına göre Kuran’ın 10. sırasındadır. Daha önce 3. sırada indirilmiş olan Müzemmil suresinde; Allah’ın Resul’ü Hz Muhammed (S.AV) nebiye, vahiylerin “gece vakti” geleceği ve ayetlerin ona Cebrail (A.S) tarafından tedrisatla kalb-i idrakına tesbit edileceği, yani öğretileceği Müzemmil suresi 1~7 ayetleri arasında açıklanmıştı. Ve Müzemmil suresi 20. son ayetinde ise, Aziz Allah, Hz Muhammed (S.A.V) nebinin risaleti görevinde, kendisine “sadece gecelerive fecr vaktine kadar olan zamanda,” indirilmekte olan Allah’ın buyruklarını, onun da etrafındakilere, “geceleri fecr vaktine kadar olan zamanlarda” okuduğu, aktardığı ve bu şekilde aktarmaya da devam etmesi gerektiği “ona tabi olanların da bilmesi açısından”, {bkz; Müzemmil suresi 20.} özellikle altı çizilerek bu ölçünün Allah’ın bir buyruğu olduğu vurgulanmıştır.
Fecr suresi açılış âyetlerinde; Fecr suresine kadar 9 ayrı tek gecede vahiy edilmiş olan ilk 9 sure ve 10. gecede vahiy edilmekte olan, 10. sıradaki Fecr suresi üzerine yeminler edilerek, Allah’ın rahmeti Kuran-ı Kerim, indirilmeye devam etmektedir.
Muzemmil suresi iniş sırasına göre Kuran’ın 3. sırasındadır. Müzemmil suresi açılış ayetlerinden de idrak edildiği üzere; Aziz ve Hakim Allah; Hz Muhammed (S.A.V) nebiye yakında görev olarak ağır bir sorumluluk yükleyeceğini belirtmekle birlikte, bu sorumluluk üzerinde (risalet görevinde/Kuran tebliğinde) neler yapması gerektiğini “ölçüsü ve vakitleriyle beraber” bildirmektedir. Önemle belirtmeliyiz ki; Furkan suresi 32, 33 ayetlerinde vurgulandığı üzere; Kuran insanların hükümleri layıkıyla idrak edip benimseyebilmesi için, 23 yılda fasılalarla ve olaylar üzerinde tatbik edilerek indirilmiştir. Bu yüzden Maide Suresi 101,102. ayetlerinde; İleride açıklanacak ayetlerin sırası gelmeden onlar hakkında şimdiden sorular sormayın çünkü idrak edemeyeceğiniz bir şeyi benimseyemezsiniz. Ve benimseyemeyeceğiniz için kafir olursunuz uyarısı yapılmaktadır. Bu hakikatla; Layık-ı idrak için hüküm ve hikmet sahibi Alim ve Hakim Allah’ın buyurduğu ölçüde; (ilk başlayanlar için) Kuranı İniş sırasına göre okumak ve okutmak farzımızdır”. Her söz ve fiilde nasıl ki doruk bir itina içinde; Aziz Allah’a takva ile itaat etmek gerekiyorsa; Kuran okurken de {Bkz; Şura suresi 17} Kuran’ı ölçüsüyle ve {Bkz; Bakara suresi 97} hidayetimiz için Hz Muhammed (S.A.V)’in kalbine indirdiğini açıklayan Hadi Allah’ın öğüdüne uyarak, Tevhid içinde kalıp onun bildirdiği ölçüler ve öğütler ile Kuran okumak ve okutmak farzımızdır. Zira kâlp gönül ve idrak gibi Vehbi kabiliyetler, o yetenekleri yalnızca itaatkar muhsin kullarına bağışlayan “Vehhab Allah’ın” elindedir ve “Vehb-i idrak” sadece takvada kalanlara sunulan bir ganimettir. (Not; Kuran’ı daha önce hatim etmiş kardeşlerimizin Vehhab Allah’ın hükmüne itaatkar kalmak adına Zikr’i bir kez daha iniş sırasına göre hatim etmesini tavsiye ederiz.
25/FURKÂN-32: Ve kâfirler: “Kur’ân ona, (Muhammed’e (S.A.V) bir defada bütün (toplu) olarak indirilmeli değil miydi?” dediler. İşte bu, Kur’ân’ı senin ve ümmetinin idrakine tesbit etmemiz (sabitlememiz) içindir. Ve O’nu, bu sebeple kısım kısım tertipleyerek beyan ettik.
5/FURKÂN-33: Ve böylece sana hak ile ve en güzel tefsir ile ulaştırdığımızdan böylelikle kısım kısım merhale ile idraka tespit ettiğimiz her şeyi layıkıyla anladıkları için ümmetinden olanlar açıklanan bir meseleyi sana tekrar getirmediler.
MÂİDE-101 Ey âmenû olanlar! Açıklandığında henüz benimseyemeyeceğiniz şeylerden sormayın. Eğer, Kur’ân (ayetleri) indirilirken o zaman ondan sorarsanız, size açıklanır. Allah, onlardan (bu kuralı bilmeden önce sorduğunuz şeylerden) dolayı sizi affetti. Allah Gafur’dur, Halîm’dir.
5/MÂİDE-102: Sizden önce (yaşamış) bir kavim (bu uyarıya rağmen) onu sormuştu. Sonra (indirilen hükmünü idrak edip benimseyemedikleri için) kâfir oldular.
42/ŞÛRÂ-17 Alim Allah, (İlahi ilmi ve hikmetiyle) Kitab’ı ve mizanı (ölçüsünü) hak ile sınanmanız gayesinde indirdi. Belki de o kıyamet saati çok yakındır ve sen de onu hala idrak etmemiş olursun.
2/BAKARA-97 Kim (Kuran’ı nebiye Vahiy eden) Cebrail’e düşman oldu ise (ona) de ki: “Halbuki muhakkak ki o (Cebrail a.s), onların ellerindeki (Bkz; Müzemmil suresi 11 Allah’ın önceki dönemlerde ehli kitap müşriklere de indirdiği tahrif edilmemiş kitabını/Zikr’i de) tasdik eden O Kur’ân’ı, Allah’ın izniyle, mü’minlere bir hidayet rehberi ve müjde olsun diye senin “kalbine indirdi

89/FECR-2: Ve leyâlin aşr(aşrın).
Ve on geceye.


89/FECR-3: Veş şef’ı vel vetr(vetri).
Ve çift olana ve tek olana.

89/FECR-4: Vel leyli izâ yesr(yesri).
Ve geçip giden gecelere (andolsun).

89/FECR-5: Hel fî zâlike kasemun lizî hicr(hicrin).
Bunlarda akıl sahipleri için bir kasem yok mu?

89/FECR-6: E lem tere keyfe feale rabbuke bi âd(âdin).
Rabbinin (Müşrik olan) Ad kavmini nasıl yaptığını görmedin mi?

89/FECR-7: İreme zâtil ımâd(ımâdi).
Sütunlara sahip İrem Şehri’ne.

89/FECR-8: Elletî lem yuhlak misluhâ fîl bilâd(bilâdi).
O (İrem Şehri öyle ihtişamlıydı) ki, beldeler içinde onun bir eşi yaratılmadı.

89/FECR-9: Ve semûdelleziyne câbûssahre bil vâd(vâdi).
Ve vadilerde kayaları oyan (o müşrik) Semud’a (kavmine).

89/FECR-10: Ve fir avne zîl evtâd(evtâdi).
Ve kazıklar sahibi firavuna (neler yaptı).

89/FECR-11: Ellezîne tagav fîl bilâd(bilâdi).
Onlar (İslam’a yüz çeviren o fasıklar) ki yaşadıkları beldelerde hep azgınlık (Allah’a itaatsizlikler) yaptılar.

89/FECR-12: Fe ekserû fîhel fesâd(fesâde).
Böylece orada fesadı çoğalttılar.

89/FECR-13: Fe sabbe aleyhim rabbuke sevta azâb(azâbin).
Bundan dolayı dır ki; Rabbin onları azap kamçısı ile kamçıladı.

89/FECR-14: İnne rabbeke le bil mirsâd(mirsâdi).
Muhakkak ki (insanları sınamak amacıyla yeryüzünde mühlet veren) senin Rabbin elbette onları gözleyendir.

89/FECR-15: Fe emmel insânu izâ mebtelâhu rabbuhu fe ekremehu ve na’amehu fe yekûlu rabbî ekremen(ekremeni).
Fakat insan, ne zaman Rabbi onu imtihan etmek için, (yeryüzü fırsat yaşantısını) ona ikram edip de orada onu nimetlendirdiği zaman: “Rabbim bana bunu ikram etti.” der. (Sevinir)

Bkz: Hicr suresi 26~50 ve Bakara suresi 30~40 Hz Adem, kovulduğu cennete tekrar kabul edilmesi için, bir daha asla Allah’a sadakatsızlık yapmayacağına dair Aziz Allah’a yemin ederek bir fırsat ister ve bu tevbeli yemin üzerine; “Allah’a aracısız sadakat” dairesinde sınanmak koşuluyla ve belirlediği bir ömür süresince” bu isteği Rahman Allah tarafından kabul görür. Bu nimet-i ikram sınav fırsat yaşantısında; Rahman Allah’a, türlü çeşitli belalar ve kısıtlamalar üzerinde bile şükredip sadakat gösteren böylece önceden ahirette verdiği yemine sadık kalan itaatkar kullara “yemin sahipleri” denir.

89/FECR-16: Ve emmâ izâ mebtelâhu fe kadere aleyhi rızkahu fe yekûlu rabbî ehânen(ehâneni).
Ve fakat, bu imtihanda, Rabbi onun rızkını ölçülü verdiğinde (kıstığında) ise, (ahiret hayatını unuttuğu veya müşrikler gibi ahirete inanmadığı için) o zaman: “Rabbim bana ihanet etti.” der.

Mutrafiler; Tüm çok tanrılı inançlarda ve çok tanrılı inançlardan devşirilmiş Arap veya Hristiyanlık veya Musevilik gibi aracı vekaleti ile Allah’tan başka hükümler koymaya, af ve mağfiret etmeye, kendilerini yetkilendiren şirk inançlarının tümünde, (günümüzde mevcut olan İncil ve Tevratta da) “ahiret hayatı inancı” yoktur. Dolayısıyla ahiret inancı taşımayan tüm inançlarda “bir insan dünyada ne kadar çok mal mülk evlat sahibi ise, Tanrı’nın da onları o nisbette sevdiğine ve mal mülk ile ödüllendirdiğine iman ederlerdi/hala ediyorlar. Oysa İslamda dünya yaşantısı ve dünya nimetleri tanrı sevgisine mukayese edilecek bir yer değildir. Bilakis maddenin aldatıcı bir meta sayıldığı kısa süre kalınan sadece bir sınav süreci hayatıdır. Müşrikler arasında; Mal mülk ve evlat çokluğu ilahlarının bir mükafatı olarak kabul gördüğü için; Müşrik halk da malı ve evladı çok olan kişileri tanrının sevgili kulu olarak görüp o kişilere o ülkenin/şehrin mutrafileri olarak olağanüstü itibar ederlerdi. {Bkz; Sebe suresi 34~39} ayetlerinde açıklandığı üzere; Bu yüzden tüm Müşrik inançlarda varlık sahibi mutrafilerolarak anılan zengin kişiler daima sözü dinlenip itibar ve itaat edilmesi gereken {bkz; Kalem suresi 14} “tanrının sevgili kul saydığı” “üstün sınıf” olarak kabul görüyordu. Tekasür suresi 1~3 ayetlerinde de vurgulandığı gibi, müşrikler bu çarpık inançla mezarlardaki ölülerini bile sayıp tanrı sevgisine nisbet ederek halk arasında kibirleniyorlardı. Hadid suresi 20~24. Ayetlerinde çokluk yarışıyla kibirlenen müşriklerin bu kibirlenmeleri Allah’ın sevgisine nisbet edilecek bir şey değildir bilakis yeryüzü sınavında bir fitne metasıdır. Bu durum müminleri asla yanıltmasın buyurulmaktadır.  Kehf suresi 32~46 ayetleri arasında iki adam üzerinden örnekler verilerek, tanrı sevgisinin madde/meta ile asla mukayese edilmemesi gerektiği ve mal mülk evlat çokluğunu imtiyazlı bir üstünlük olarak görüp kibirlenen kişilerin akibeti, çarpıcı bir kıssa üzerinde açıklanmıştır.. Ve {bkz Kasas suresi  78~82} ayetleri arasında; Yeryüzünün gelmiş geçmiş en zengin insanlarından sayılan; Karun, kendisine verilen servetin, kendi tanrıları tarafından çok sevildiği için bir ödül olarak verildiğini iddia ediyordu. Ve Aziz Allah Karun kıssasından ve Karun’un akibetinden müminlerin bir ders çıkarması gerektiğini Kasas suresi 78~82 âyetleriyle buyurmaktadır. Karun gibi, kendi ilahlarının sevgisine nisbet ederek mallarının çokluğu ile övünüp Allah’ın İnfak emrine riayet etmeyen ve Kalem suresi 17~33. ayetleri arasında kıssa edilen iki müşrik adamın akibeti de, Karun’un acı ve hazin akibetinin bir benzeridir. Nuh suresi 21. ve Hud suresi 27. Ve Şuara suresi 111. ayetlerinde de vurgulandığı gibi; Mal ve evlat çokluğunu ilahlarının kendilerine bir armağanı olarak görüp Hz Nuh (as) ve İslam’a karşı kibirlenen ve halkı ruhbanlar yardımıyla düzmece ilahların/tanrıların otoritesi üzerinden sömüren “kavmin mutrafilerinin/elit müşriklerin” ve onlara tabi olanların akibetinin de, “helak edilen diğer müşrik kavimlerde olduğu gibi” hüsranla biteceğinin altı çizilmektedir. Kasas suresi 38.. ayetinde de vurgulandığı üzere Erken Mısır döneminde Firavunlar kendilerini güneş tanrısının yeryüzündeki sureti olarak gösterirlerdi. Geç Mısır döneminde ise firavunlar kendilerini güneş Tanrı’sının oğulları olarak niteleyip {bkz ; Yunus suresi 88} ülkenin” ileri gelenleri/elit hakim zümre ile birlikte” nemalandıkları bir fitne ile halkı kullanıp sömürmüşlerdir. Yunus suresi 78 ayetinde vurgulandığı üzere Malı ve mülkü tanrı sevgisine nisbet eden Firavun; Zuhruf suresi 53,54 ayetlerinde de aynı mantıkla; Hz Musa Resul olsaydı onun da tanrısı ona, “benim ellerimdeki gibi bilezikler ve mülk olarak böyle geniş topraklar verirdi” diyerek sömürdüğü halkının önünde Hz Musa’yı küçük düşürmeye çalışmıştır. ve Kuran indiği dönemde; Atalarından devraldıkları göktanrı şirk sömürü düzenini sürdüren ve: { Bkz : Zuhruf suresi 23 Sebe suresi 34,35 } Geçmişte yaşamış tüm müşrik kavimlerde olduğu gibi, göktanrı inançlarının “malı evladı çok olan zenginlere verdiği imtiyazı, bir sömürü fitnesi olarak kullanmayı sürdüren “Mekkeli elit hakim zümre {Bkz; Zuhruf suresi 31) karyenin mutrafileri de” sömürü düzenlerini devam ettirebilmek adına {bkz; Zuhruf suresi 57,58} ayetlerinde vurgulandığı üzere Hz Muhammed (S.A.V) nebiyi aynı Firavun’un yaptığı gibi “mal mülk” üzerinden küçümseyerek İslam’a muhalefet ediyorlardı. Bu nedenle müşrik inanç sömürü düzeninin tarih boyu her dönem elebaşılığını yapmış olan, “ülkenin/şehrin mutrafileri” yani o ülkeyi Allah’ın otoritesi üzerinden vergiler koyarak sömüren elit hakim zümrenin “öncelikli” uyarıldığı {bkz: İsra suresi 16} ayetiyle vurgulanmaktadır. Vakıa suresi 45. ayetinde de mutrafilerin ve mutrafilere tabi olanların cehennemde azabında tutulacağı açıklanmaktadır. {ayrıca bkz Saffat suresi 31,32,33}

89/FECR-17: Kellâ bel lâ tukrimûnel yetîm(yetîme).
Hayır, bilâkis siz yetime ikram etmiyorsunuz.

89/FECR-18: Ve lâ tehâddûne alâ taâmil miskîn(miskîni).
Ve yoksulları doyurma konusunda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.

89/FECR-19: Ve te’kulûnet turâse eklen lemmâ(lemmen).
Ve size bırakılan (yeryüzü) mirasını hırslı bir yeyişle yiyorsunuz.

89/FECR-20: Ve tuhıbbûnel mâle hubben cemmâ(cemmen).
Ve (ahiret inancınız olmadığı için) malı aşırı bir sevgiyle seviyorsunuz.

89/FECR-21: Kellâ izâ dukketil ardu dekken dekkâ(dekken).
Hayır, arz, paramparça parçalanıp dağıldığı zaman.

89/FECR-22: Ve câe rabbuke vel meleku saffen saffâ(saffen).
Ve Rabbin geldiği ve melekler saf saf olduğu zaman.

89/FECR-23: Ve cîe yevmeizin bi cehenneme yevmeizin yetezekkerul insânu ve ennâ lehuz zikrâ.
Ve o gün (izin günü yeryüzündeyken inanmadıkları) cehennem artık onların önlerine getirilmiş olacak. İşte, İnsan ancak o gün (izin günü) tezekkür eder (Allah’ın indirdiği/bildirdiği mutlak olan hakikatla düşünür) ve bu zikrin (o zaman şimdi indirilen/hakikatın/Kuran ile yapılan uyarıların ) ona orada nasıl faydası olur ki?

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için, İlahi ilmi ve hikmetiyle kulları yararına hükümler koyan Alim ve Hakim Allah, her dönem içinde, Resul’leri vasıtasıyla sınav hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Her dönem {bkz; Beyyine suresi 3} gönderdiği hükümler aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi zikr’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Resul’lere gönderilen kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikr’dir. Zikr tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr’in { bkz: Rad suresi 38} dönemsel niteleyici adlarıdır. Diğer kitaplar aracılar tarafından tarihsel süreçlerde tahrif edildiği için bu nedenle Aziz Allah  SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani  “içinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran tek ve yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır. Ve ayrıca Âl-i İmran suresi 58. ayetinde Kuran için “geçmişe de hakim olan Zikr kitabı” olduğu vurgulanmıştır.  Tezekkür; Allah’ın eksiksiz kitabı olan Zikr/Kuran ayetleri ile bildirdiği hususlara ve uyarılara iman edip Zikr ayetlerindeki bilgiler ile bir konuyu zihninde muhakeme edip karar vermek demektir. Örneğin “sadaka verin” diyen bir ayetini okurken sadakaların “yoksunlara verilmesini açıklayan” bir diğer ayetiyle zihninde birleştirip her ayetini Allah’ın açıklama getirdiği bir diğer Kuran ayetiyle zihninde örtüştürerek kavramakla ; Aziz Allah’ın kullarından isteklerini, menfaat uğruna değiştiren aracılara ihtiyaç duymadan, Zikr hükümleriyle yani Te-Zikr/Tezekkür yöntemiyle Allah’a yönelmek demektir. {bkz;Sad 29,İbrahim 52, Zumer 18 Mümin 54}  parantez içinde verdiğimiz konumuzu açıklayan te-Zikr örnekleri gibi.

89/FECR-24: Yekûlu yâ leytenî kaddemtu li hayâtî.
“Keşke ben hayatım için (Kuran/Zikr ile bildirilen salih ameller) takdim etseydim.” der.

89/FECR-25: Fe yevmeizin lâ yuazzibu azâbehû ehad(ehadun).
Artık o izin günü, (hesap günü) kimse O’nun (Allah’ın) azabı gibi azaplandıramaz.

89/FECR-26: Ve lâ yûsiku ve sâkahû ehad(ehadun).
Ve kimse O’nun bağladığı gibi bağlayamaz.

89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).
Ey mutmain olan nefs! (Allah’tan ve öğütlerinden/hükümlerinden razı ve tatmin olmuş kişi)

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine razı olarak dön (hoşnutluğun ömür boyu onun emirlerine itaatla ve kararlılıkla sürsün) ve böylece Allah’ın rızasını kazanmış olarak! (O’na dön)

89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.
İşte O zaman, (itaat amellerinle tasdik edilmiş kullardan olarak) sende muttaki kullarının arasında ol.

89/FECR-30: Vedhulî cennetî.
Ve O’nun cennetine katıl.