A’RÂF SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

7/A’RÂF-1: Elif, lâm, mim, sâd
Elif, Lâm, Mim, Sâd.

7/A’RÂF-2: Kitâbun unzile ileyke fe lâ yekun fî sadrike haracun minhu litunzire bihî ve zikrâ lil mu’minîn(mu’minîne).
Sana indirilen Kitap, mü’minler için bir * Zikir’dir. Ve O kitapla  onları uyarman içindir. Artık bundan dolayı, göğsünde bir darlık (sıkıntı) olmasın.

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için; Hüküm ve Hikmet sahibi Hakim Allah, her dönem Resul’leri vasıtasıyla sınanma hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Her dönem {bkz; Beyyine suresi 3} gönderdiği hükümler aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi Zikir’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Resul’lere gönderilen tüm kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikr’dir. Zikr tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr’in {bkz; Râd suresi 38} dönemsel adlarıdır. Geçmişte tarih boyu {bkz; Bakara suresi 100,101} gönderilen tüm kitaplar muktesim müşrikler tarafından tahrif edildiği için bu nedenle Aziz Allah  SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani “içinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır . Muktesim, bölen, parçalayan, taksim eden demektir. Muktesimler, şirk sömürü düzeni inançlarını halka empoze etmek için; Hz Musa’ya verilmiş mucizeler gibi önceki Zikr kitaplarında da mevcut olan benzeş/müteşabih ayetlerin bir kısmını almakla hak dine benzer gösterip, akabinde İslamın muhkem hükmü sayılan “sadakaların yoksunlara verilmesi”  gibi olmazsa olmaz hükümleri, “sadakaların ruhbanlığa, aracılara ve kırallığa aktarılması” gibi batıl şirk/sömürü hükümlerine dönüştürerek, tahrif ettikleri kitapla insanları Allah’ın otoritesi üzerinden aldatıp sömüren müşrik din adamlarıdır. Nitekim Ali İmran Suresi 50. ayetinde aynı fitnenin muktesim müşrikler tarafından Hz İsa döneminde de yapıldığı belirtilmekte ve Hz İsa’nın batıl ayetleri nesh etmek istediği halde büyük bir dirençle karşılaştığı açıklanmaktadır. Kuran’da muktesimler, Hicr suresinde detaylı açıklanmıştır ve 90. ayetinde çoğul haliyle muktesimler olarak kullanılmıştır. Bu nedenle Aziz Allah İslam Zikr hükümlerinin, değişmez korunmuş “ana kitap” olarak da anılan Levh-i Mahfuz’da {Büruc 21,21} saklı olduğunu ve geçmişte kitabı Tahrif edip yerine Tevrat’a kısım kısım yerleştirdikleri şirk ve sömürü sistemini ihtiva eden bölümleri/kısımları/ayetleri, Kuran ayetleriyle kaldırıp nesh ettiğini  Bakara 106. ayetiyle bildirmiştir. Araf suresinin hemen başında, “indirilen ayetlerin” “Zikr” olduğu tekrar vurgulanarak kitap muhtelif konularda tilavet edilmeye devam edilmektedir. . Zikri Tilavet etmek; Geçmişte müşriklerin tali olarak bozup tahrif etmiş oldukları Zikr hükümlerini hem yaptıkları tahrifatı göstererek hem de hükmün aslını işaret ederek tali düzeltmeler yapmakla layıkı hakikat içinde kitabı okumak demektir. Kuran’da Zikr farklı konular içeriğinde Tilavet edilir. Örneğin saffat suresinde ahirete iman hususunda kitap tilavet edilirken. Nisa suresinde ise Kadınlar yetimler engelliler köleler cariyeler vb gibi konularda sosyal yaşantı üzerine tilavet edilir. Örneğin;/ Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: “Allah, kadınların haklarını daha önceki indirdiği kitaplarda farz kılmış olduğu halde, onlara vermediğiniz hakları ve zulüm ile zorla nikâhlamak istediğiniz aciz yetim kız çocukları hakkında ve yetimlere adaletle davranmanız hususunda şimdi size Kitab’ında tilavet edilmekte olan âyetleriyle fetva veriyor. Ve hayır olarak ne yaparsanız, o taktirde muhakkak ki Allah, onu en iyi bilendir. Nisa suresi 127)
Araf suresi devam eden ayetlerinde de kitap/Zikr, Allah’ın indirdiği asıl orjinal haliyle geçmişte yaşamış çeşitli toplumlar üzerinden çeşitli örnekler verilerek tilavet edilecek.

7/A’RÂF-3: Ittebiû mâ unzile ileykum min rabbikum ve lâ tettebiû min dûnihî evliyâ(evliyâe), kalîlen mâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Rabbinizden size indirilene (Zikre/Kuran’a) tâbî olun. Ve ondan başka dostlar edinmeyin. Ne kadar az *tezekkür ediyorsunuz.

Tezekkür; Allah’ın eksiksiz kitabı olan Zikr/Kuran ayetleri ile bildirdiği hususlara iman edip Zikr ayetlerindeki bilgiler ile bir konuyu zihninde muhakeme edip karar vermek demektir. Örneğin “sadaka verin” diyen bir ayetini okurken sadakaların “yoksunlara verilmesini açıklayan” bir diğer ayetiyle zihninde birleştirip her ayetini Allah’ın açıklama getirdiği bir diğer Kuran ayetiyle zihninde örtüştürerek kavramakla ; Aziz Allah’ın kullarından isteklerini, menfaat uğruna değiştiren aracılara ihtiyaç duymadan, Zikr hükümleriyle yani Te-Zikr/Tezekkür yöntemiyle Allah’a aracısız yönelmek demektir. {bkz;Sad 29,İbrahim 52, Zumer 18 Mümin 54}  parantez içinde verdiğimiz konumuzu açıklayan te-Zikr örnekleri gibi. Ulul’elbab; Zikr ile tezekkür etmekle aracıların yalan yanlış eksik bilgilerine ihtiyaç hissetmeden, Allah’a aracısız yönelen kullarına ise Ulul’elbab denir. Ulul’elbab; “her dönem” {bkz; Zumer suresi 18 Rad suresi 10} tebliğ edileni saklamadan muktesim müşrikler gibi { bkz; hicr suresi 90} değiştirmeden dini açıklayıp yaşayıp yaşatanlar demektir. Ayrıca; Ulul’elbab kişilerin detaylı özellikleri için bkz; Rad suresi 19~25

7/A’RÂF-4: Ve kem min karyetin ehleknâhâ fe câehâ be’sunâ beyâten ev hum kâilûn(kâilûne).
(Geçmişte sizin toplumunuz gibi müşrik olmuş kafirlerin) Ülkeleriden nicesini helâk ettik. Artık azabımız onlara geceleyin veya onlar öğle uykusu uyurken geldi.

7/A’RÂF-5: Fe mâ kâne da’vâhum iz câehum be’sunâ illâ en kâlû innâ kunnâ zâlimîn(zâlimîne).
Azabımız onlara geldiği zaman, onların duaları (yalvarmaları iş işten geçince): “Muhakkak ki; biz zalimler olduk.” demekten başka bir şey olmadı.

7/A’RÂF-6: Fe le nes’elennellezîne ursile ileyhim ve le nes’elennel murselîn(murselîne).
O zaman (hesap gününde) kendilerine resûller gönderilen kimselere ve gönderilen resûllere muhakkak soracağız.

7/A’RÂF-7: Fe le nekussanne aleyhim bi ilmin ve mâ kunnâ gâibîn(gâibîne).
O halde orada onlara, (yeryüzünde yaşamış oldukları her şeyi) mutlaka bir ilim ile anlatacağız. Biz gaibler( biz ahirettekiler/İnsanların her yaptığını kayıt eden Allah’ın görevli melekleri), yeryüzünde yaptıklarından habersiz değildik. Diyeceğiz.

7/A’RÂF-8: Vel veznu yevme izinil hakk(hakku), fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
İzin günü (din günü/hesap günü) tartı (ölçü) haktır ki; Kimin (hesap günü sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar, onlar felâha erenlerdir.

7/A’RÂF-9: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum bimâ kânû biâyâtinâ yazlimûn(yazlimûne).
Ve kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize zulmettiklerinden dolayı böylece nefslerini (kendi kendilerine  ahirette) hüsrana düşürmüş olanlardır.

7/A’RÂF-10: Ve lekad mekkennâkum fîl ardı ve cealnâ lekum fîhâ maâyiş’(maâyişe), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Andolsun ki, sizi (sınanmak gayesinde) yeryüzüne yerleştirdik ve orada size geçim kaynakları kıldık. Oysa Siz Ne kadar az şükrediyorsunuz?

7/A’RÂF-11: Ve lekad halaknâkum summe savvernâkum summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), lem yekun mines sâcidîn(sâcidîne).
Ve andolsun ki; sizi (ahirette) Biz yarattık. Sonra size suret (insan şekli/yapısı) verdik. Sonra meleklere: “Âdem (A.S)’a secde edin.” dedik. İblis hariç, secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.

7/A’RÂF-12: Kâle mâ meneake ellâ tescude iz emertuk(emertuke), kâle ene hayrun minh(minhu), halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).
(Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “Sana (secde etmeyi) emrettiğim zaman, seni secde etmekten men eden nedir?” İblis: “Ben ondan hayırlıyım, çünkü beni ateşten ve onu (Bkz: Hicr suresi 33 eskimeyen yıpranmayan “hamein mesnun salsalin” topraktan) yarattın.” dedi.

7/A’RÂF-13: Kâle fehbit minhâ fe mâ yekûnu leke en tetekebbere fîhâ fahruc inneke mines sâgirîn(sâgirîne).
(Allahû Tealâ): “Öyleyse oradan in! Artık orada artık senin kibirlenmen olmaz. Hemen oradan (cennetten) çık. Muhakkak ki, sen alçaklardansın.” buyurdu.

7/A’RÂF-14: Kâle enzırnî ilâ yevmi yub’asûn(yub’asûne).
(İblis): “Beas gününe (yeniden ahirette diriltileceğimiz güne/kıyâmet gününe) kadar bana izin (mühlet) ver.” dedi.

7/A’RÂF-15: Kâle inneke minel munzarîn(munzarîne).
(Allahû Tealâ): “Muhakkak ki sen izin (mühlet) verilenlerdensin.” buyurdu.

7/A’RÂF-16: Kâle fe bimâ agveytenî le ak’udenne lehum sırâtekel mustekîm(mustekîme).
(İblis): “Bundan sonra, beni azdırman sebebiyle, (hidayetlerine mani olmak için) mutlaka Senin Sıratı Mustakîmin’e (Kuran’a) (çeşitli fitnelerle) karşı duracağım. dedi.

7/A’RÂF-17: Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn(şâkirîne).
Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve böylece Sen onların çoğunu sana şükredenlerden bulmayacaksın.

7/A’RÂF-18: Kâlehruc minhâ mez’ûmen medhûrâ(medhûren), le men tebiake minhum leemleenne cehenneme minkum ecmaîn(ecmaîne).
(Allahû Tealâ): “Kınanmış ve kovulmuş olarak oradan (cennetten) çık!” dedi. “Elbette onlardan kim sana tâbî olursa, mutlaka tabi olanlarla birlikte sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.”

7/A’RÂF-19: Ve yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete fe kulâ min haysu şi’tumâ ve lâ takrebâ hâzihiş şecerete fe tekûnâ minez zâlimîn(zâlimîne).
Ve oysa Biz; ey Âdem! Sen ve zevcen cennette yerleşin sonra da, dilediğiniz yerden yeyin. Ve fakat bu ağaca yaklaşmayın. O zaman (yaklaşırsanız ikiniz de) zalimlerden olursunuz. demiştik.

7/A’RÂF-20: Fe vesvese lehumuş şeytânu li yubdiye lehumâ mâ vuriye anhumâ min sev’âtihimâ ve kâle mâ nehâkumâ rabbukumâ an hâzihiş şecereti illâ en tekûnâ melekeyni ev tekûnâ minel hâlidîn(hâlidîne).
Şeytan, onların görünmesi ayıp olan ve kendilerinden örtülmüş yerlerinin açığa çıkarılması için onlara vesvese verdi ve sonra da şöyle dedi: “Rabbiniz sadece iki melek olursunuz veya (burada cennette) ebedî kalanlardan olursunuz, diye bu ağaçtan sizin ikinizi menetti.”

7/A’RÂF-21: Ve kâsemehumâ innî lekumâ le minen nâsıhîn(nâsıhîne).
Ve ikisine de: “Muhakkak ki ben, sizin ikinize nasihat edenlerdenim.” Diye yemin etti.

7/A’RÂF-22: Fedellâhumâ bi gurûr(gurûrin), fe lemmâ zâkâş şecerete bedet lehumâ sev’âtuhumâ ve tafikâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneh(cenneti), ve nâdâhumâ rabbuhumâ e lem enhekumâ an tilkumeş şecereti ve ekul lekumâ inneş şeytâne lekumâ aduvvun mubîn(mubînun).
Böylece o ikisini aldatarak (Allah’a) itaatsızlıklarına öncülük etti. Böylece onlar; Ağaçtan tadınca ayıp yerleri kendilerine o zaman göründü. Ve Rab’leri, ikisine şöyle seslendi: Ben “Sizin ikinizi bu ağaçtan (önceden nasihat ederek) nehyetmedim mi (yasaklamadım mı)? Ve şeytan muhakkak ki ikinizin de düşmandır.” diye size önceden beyan etmedim mi?

7/A’RÂF-23: Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne).
İkisi şöyle dedi: “Rabbimiz, biz (sana inanmayarak itaatsızlık ettik ve böylece) nefslerimize zulmettik, şâyet Sen bize mağfiret ve rahmet etmezsen, biz mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.”

7/A’RÂF-24: Kâlehbitû ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), ve lekum fîl’ardı mustekarrun ve metâun ilâ hîn(hînin).
(Allahû Tealâ): Sizi kandıran Şeytan ile birlikte şimdi yeryüzüne; “Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için artık yeryüzünde bir süreye kadar (sınav mühletince) orada kalma ve (sınav mühletince yeme içme gibi nimetlerimle) geçinme vardır.” buyurdu.

7/A’RÂF-25: Kâle fîhâ tahyevne ve fîhâ temûtûne ve minhâ tuhrecûn(tuhrecûne).
Allahû Tealâ: “Sizler (sınanmak gayesinde) bir müddet artık orada yaşarsınız ve orada ölürsünüz ve sonra oradan tekrar (ahirete) “tahric edileceksiniz.” (ayrı bir bedene çıkarılacaksınız) buyurdu.

7/A’RÂF-26: Yâ benî âdeme kad enzelnâ aleykum libâsen yuvârî sev’âtikum ve rîşâ(rîşâen) ve libâsut takvâ zâlike hayr(hayrun), zâlike min âyâtillâhi leallehum yezzekkerûn(yezzekkerûne).
Ey Âdemoğulları! Sizlere yeryüzünde size ayıp yerlerinizi gizleyip örtecek elbise ve süslenecek şeyler ve (Allah’a aracısız iman, teslim ve tevekkül etmek demek olan) takva elbisesini indirdik. Ki; Bu sizler için en hayırlı olanıdır. İşte bu takvaya icabet ki; Allah’ın hükm-ü âyetlerindendir. (farz olan muhkem ayetlerindendir) Umulur ki böylece onlar tezekkür ederler.

7/A’RÂF-27: Yâ benî âdeme lâ yeftinennekumuş şeytânu kemâ ahrece ebeveykum minel cenneti yenziu anhumâ libâsehumâ li yuriyehumâ sev’âtihimâ innehu yerâkum huve ve kabîluhu min haysu lâ terevnehum innâ cealneş şeyâtîne evliyâe lillezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Ey Âdemoğulları! Şeytan, sizin ebeveyninizi (cennetteki ortak atanızı/Adem ve eşini), onların ayıp yerlerinin görünmesi için elbiselerini soyarak kandırıp, onları cennetten kovdurduğu gibi sakın sizleri de yeryüzünde (Allah’a ve hükümlerine/ Zikre itaatsızlıkla kandırıp) aynı fitneye düşürmesin. Muhakkak ki; o ve onun kabilesi, yeryüzünde sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Muhakkak ki; Biz şeytanları mü’min olmayan o kafirlerin dostları kıldık.

7/A’RÂF-28: Ve izâ faalû fâhişeten kâlû vecednâ aleyhâ âbâenâ vallâhu emerenâ bihâ kul innallâhe lâ ye’muru bil fahşâ(fahşâi), e tekûlûne alâllâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
(İşte bu yüzden şeytanın dostları) Kötü (çirkin) bir şey yaptıkları zaman: “Biz Babalarımızı onun üzerinde bulduk (atalarımızdan beri süregelen çok tanrılı şirk inançlarına tabi olduk) ve onu (batıl şirk inançlarımızı ) bize Allah emretti.” dediler. (Onlara şöyle) de: “Muhakkak ki; Allah, kullarına fahşayı (insanın hayrına olmayan türlü çeşitli kötülükleri ve ahlaksızlıkları) emretmez. Allah’a bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?”

7/A’RÂF-29: Kul emere rabbî bil kıst(kısti) ve ekîmû vucûhekum inde kulli mescidin ved’ûhu muhlisîne lehud dîn(dîne), kemâ bedeekum teûdûn(teûdûne).
De ki: “Rabbim, adaletle davranmanızı ve bütün mescidlerde tüm varlığınızla aracısız ve yalnızca Allah’a yönelmenizi buyurdu. Ve dînde ihlâsla O’na (aracıların sahte ilahlarını reddederek aracısız bir halde sadece Allah’a) dua edin. Çünkü unutmayın ki; Sizi yarattığı o yere (ahirete), tekrar O’nun yargı makamına dönecaksiniz.”

7/A’RÂF-30: Ferîkan hadâ ve ferîkan hakka aleyhimud dalâletu, innehumuttehazûş şeyâtîne evliyâe min dûnillâhi ve yahsebûne ennehum muhtedûn(muhtedûne).
Ve (Geçmişte, Sınamak için yeryüzüne gönderdiklerimizin) Bir kısmı (Zikr’e tabi olup Allah’a takva ile yönelenler ) hidayete erdi ve fakat çoğunluk bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu. Muhakkak ki o dalalette olanlar, Allah’tan başka şeytanları (aracıların sahte ilahlarından medet umarak aracıları) dostlar edindiler. Ve oysa onlar da (Mekkeli müşrikler gibi) kendilerinin hidayette olduklarını zannediyorlardı.

7/A’RÂF-31: Yâ benî âdeme huzû zînetekum inde kulli mescidin ve kulû veşrebû ve lâ tusrifû, innehu lâ yuhıbbul musrifîn(musrifîne).
Ey Âdemoğulları! Bütün mescidlerde temiz pak giyinerek ziynetlerinizi (temiz selamlık dış giysilerinizi) alınız. Yeyiniz ve içiniz. Ve ancak israf etmeyiniz. Muhakkak ki O, müsrifleri sevmez.

7/A’RÂF-32: Kul men harreme zînetallâhilletî ahrece li ibâdihî vet tayyibâti miner rızk(rızkı), kul hiye lillezîne âmenû fîl hayâtid dunyâ hâlisaten yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), kezâlike nufassılul âyâti li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).
De ki: “Kulları için çıkardığı Allah’ın ziynetini ve rızıktan temiz (helâl) olanını kim haram etti. O, dünya hayatında âmenû olanlar (Allah’a ve hükümlerine aracısız iman ve teslim olanlar) için haram değildir. Ve kıyâmet gününde de ( cennette güzel giysiler ve ziynetler) özellikle sadece âmenû olanlara aittir.” Böylece bilen bir kavim için âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.

Hz Musa (A.S)’ın ardından ve tarih boyu gönderilen tüm Resul’lere muhalefetle yahudi müşrikler tarafından {bkz; Bakara suresi 100,101} Tahrifatlarla değiştirilmiş olan Tevrat, içeriğine ‘kasıtla yapılan eklemeler” yüzünden toplam 40 kitap haline getirilmiştir ve içeriğine kasıtla, bir insanın asla ezberinde tutamayacağı onbinlerce haram ve helal yerleştirdikleri için böylece halkı, “her konuda ve her daim” din adamlarının bilgisine ve danışmanlığına mecbur bırakmışlardır. Ve {Bkz; Âl-i İmran suresi 93} Hükmün sahibi Hakim Allah kullarına haram kılmadığı halde; Müşrik İsrailoğullarının, yiyecekler üzerinde kendi hevalarına göre kasıtla çeşitli haramlar koymuş oldukları ve Allah’ın emriyle uydurdukları bu keyfi haramları kaldırmak isterken, yahudi müşriklerin, Hz İsa (A.S)’a da büyük bir muhalefetle direndikleri {Bkz; Ali İmran suresi 50} ayetinde açıklanmaktadır. Araf suresi 32. ayetinde muktesim müşriklerin yiyecekler üzerinde koymuş oldukları keyfi haramlar hatırlatılırken, aynı zamanda kitap “ziynet eşyaları” üzerinde tilavet edilmektedir.

7/A’RÂF-33: Kul innemâ harreme rabbiyel fevâhişe mâ zahere minhâ ve mâ batane vel isme vel bagye bi gayril hakkı ve en tuşrikû billâhi mâ lem yunezzil bihî sultânen ve en tekûlû alallâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
De ki: “Rabbim size, sadece fuhuşu (kötülüğü); açık ve gizlisini ve günahı ve haksız yere zulmetmeyi ve ona bir delil indirilmemişken, (böyle bir şey söylemediği halde aracıların uydurduğu haram helal yalanlarıyla) Allah’a şirk koşmanızı ve bilmediğiniz şeyleri Allah’a (zan ile/Allah’a iftira ederek/uydurma hükümlerle) söylemenizi haram kıldı.”

7/A’RÂF-34: Ve li kulli ummetin ecel(ecelun), fe izâ câe eceluhum lâ yeste’hırûne sâaten ve lâ yestakdimûn(yestakdimûne).
Bütün ümmetler için bir ecel (sınanma süresi/ tayin edilmiş zaman dilimi) vardır. Onların ecelleri geldiği zaman ne bir saat ileri, ne bir saat geri alınmaz

7/A’RÂF-35: Yâ benî âdeme immâ ye’tiyennekum rusulun minkum yekussûne aleykum âyâtî fe menittekâ ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Ey Âdemoğulları! Sizin içinizden, size âyetlerimi anlatan resûller geldiği zaman, bundan sonra kim (Allah’a) takva sahibi olur ve (Allah’ın Zikr’i Kuran ile) nefsini ıslâh ederse artık onlara korku yoktur. Ve onlar mahzun olmazlar.

7/A’RÂF-36: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ ulâike ashabun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Ve ayetlerimize karşı kibirlenerek ayetlerimizi yalanlayan kimseler ki; işte onlar ateş ehlidirler ve onlar, orada (cehennemde) devamlı kalıcıdır.

7/A’RÂF-37: Fe men azlemu mimmenifterâ alallâhi keziben ev kezzebe bi âyâtih(âyâtihi) ulâike yenâluhum nasîbuhum minel kitâb(kitâbi), hattâ izâ câethum rusulunâ yeteveffevnehum kâlû eyne mâ kuntum ted’ûne min dûnillâh(dûnillâhi) kâlû dallû annâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(kâfirîne).
Allah’a karşı yalanla iftira edenden veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim (var)dır? Kitab ile uyarılmış olan o (iftiracı) müfterilere resûllerimiz (ölüm melekleri) nasiplerini ulaştırmak üzere kendilerine geldiği zaman, onları vefat ettirirler(ken) şöyle derler: “Allah’tan başka dua etmiş olduğunuz şeyler (aracı kimseler) şimdi nerede?” (Onlar da): “Bizden saptılar (yardımcı olacaklarını şefaat edeceklerini söyledikleri halde şimdi yardım etmediler ).” derler. Ve böylece kendilerinin kâfir oldukları üzerine, (acı bir hakikat üzerinde) işte böyle kendi kendilerine şahitlik ettiler.

7/A’RÂF-38: Kâledhulû fî umemin kad halet min kablikum minel cinni vel insi fîn nâr(nâri), kullemâ dehalet ummetun leanet uhtehâ, hattâ izeddârekû fîhâ cemîân kâlet uhrâhum li ûlâhum rabbenâ hâulâi edallûnâ fe âtihim azâben di’fen minen nâr(nâri) kâle li kullin di’fun ve lâkin lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
(Allahû Tealâ) buyurdu: “ O halde, Sizden önce geçmişte (yaşamış) olan, ve şimdi ateşte bulunan insan ve cin topluluğuna sizler de katılın. Her ümmet, (sınanma süresi bitmiş ve canları alınmış olan diğerlerine dahil olduğu zaman) hepsi orada ard arda toplanınca, (sapmalarına sebep olan) kardeşlerine lânet ettiler. Sonrakiler, (sonraki nesiller kendilerini saptıran önceki nesiller/müşrik ataları ve aracıları için: “Rabbimiz, bizi dalâlette bırakanlar işte bunlar, artık onlara ateşten iki kat azap ver.” dediler.(Allahu Tealâ) şöyle buyurdu: “Herkes için iki kat azap vardır. Fakat siz bu hakikatı yeryüzündeyken bilmediniz.”

7/A’RÂF-39: Ve kâlet ûlâhum li uhrâhum fe mâ kâne lekum aleynâ min fadlin fe zûkûl azâbe bimâ kuntum teksibûn(teksibûne).
Ve onların evvel yaşamış ataları, sonrakiler için: “Sizin bizden bir farkınız, üstünlüğünüz yok. Öyleyse kazanmış olduğunuz şeyler sebebiyle siz de azabı tadın.” dediler.

7/A’RÂF-40: İnnellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ lâ tufettehu lehum ebvâbus semâi ve lâ yedhulûnel cennete hattâ yelicel cemelu fî semmil hiyât(hiyâti) ve kezâlike neczîl mucrimîn(mucrimîne).
Muhakkak ki yeryüzünde âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı kibirlenenler; onlara gök kapıları (Allah’ın hidayet kapıları) açılmaz. Deve iğne deliğinden geçmedikçe onlar asla cennete giremezler. Mücrimleri (Allah’a itaatsiz suçluları) işte Biz böyle cezalandırırız.

7/A’RÂF-41: Lehum min cehenneme mihâdun ve min fevkıhim gavaş(gavaşın) ve kezâlike neczîz zâlimîn(zâlimîne).
Onlar için cehennemde (ateşten) bir döşek ve üzerlerinde(ateşten) örtüler vardır. Ve zalimleri işte böyle cezalandırırız.

7/A’RÂF-42: Vellezîne âmenû ve amilus sâlihâti lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ulâike ashâbul cenneh(cenneti), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Âmenû olanlar (Allah’a ve hükümlerine aracısız iman ve teslim olanlar ) ve salih amel işleyenler bilmelidir ki; Biz kimseyi gücünden başka bir şeyle sorumlu tutmayız. (Kapasitesinin potansiyelinin üzerinde mükellefiyet yüklemeyiz./Hastalar engelliler Ayet-i hükümlerini uygulayamayacak kadar aciz olanlar için ameller üzerinde bir mükellefiyet yoktur) İşte onlar (amenü olup Allah’ı razı etmek için salih amellerde bulunanlar) cennet ehlidirler, onlar orada ebedî kalanlardır.

7/A’RÂF-43: Ve neza’nâ mâ fî sudûrihim min gıllin tecrî min tahtihimul enhâr(enhâru), ve kâlûl hamdu lillâhillezî hedânâ li hâzâ ve mâ kunnâ li nehtediye levlâ en hedânallâh(hedânallâhu), lekad câet rusulu rabbinâ bil hakk(hakkı), ve nûdû en tilkumul cennetu ûristumûhâ bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Böylece Onların (amenü olup Allah’ın rızasına yöneldikleri için) göğüslerinde, afetlerine sebep olacak ne varsa çekip aldık. Cennette onların altlarından nehirler akar. “Bizi buna hidayet eden Allah’a hamdolsun. Allah’ın, bizi hidayete erdirmesi olmasaydı, biz şimdi burada hidayete erenlerden olamazdık. Andolsun ki Rabbimizin resûlleri bize hak ile (bize gerçeklerle/hakikatla) gelmiş.” derler. Onlara; “yeryüzünde yapmış olduklarınızdan dolayı varis kılındığınız cennet işte budur.” diye nida olunur.

7/A’RÂF-44: Ve nâdâ ashâbul cenneti ashâben nâri en kad vecednâ mâ vâadenâ rabbunâ hakka(hakkan) fe hel vecedtum mâ vaade rabbukum hakka(hakkan) kâlû neam fe ezzene muezzinun beynehum en lâ’netullâhi alez zâlimîn(zâlimîne).
Ve cennet ehli, ateş (cehennem) ehline şöyle seslenir. “Biz, Rabbimizin bize vaadettiğini hak olarak bulduk. (Allah’ın Resul’lerin yeryüzünde vaat ettiklerinin mutlak gerçek olduğunu burada gördük) Siz de, Rabbimizin size (yeryüzünde Zikr/Kuran ayetleriyle) vaadettiğini şimdi burada hak olarak buldunuz mu?” (O zaman onlar da gerçekleri gözleri ile gördükleri için kabullenerek) “Evet” derler. O zaman onların arasında bir müezzin (münadi, seslenme görevi olan kişi) şöyle seslenir: “Allah’ın lâneti tüm zalimlerin üzerine olsun.”

7/A’RÂF-45: Ellezîne yasuddûne an sebîlillâhi ve yebgûnehâ ivecâ(ivecen) ve hum bil âhireti kâfirûn(kâfirûne).
Onlar ki , (Ahirete iman etmeyen İslam dinini reddeden müşrikler yeryüzünde) kulları (batıl ile emaniye ile) Allah’ın hak yolundan alıkoyarlar. Ve onun (Kulların hidayet yolunun) eğri olmasını isterler. Ve onlar ki ahireti inkâr edenlerdir.

7/A’RÂF-46: Ve beynehumâ hicâb(hicâbun) ve alel a’râfi ricâlun ya’rifûne kullen bi sîmâhum ve nâdev ashâbel cenneti en selâmun aleykum lem yedhulûhâ ve hum yatmeûn(yatmeûne).
Ve orada onların (müşriklerle amenü olanların) aralarında bir perde ve A’rafın (tepelerin) üstünde onların hepsini simalarından (yüzlerinden) tanıyan adamlar vardır. Henüz oraya (cennete) dahil olmamış ama ümit eden cennet ehline: “Selâmlanmak (selâmet) şimdi sizin üzerinize olsun!” diye nida ederler.

7/A’RÂF-47: Ve izâ surifet ebsâruhum tilkâe ashâbin nâri kâlû rabbenâ lâ tec’alnâ mealkavmiz zâlimîn(zâlimîne).
Onların (Araf ehli görevlilerinin) bakışları ateş (cehennem) ehlinin tarafına çevrilince: (Müşrikler;) “Rabbimiz, bizi zalim kavim ile beraber kılma.” diye korkuyla yalvarırlar.

7/A’RÂF-48: Ve nâdâ ashâbul’a’râfi ricâlen ya’rifunehum bi sîmâhum kâlû mâ agnâ ankum cem’ukum ve mâ kuntum testekbirûn(testekbirûne).
Ve onları (suçluları/günahkarları) yüzlerinden tanıyan A’raf ehli adamlar, onlara seslenerek şöyle derler: “Sizin yeryüzünde (aracılara kanarak amel olarak) topladıklarınız ve kibirlenmiş olduğunuz şeyler, (şefaat edeceği sandığınız/umduğunuz aracılar ve sahte ilahları) bakın şimdi size bir fayda vermedi.”

7/A’RÂF-49: E hâulâillezîne aksemtum lâ yenâluhumullâhu bi rahmeh(rahmetin) udhulûl cennete lâ havfun aleykum ve lâ entum tahzenûn(tahzenûne).
(Cehennemliklere şöyle sorulur): “Aracılar olmadan “Allah’ın rahmetiyle kimseye ulaşmayacağına dair” dünyadayken yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı?” diyerek onlara amenü olmuş müminleri gösterirler. ve akabinde müminlere şöyle seslenilir: “Siz cennete girin! Size  artık korku yoktur ve siz artık asla mahzun da olmayacaksınız.”

7/A’RÂF-50: Ve nâdâ ashâbun nâri ashâbel cenneti en efîdû aleynâ minel mâi ev mimmâ rezekakumullâh(rezekakumullâhu), kâlû innallâhe harremehumâ alel kâfirîn(kâfirîne).
Ve ateş ehli (cehennemlikler) cennet ehline o anda endişeyle şöyle nida ederler: “Sudan veya Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden bize de aktarın.” (Cennetlikler) şöyle der: “Muhakkak ki; Allah ikisini de siz inkarcı kâfirlere haram etti.”

7/A’RÂF-51: Ellezînettehazû dînehum lehven ve leiben ve garrethumul hayâtud dunyâ, felyevme nensâhum kemâ nesû likâe yevmihim hâzâ ve mâ kânû bi âyâtinâ yechadûn(yechadûne).
Onlar, (sınanmaları gayesinde) bir oyun olarak kurgulanmış (geçici) dünya hayatının onları aldattığı kimselerdir. Böylece onlar (ahiretteki) bu günlerine ulaşacaklarını (yeryüzündeyken) nasıl umursamayıp  unuttularsa ve nasıl âyetlerimizi bile bile inkâr ettilerse, bugün Biz de onları unutuyoruz.

7/A’RÂF-52: Ve lekad ci’nâhum bi kitâbin fassalnâhu alâ ilmin huden ve rahmeten li kavmin yu’minûn(yu’minûne).
Ve andolsun; onlara bir kitap (Zikr/Kuran/sınanma hükümlerini) getirdik ve âmenû olan bir kavim için onu rahmet ve hidayet(e erdiren) olarak bir ilim üzerine (Allah’ın ilahi ilmi ve hikmetiyle) ayrı ayrı açıkladık.

7/A’RÂF-53: Hel yanzurûne illâ te’vîleh(te’vîlehu), yevme ye’tî te’vîluhu yekûlullezîne nesûhu min kablu kad câet rusulu rabbinâ bil hakk(hakkı), fe hel lenâ min şufeâe fe yeşfeû lenâ ev nureddu fe na’mele gayrellezî kunnâ na’mel(na’melu), kad hasirû enfusehum ve dalle anhum mâ kânû yefterûn(yefterûne).
Onlar sadece onun tevîline mi ( tevil=bir sözü görünür anlamından çıkarıp başka bir anlam veya gerçek varmış gibi göstermeye çalışmak demektir. bkz: Araf suresi 162 ) bakıyorlar. Onun tevîlinin onlara, (bir hakikat üzerinde/ahirette gerçekleşmiş halde) geldiği gün daha önce  yeryüzündeyken ahireti ve ahirette yargılanmayı unutmuş olanlar: “Rabbimizin resûlleri hak ile gelmiş. Artık bize burada şefaat edecek şefaatçiler (aracılar) var mı ki; bize şefaat etsinler. Veya (şimdi dünyaya) döndürülmüş olsaydık, muhakkak geçmişte yapmış olduklarımızdan başkasını yapardık.” derler. İşte Onlar yeryüzündeyken nefslerini hüsrana uğratanlardır. Ve dünyada uydurdukları şeyler (müşriklerin yalanlar üzerine kurguladıkları batıl uydurma ilahları ve yalanları) ancak ahireti gördüklerinde, bir hakikat üzerinde ve büyük bir pişmanlıkla zihinlerde tevil edilmiş olur.

7/A’RÂF-54: İnne rabbekumullâhullezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşı, yugşîl leylen nehâre yatlubuhu hasîsen veş şemse vel kamere ven nucûme musahharâtin bi emrih(emrihi), e lâ lehul halku vel emr(emru), tebârekallâhu rabbulâlemîn(âlemîne).
Semaları ve arzı altı günde yaratan, muhakkak ki sizin Rabbiniz Allah’tır. Sonra onları arşına {bkz; mearic süresi 4 arşına/50 bin yılda ancak ulaşılan arşına/Arşı-Ala katına} * istiva etti. (Semayı ve arzı yarattıktan sonra onların üzerindeki tüm iş ve oluşların sevk idare ve tedbir edilmesini {mearic 4 arşına} kendi otoritesine bağımladı) Gündüz, onu süratle talep eden (takip eden) gece ile örtülür. Ve güneş ve ay ve yıldızlar O’nun emrine musahhardır. Yaratma ve emir O’nun değil mi? Âlemlerin Rabbi mübarektir, şanı yücedir.

İstiva etmek= Yeryüzünde tüm iş ve oluşların; Allah’ın otoritesine bağlı olarak O’nun emriyle yürütülmesi ve tedbir edilmesi demektir.

7/A’RÂF-55: Ud’û rabbekum tedarruan ve hufyeh(hufyeten), innehu lâ yuhıbbul mu’tedîn(mu’tedîne).
Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin. Muhakkak ki O, haddi aşanları sevmez.

7/A’RÂF-56: Ve lâ tufsidû fîl ardı ba’de ıslâhıhâ ved’ûhu havfen ve tamaâ(tamaân) inne rahmetallâhi karîbun minel muhsinîn(muhsinîne).
Islâh olduktan sonra (Allah’a ve hükümlerine teslim olduktan sonra) yeryüzünde fesat çıkarmayın. Allah’a korkarak ve umutla yalvarın. Şüphesiz ki Allah’ın rahmeti muhsinlere yakındır.

7/A’RÂF-57: Ve huvellezî yursilur riyâha buşren beyne yedey rahmetih(rahmetihi), hattâ izâ ekallet sehâben sikâle suknâhu li beledin meyyitin fe enzelnâ bihil mâe fe ahrecnâ bihîmin kullissemerât(semerâti), kezâlikenuhricul mevtâ leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Rahmetin önünde müjdeleyici olarak rüzgârları gönderen O’dur. Ağır bulutları yüklendiği zaman onu ölü bir beldeye sevkederiz. Ve de ondan su indiririz. Bu şekilde onunla bütün ürünlerden (bir canlılık) çıkarırız. İşte bu örnekteki gibi ölüleri de (ahiret yaşantısına yeni bir dirilişle) çıkarırız. Umulur ki; Böylece sizler de tezekkür edersiniz.

7/A’RÂF-58: Vel beledut tayyibu yahrucu nebâtuhu bi izni rabbih(rabbihi), vellezî habuse lâ yahrucu illâ nekidâ(nekiden), kezâlike nusarriful âyâti li kavmin yeşkurûn(yeşkurûne).
Ve güzel belde, Rabbinin izniyle nebatı çıkarır. Ve kötü olan ise, faydasız, kıt bitkilerden başka bir şey çıkarmaz. İşte böylece şükreden bir kavim için âyetlerimizi (örneklerle) açıklıyoruz.

7/A’RÂF-59: Lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî fe kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), innî ehâfu aleykum azâbe yevmin azîm(azîmin).
Andolsun, Nuh’u kavmine gönderdik. O zaman şöyle demişti: “Ey kavmim, Allah’a kul olun! Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Muhakkak ki; ben, o büyük günün azabının üzerinize olmasından korkuyorum.”

7/A’RÂF-60: Kâlel meleu min kavmihî innâ le nerâke fî dalâlin mubîn(mubînin).
Kavminin ileri gelenleri: “Muhakkak ki; biz seni apaçık bir dalâlet içinde görüyoruz.” dediler.

7/A’RÂF-61: Kâle yâ kavmi leyse bî dalâletun ve lâkinnî resûlun min rabbil âlemîn(âlemîne).
Ey kavmim, ben dalâlette değilim! Ve fakat ben, âlemlerin Rabbinden bir resûlüm.

7/A’RÂF-62: Ubelligukum risâlâti rabbî ve ensahu lekum ve a’lemu minallahi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Size Rabbimin risalelerini (indirdiği Zikr’i Kuran ayetleriyle) tebliğ ediyorum. Ve size nasihat ediyorum (onun hükümleriyle öğüt veriyorum). Ve sizin bilmediğiniz şeyleri ben Allah’tan öğreniyorum.

7/A’RÂF-63: E ve acibtum en câekum zikrun min rabbikum alâ raculin minkum li yunzirekum ve li tettekû ve leallekum turhamûn(turhamûne).
Belki rahmet olunursunuz diye, Sizi uyarması ve takva sahibi olmanız için, Rabbinizden inen Zikr’in içinizden bir adama gelmesine mi şaşırdınız?

7/A’RÂF-64: Fe kezzebûhu fe enceynâhu vellezîne meahu fil fulki ve agraknellezîne kezzebû bi âyâtinâ, innehum kânû kavmen amîn(amîne).
Fakat onu da yalanladılar, bu yüzden onu ve gemide onunla beraber iman etmiş olanları kurtardık. Ve âyetlerimizi yalanlayanları boğduk. Muhakkak ki; onlar âmâ (Hakka/İslam’a kör) bir kavim olmuşlardı.

7/A’RÂF-65: Ve ilâ âdin ehâhum hûdâ(hûden), kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), e fe lâ tettekûn(tettekûne).
Ve Ad (kavmine)’a onların kardeşi Hud (A.S) şöyle dedi: “Ey kavmim, Allah’a kul olun! Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Hâlâ takva sahibi olmayacak mısınız?”

7/A’RÂF-66: Kâlelmeleullezîne keferû min kavmihî innâ le nerâke fî sefâhetin ve innâ le nezunnuke minel kâzibîn(kâzibîne).
Onun kavminden, ileri gelenlerden inkâr edenler şöyle dedi: “Muhakkak ki biz, seni bir sefihliğin (aptallığın) içinde görüyoruz. Ve gerçekten biz, seni kesinlikle yalancılardan olduğunu zannediyoruz.”

7/A’RÂF-67: Kâle yâ kavmi leyse bî sefâhetun ve lâkinnî resûlun min rabbil âlemîn(âlemîne).
(Hz. Hud) şöyle dedi: “Ey kavmim, ben sefih (akılsız) değilim! Ve fakat ben ancak âlemlerin Rabbinden bir resûlüm.”

7/A’RÂF-68: Ubelligukum risâlâti rabbî ve ene lekum nâsıhun emîn(emînun).
Rabbimin risalelerini size tebliğ ediyorum (ulaştırıyorum). Ve ben, emin bir nasihat ediciyim.

7/A’RÂF-69: E ve acibtum en câekum zikrun min rabbikum alâ raculin minkum li yunzirekum, vezkurû iz cealekum hulefâe min ba’di kavmi nûhın ve zâdekum fil halkı bastaten, fezkurû âlâallahi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ve sizi uyarması için sizden (içinizden ölümlü) bir adama Rabbinizden zikir (Allah’ın öğüt ve hükümlerinin) gelmesine mi şaşırdınız? Nuh kavminden sonra sizi halifeler kıldığını (onların yerine şimdi sizi getirdiğini) ve yaratılışta sizin gücünüzü arttırdığını hatırlayın. Artık Allah’ın bu üzerinizdeki ni’metlerini zikredin, umulur ki belki böylece kurtuluşa erersiniz.

7/A’RÂF-70: Kâlû e ci’tenâ li na’budallâhe vahdehu ve nezere mâ kâne ya’budu âbâunâ, fe’tinâ bi mâ teidunâ in kunte mines sâdıkîn(sâdıkîne).
Dediler ki: “Tek bir Allah’a kul olmamız için ve babalarımızın da ibadet ettiği şeyleri terketmemiz için mi bize geldin? Eğer sen sadıklardan isen bize vaadettiğin şeyi (ahireti ve azabını) bize şimdi getir.” (diye inanmayarak alay ederek meydan okudular.)

7/A’RÂF-71: Kâle kad vakaa aleykum min rabbikum ricsun ve gadabun, e tucâdilûnenî fî esmâin semmeytumûhâ entum ve âbâukum mâ nezzelallâhu bihâ min sultânin, fentezırû innî meakum minel muntezırîn(muntezırîne).
(Hud A.S bu küstah meydan okuma üzerine) şöyle dedi: “Üzerinize Rabbinizden azap ve öfke vaki olmuştur (gelmiştir). Allah’ın, haklarında hiçbir delil indirmediği, yalnızca sizin ve babalarınızın uydurduğu birtakım isimler (düzmece tanrılar) hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Öyleyse (başınıza gelecekleri) bekleyin! Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!” dedi.

7/A’RÂF-72: Fe enceynâhu vellezîne meahu bi rahmetin minnâ ve kata’nâ dâbirellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve mâ kânû mu’minîn(mu’minîne).
Bundan sonra onu ve onunla beraber olan (müminleri) katımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ve âyetlerimizi yalanlayan ve mü’min olmayan kimselerin kökünü kestik (neslini bitirdik).

7/A’RÂF-73: Ve ilâ semûde ehâhum sâlihan kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruhu, kad câetkum beyyinetun min rabbikum hâzihî nâkatullâhi lekum âyeten fe zerûha te’kul fî ardıllâhi ve lâ temessûhâ bi sûin fe ye’huzekum azâbun elîm(elîmun).
Semud’a, (kavmine) onların kardeşi Salih şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kul olun. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Rabbinizden size bir mucize (delil, ispat vasıtası) gelmiştir. Bu Allah’ın dişi devesidir. Sizin için bir âyettir (mucizedir). Artık onu, Allah’ın arzında (serbest) bırakın yesin, ona kötülükle (kötü niyetle) dokunmayın, yoksa sizi elim bir azap alır (yakalar).”

7/A’RÂF-74: Vezkurû iz cealekum hulefâe min ba’di âdin ve bevveekum fîl ardı tettehızûne min suhûlihâ kusûren ve tenhitûnel cibâle buyûten fezkurû âlâallâhi ve lâ ta’sev fîl ardı mufsidîn(mufsidîne).
Ve Ad (kavmin)den sonra, sizi halifeler kıldığını (onların yerine sınamak gayesinde şimdi sizleri yeryüzüne getirdiğini) hatırlayın. Ve sizi yeryüzünde yerleştirdi. Onun (Allah’ın) ovalarında saraylar ediniyorsunuz ve dağlarda evler oyuyorsunuz. Artık Allah’ın ni’metlerini hatırlayın, müfsidler  olarak (İslam dininin hükümlerini, çok tanrılı din hükümleriyle değiştirmekle fesat çıkaranlar olarak) bozgunculuk yapmayın.

7/A’RÂF-75: Kâlel meleullezînestekberû min kavmihî lillezînestud’ıfû li men âmene minhum e ta’lemûne enne sâlihan murselun min rabbihi kâlû innâ bimâ ursile bihî mu’minûn(mu’minûne).
Onun kavminden ileri gelenlerden İslam’a karşı kibirlenenler, îmân eden müminlerden güçsüz zayıf gördükleri kişilere şöyle dediler: “Salih’in (as) gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğine şüphe etmeden inanıyor musunuz?” (Onlar da): “Muhakkak ki; biz onunla gönderilen şeye (dine) inananlarız.” dediler.

7/A’RÂF-76: Kâlellezînestekberû innâ billezî âmentum bihî kâfirûn(kâfirûne).
Kibirlenenler se şöyle dedi: “Muhakkak biz, sizin inandığınız şeyi inkâr edenleriz.”

7/A’RÂF-77: Fe akarûn nâkate ve atev an emri rabbihim ve kâlû yâ sâlihu’tinâ bimâ teidunâ in kunte minel murselîn(murselîne).
Sonra da deveyi kestiler ve böylece Rab’lerinin emrine isyan ettiler. Ve şöyle dediler: “Ya Salih, şâyet sen gönderilen resûllerden isen bize vaadettiğin şeyi (tehdit ederek korkutmaya çalıştığın azabı ) o halde şimdi getir.” dediler.

Aziz ve Celil Allah elçisine karşı direnen fesat içinde batıla yönelmiş olan Semud kavmini fitne üzerinde sınamak adına, bir devenin kendisine ait olduğunu ilan eder. Aslında tüm yeryüzü Malik-el Mülk Allah’ın mülkü olduğu için bu husu da vurgulayarak müşriklerin sahiplendiği otlakta devenin de otlayacağını ve bu yüzden kimsenin dokunmaması gerektiğini ve Kavmin su içtiği Pınar’dan da devenin su içeceğini ve deve su içerken insanların beklemesi gerektiğini ve herkesin devenin su içme hakkına  ve sırasına riayet etmesi gerektiğini bildirir. Aslında bu uyarılar İslam’a dönmedikleri halde kibirlenerek Allah’a meydan okuyan müşriklere İslama dönsünler diye son bir azap uyarısı ve ilanıdır. Buna rağmen  Salih (as)’a inanmayan çok tanrılı müşrikler, başlarına birşey gelmeyeceğini düşünerek ve inanmadıkları Allah’a meydan okumak adına bile isteye o deveyi keserler. Buna rağmen  Aziz Allah yine de İslama dönmeleri için onlara son kez üç günlük mühlet verir ve üç gün bitiminde küfürde direnip hala vazgeçmedikleri için onların üzerlerini azapla kaplar ve Sonra da o beldeyi sanki daha önce orada adeta kimse yaşamamış gibi dümdüz, yerle bir yapar. Detaylar için bkz; Şems suresi 12~14  Hud suresi 64 Şuara suresi 155 Kamer suresi 27

7/A’RÂF-78: Fe ehazethumur recfetu fe asbahû fî dârihim câsimîn(câsimîne).
Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı aldı (yakaladı) ve kendi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.

7/A’RÂF-79: Fe tevellâ anhum ve kâle yâ kavmi lekad eblagtukum risâlete rabbî ve nesahtu lekum ve lâkin lâ tuhıbbûnen nâsıhîn(nâsıhîne).
O zaman (Salih A.S) onlardan yüz çevirdi (döndü) ve şöyle dedi: “Ey kavmim, andolsun ki; Rabbimin risaletini sizlere tebliğ ettim! Ve size nasihat ettim. Fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.”

7/A’RÂF-80: Ve lûtan iz kâle li kavmihî e te’tûnel fâhışete mâ sebekakum bihâ min ehadin minel âlemîn(âlemîne).
Ve Lut (A.S) kavmine şöyle demişti: “Sizden önce geçmiş olan âlemlerden (hiç) birinin yapmadığı fuhşu (kötülüğü) mü getiriyorsunuz (yapıyorsunuz)?”

7/A’RÂF-81: İnnekum le te’tûner ricâle şehveten min dûnin nisâi, bel entum kavmun musrifûn(musrifûne).
Gerçekten siz, kadınlardan başka erkeklere de geliyorsunuz. Hayır, siz müsrif (hidayetini sapkınlıklara yönelerek harcayıp zayi eden) bir kavimsiniz.

7/A’RÂF-82: Ve mâ kâne cevâbe kavmihî illâ en kâlû ahricûhum min karyetikum, innehum unâsun yetetahherûn(yetetahherûne).
Ve kavminin cevabı: “kendilerini temiz gören bu insanları ülkemizden çıkarın.” demekten başka (bir şey) olmadı.

7/A’RÂF-83: Fe enceynâhu ve ehlehû illemreetehu kânet minel gâbirîn(gâbirîne).
Böylece Biz, onun eşi (hanımı) hariç, onu ve ailesini kurtardık. O, geride kalanlardan (helak edilenlerden) oldu.

7/A’RÂF-84: Ve emtarnâ aleyhim matarâ, fenzur keyfe kâne âkıbetul mucrimîn(mucrimîne).
Ve onların üzerine azap yağmuru yağdırdık. Bak, mücrimlerin (suçluların) akıbeti nasıl oldu. {bkz; Hûd suresi 82,83}

7/A’RÂF-85: Ve ilâ medyene ehâhum şuaybâ kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruhu kad câetkum beyyinetun min rabbikum fe evfûl keyle vel mîzâne ve lâ tebhasûn nâse eşyâehum ve lâ tufsidû fîl ardı ba’de ıslahıhâ zâlikum hayrun lekum in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Kardeşleri Şuayb; Medyen (kavmine)’e şöyle dedi: “Ey kavmim Allah’a kul olun! O’ndan başka sizin ilâhınız yoktur. Rabbinizden size beyyine gelmiştir. Artık ölçü ve tartıya vefa edin (tam ve doğru ödeyin). İnsanların eşyalarının değerini eksiltmeyin. Yeryüzünde, O’nun ıslâhından sonra fesat (bozgunculuk) çıkarmayın. Şâyet mü’minler iseniz, işte bu sizin için hayırlıdır.”

7/A’RÂF-86: Ve lâ tak’udû bikulli sırâtın tû’ıdûne ve tasuddûne an sebîlillâhi men âmene bihî ve tebgûnehâ ivecen vezkurû iz kuntum kalîlen fe kesserekum vanzurû keyfe kâne âkıbetul mufsidîn(mufsidîne).
(İnsanları) Tehdit ederek her yola oturmayın. Ve O’na (Allah’a) âmenû olan kimseleri (Allah’a aracısız iman ve teslim olanları) Allah’ın yolundan men etmeyin. Ve onda (Allah’ın hükümlerinde) bir eğrilik istiyorsunuz. Ve hatırlayın! Siz az idiniz, sizi çoğalttı. Ve bakın, fesat çıkaranların sonları nasıl oldu.

7/A’RÂF-87: Ve in kâne tâifetun minkum âmenû billezî ursiltu bihî ve tâifetun lem yu’minû fasbirû hattâ yahkumallâhu beynenâ, ve huve hayrul hâkimîn(hâkimîne).
Ve eğer içinizden bir kısmınız (bir grup), benim vasıtamla gönderilmiş hak gerçeğe inanır ve bir kısmınız (diğer bir grup) inanmazsa, o taktirde Allah, aramızda hüküm verinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Dedi.

7/A’RÂF-88: Kâlel meleullezînestekberû min kavmihî le nuhricenneke yâ şuaybu vellezîne âmenû meake min karyetinâ ev le teûdunne fî milletinâ, kâle e ve lev kunnâ kârihîn(kârihîne).
Onun kavminden kibirlenenlerin ileri gelenleri şöyle dedi(ler): “Ya Şuayb, seni ve seninle beraber âmenû olanları (Allah’a aracısız iman ve teslim olanları) mutlaka ülkemizden çıkaracağız! Ya da siz mutlaka bizim milletimize (zorla dînimize) dönersiniz.” (Şuayb A.S): “Şâyet biz bunu kerih (iğrenç tiksindirici) görüyorsak da mı?” dedi.

7/A’RÂF-89: Kadiftereynâ alallâhi keziben in udnâ fî milletikum ba’de iz necceynallâhu minhâ, ve mâ yekûnu lenâ en neûde fîhâ illâ en yeşâallahu rabbunâ, vesia rabbunâ kulle şey’in ilmen, alallâhi tevekkelnâ, rabbeneftah beynenâ ve beyne kavminâ bil hakkı ve ente hayrul fâtihîn(fâtihîne).
“Allah’ın, bizi ondan (çok tanrılı aracılı şirk hükümlerinden) kurtarmasından sonra, sizin milletinize dönersek Allah’a yalanla iftira etmiş oluruz. Ve Rabbimizin dilemesi hariç bizim oraya geri dönmemiz olamaz. Rabbimiz ilmiyle herşeyi kuşatmıştır. Biz Allah’a tevekkül ettik. Rabbimiz, kavmimiz ile bizim aramızı hak ile aç (ayır). Sen fethedenlerin (fatihlerin) en hayırlısısın.” dediler.

7/A’RÂF-90: Ve kâlel meleullezîne keferû min kavmihî le initteba’tum şuayben innekum izen le hâsirûn(hâsirûne).
Kavminden kâfir olanların ileri gelenleri insanlara şöyle dedi(ler): “Eğer, gerçekten Şuayb’a tâbî olursanız, o taktirde siz mutlaka hüsranda olanlardan olursunuz.”

7/A’RÂF-91: Fe ehazethumur recfetu fe asbehû fî dârihim câsimîn(câsimîne).
Böylece şiddetli bir sarsıntı (hüsran) onları yakaladı. Bunun üzerine kendi yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.

7/A’RÂF-92: Ellezîne kezzebû şuayben ke en lem yagnev fîhâ, ellezîne kezzebû şuayben kânû humul hâsirîn(hâsirîne).
Şuayb (A.S)’ı tekzib edenler (yalanlayanlar), sanki orada hiç var olmamış gibiydi. (yerle bir oldular) Şuayb (A.S)’ı yalanlayanlar, onlar hüsranda oldular.

7/A’RÂF-93: Fe tevellâ anhum ve kâle yâ kavmi lekad eblagtukum risâlâti rabbî ve nesahtu lekum, fe keyfe âsâ alâ kavmin kâfirîn(kâfirîne).
(Şuayb A.S) böylece onlardan yüz çevirdi (döndü) ve şöyle dedi: “Andolsun ki; Rabbimin risalelerini (gönderdiklerini) size tebliğ ettim (ulaştırdım). Ve size nasihat ettim. Artık kâfir bir kavme nasıl (niçin) üzüleyim?”

7/A’RÂF-94: Ve mâ erselnâ fî karyetin min nebiyyin illâ ehaznâ ehlehâ bil be’sâi ved darrâi leallehum yaddarraûn(yaddarraûne).
Ve Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, Allah’a yalvarıp yakarsınlar diye önce oranın halkını darlık ve sıkıntıya uğrattık.

7/A’RÂF-95: Summe beddelnâ mekânes seyyietil hasenete hattâ afev ve kâlû kad messe âbâenad darrâu ves serrâu fe ehaznâhum bagteten ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Sonra seyyiatin yerini hasenatla değiştirdik. (Sınanamak için verdiğimiz darlık ve sıkıntıdan sonra tekrar bolluk verdik) Ne zaman ki (müşrikler tekrar çoğaldılar) şöyle dediler. “Babalarımıza da şiddetli darlık ve ferahlık dokunmuştu. (Allah’tan bilmediler, ders almadılar). Bunun üzerine onları da farkına varmadan aniden aldık.”

7/A’RÂF-96: Ve lev enne ehlel kurâ âmenû vettekav le fetahnâ aleyhim berekâtin mines semâi vel ardı ve lâkin kezzebû fe ehaznâhum bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
O ülkenin halkı eğer âmenû olsalardı (Allah’a aracısız iman edip hükümlerine teslim olsalardı) ve takva sahibi olsalardı elbette onlara semadan ve yerden bereketler (bolluk) açardık. Fakat onlar yalanladılar. Böylece azabı kazandıklarından dolayı onları (helak edip ahiret mekanına) aldık.

7/A’RÂF-97: E fe emine ehlul kurâ en ye’tiyehum be’sunâ beyâten ve hum nâimûn(nâimûne).
Yoksa o ülkelerin halkı şiddetli azabımızın onlara, onlar gece vakti uyurken aniden gelmeyeceğinden emin miydiler?

7/A’RÂF-98: E ve emine ehlul kurâ en ye’tiyehum be’sunâ duhan ve hum yel’abûn (yel’abûne).
Ve o ülkelerin halkı şiddetli azabımızın onlara, onlar dünya ile oyalanırlarken kuşluk vakti aniden gelmeyeceğinden emin miydiler?

7/A’RÂF-99: E fe eminû mekrallahi, fe lâ ye’menu mekrallahi illel kavmul hâsirûn(hâsirûne).
Allah’ın hilesinden emin miydiler? ( azap/helak edilmelerinden önce Allah’ın verdiği aldatıcı rahatlık ve huzura aldanan ve) böylece hüsranda olan kavim, ancak onlardır. Allah’ın hilesinden (Allah’ın kendilerine azap vermeyeceğinden) kimse emin olamaz.

7/A’RÂF-100: E ve lem yehdi lillezîne yerisûnel arda min ba’di ehlihâ en lev neşâu esabnâhum bi zunûbihim, ve natbeu alâ kulûbihim fe hum lâ yesme’ûn(yesme’ûne).
Ve de onun (o helak edilen ülkenin) halkından sonra, yeryüzüne varis olanları (bir diğer sonraki nesli, Resul’leri ve Zikr’i ile) hidayete erdirmez mi? Eğer dileseydik bir önceki neslin atalarının günahları sebebiyle onlara da (yeni gelen nesile/ evlatlarına da musibetler) isabet ettirirdik. Ve kalplerinin üstünü tabederdik (açılamaz damga vururduk) de artık onlar da işitmezlerdi.

7/A’RÂF-101: Tilkel kurâ nakussu aleyke min enbâihâ ve lekad câethum rusuluhum bil beyyinâti fe mâ kânû liyu’minû bi mâ kezzebû min kablu kezâlike yatbaullâhu alâ kulûbil kâfirîn (kâfirîne).
Sana haberlerini anlattığımız (durumlarından bahsettiğimiz) ülkeler işte bunlar ki; Andolsun onlara, onların resûlleri beyyineler (Zikir ve Resul olduklarını belgeleyen ispat vasıtaları ve mucizeleri ile ) geldi. Artık daha önce (atalarının) tekzip ettikleri (yalanladıkları) şeyden dolayı onlar da (Gönderilmiş Resul’lere) îmân etmediler. Böylece Allah kâfirlerin kalplerini tabeder.

7/A’RÂF-102: Ve mâ vecednâ li ekserihim min ahdin, ve in vecednâ ekserehum le fâsikîn(fâsikîne).
Onların çoğunu ahdlerini yerine getirir (Allah’a ve hükümlerine vefa eder) bulmadık. Ve onların çoğunu gerçekten fasıklar (Allah’ın hükümlerinden ayrılanlar) olarak bulduk.

7/A’RÂF-103: Summe beasnâ min ba’dihim mûsâ bi âyâtinâ ilâ fir’avne ve melâihi fe zalemû bihâ, fanzur keyfe kâne âkıbetul mufsidîn(mufsidîne).
Bir zaman sonra da, onlardan sonra (onların arkasından), firavuna ve onun (kavminin) ileri gelenlerine Musa (A.S)’ı âyetlerimizle, (mucizelerimizle) gönderdik (görevlendirdik). Fakat ona da zulmettiler. Bak fesat çıkaranların akibeti nasıl oldu. (Aşağıda Tevrat’ta da yazılı olan müteşabih ayetlerin aslı hakikatı tilavet edilecek)

7/A’RÂF-104: Ve kâle mûsâ yâ fir’avnu innî resûlun min rabbil âlemîn(âlemîne).
Ve Musa (A.S): “Ey firavun! Muhakkak ki; ben bir resûlüm, âlemlerin Rabbinden.” dedi.

7/A’RÂF-105: Hakîkun alâ en lâ ekûle alallâhi illel hakk(hakka), kad ci’tukum bi beyyinetin min rabbikum fe ersil maiye benî isrâîl(isrâîle).
Hak olan (gerçek olan) Allah’a karşı Hakk’tan başka bir şey söylemememdir. Size Rabbinizden beyyine (açık delil, mucize) ile geldim. Artık İsrailoğullarını benimle beraber gönder.

7/A’RÂF-106: Kâle in kunte ci’te bi âyetin fe’ti bihâ in kunte mines sâdikîn(sâdikîne).
(Firavun şöyle) dedi: “Eğer bir âyet (mucize) getirdinse, sadıklardan (doğru söyleyenlerden) isen onu getir.”

7/A’RÂF-107: Fe elkâ asâhu fe izâ hiye su’bânun mubîn(mubînun).
Bunun üzerine (Musa A.S) asasını atınca o (asa) açıkça bir yılan oldu.

7/A’RÂF-108: Ve neze’a yedehu fe izâ hiye beydâu lin nâzırîn(nâzırîne).
Ve elini (göğsünden) çekip çıkardığı zaman bakanlar, onun (elinin) beyaz olduğunu (gördüler).

7/A’RÂF-109: Kâlel meleu min kavmi fir’avne inne hâzâ le sâhırun alîm(alîmun).
Firavun kavminden ileri gelenler: “Bu gerçekten âlim (çok usta) bir sihirbazdır.” dediler.

7/A’RÂF-110: Yurîdu en yuhricekum min ardıkum, fe mâzâ te’murûn(te’murûne).
(Firavun, Musa (A.S) hakkında kavminin ileri gelenlerine sordu) “Sizi topraklarınızdan çıkarmak istiyor. O halde ne dersiniz (ne yapılmasını istersiniz)?”

7/A’RÂF-111: Kâlû ercih ve ehâhu ve ersil fîl medâini hâşirîn(hâşirîne).
“Onu ve kardeşini geri bırak (beklet)! Ve şehirlere toplayıcılar yolla.” dediler.

7/A’RÂF-112: Ye’tûke bi kulli sâhırin alîm(alîmin).
En iyi sihir bilenlerin hepsini sana getirsinler.

7/A’RÂF-113: Ve câes seharatu fir’avne kâlû inne lenâ le ecren in kunnâ nahnul gâlibîn(gâlibîne).
Ve sihirbazlar firavuna geldiler. “Eğer gâlip gelenler biz olursak muhakkak bize bir ecir (mükâfat) vardır.” dediler.

7/A’RÂF-114: Kâle ne’am ve innekum le minel mukarrebîn(mukarrebîne).
(Firavun) şöyle dedi: “Evet ve siz mutlaka en yakın olanlardan (olacaksınız).”

7/A’RÂF-115: Kâlû yâ mûsâ immâ en tulkiye ve immâ en nekûne nahnul mulkîn(mulkîne).
“Ya Musa, sen mi (önce) atacaksın (ve de) yoksa biz mi atacağız (atanlar olacağız)?” dediler.

7/A’RÂF-116: Kâle elkû fe lemmâ elkav seharû a’yunen nâsi vesterhebûhum ve câû bi sihrin azîm(azîmin).
(Musa A.S): “Atın!” dedi. (Sihirbazlar asayı) attıkları zaman insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular ve büyük bir sihirle geldiler.

7/A’RÂF-117: Ve evhaynâ ilâ mûsâ en elkı asâke, fe izâ hiye telkafu mâ ye’fikûn(ye’fikûne).
Ve Musa (A.S)’ya asasını atmasını vahyettik. Attığı zaman o, (onların) uydurdukları (sihirle yaptıkları) şeyleri yuttu.

7/A’RÂF-118: Fe vakaal hakku ve batale mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Böylece hak (gerçek) vuku buldu (ortaya çıktı). Ve onların yapmış oldukları şeyler bâtıl oldu (yok oldu).

7/A’RÂF-119: Fe gulibû hunâlike venkalebû sâgırîn(sâgırîne).
Böylece orada yenildiler ve zelil olarak geri döndüler.

7/A’RÂF-120: Ve ulkıyes seharatu sâcidîn(sâcidîne).
Ve sihirbazlar öne atılarak secde ettiler.

7/A’RÂF-121: Kâlû âmennâ bi rabbil âlemîn(âlemîne).
“Âlemlerin Rabbine biz îmân ettik.” dediler.

7/A’RÂF-122: Rabbi mûsâ ve hârûn(hârûne).
Musa (A.S)’ın ve Harun (A.S)’ın Rabbine.

7/A’RÂF-123: Kâle fir’avnu âmentum bihî kable en âzene lekum, inne hâzâ le mekrun mekertumûhu fîl medîneti li tuhricû minhâ ehlehâ, fe sevfe ta’lemûn(ta’lemûne).
Firavun (sihirbazlara) şöyle dedi: “Benim size izin vermemden önce ona îmân (mı) ettiniz? Muhakkak ki bu, şehirde onun halkını oradan çıkarmanız için kurduğunuz bir hiledir (tuzaktır). Artık yakında bileceksiniz (öğreneceksiniz).”

7/A’RÂF-124: Le ukattıanne eydiyekum ve erculekum min hilâfin summe le usallibennekum ecmaîn(ecmaîne).
Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı karşılıklı (çapraz) keseceğim. Sonra mutlaka (hepsini) hepinizi asacağım.

7/A’RÂF-125: Kâlû innâ ilâ rabbinâ munkalibûn(munkalibûne).
“Muhakkak biz, artık Rabbimize dönmüş kimseleriz.” dediler.

7/A’RÂF-126: Ve mâ tenkımu minnâ illâ en âmennâ bi âyâti rabbinâ lemmâ câetnâ, rabbenâ efrıg aleynâ sabren ve teveffenâ muslimîn(muslimîne).
Rabbimizin âyetleri bize geldiği zaman, O’na îmân ettik diye bizden intikam alıyorsun. Rabbim, bize sabır yağdır ve bizi sana teslim olmuş olarak öldür. (diye dua ettiler)

7/A’RÂF-127: Ve kâlel meleu min kavmi fir’avne e tezeru mûsâ ve kavmehu li yufsidû fìl ardı ve yezereke ve âliheteke, kâle senukattilu ebnâehum ve nestahyî nisâehum ve innâ fevkahum kâhirûn(kâhirûne).
Ve firavunun kavminden ileri gelenler şöyle dedi: “Musa (A.S)’ı ve onun kavmini, yeryüzünde fesat çıkarsınlar ve seni ve ilâhlarını terketsinler diye bırakacak mısın?” (Firavun): “Onların oğullarını keseceğiz (öldüreceğiz) ve kadınlarını sağ (canlı) bırakacağız.” Ve muhakkak ki; biz onların üstünde kahharız (onlara güç kullanacak, tutup yakalayacak kuvvetteyiz).” dediler.

7/A’RÂF-128: Kâle mûsâ li kavmihisteînû billâhi vasbirû, innel arda lillâhi yûrisuhâ men yeşâu min ibâdih(ibâdihî), vel âkıbetu lil muttekîn(muttekîne).
Musa (A.S) kavmine şöyle dedi: “Allah’tan yardım isteyin ve sabredin! Şüphesiz yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona varis kılar. Ve sonuç (zafer) takva sahiplerinindir.”

7/A’RÂF-129: Kâlû ûzînâ min kabli en te’tiyenâ ve min ba’di mâ ci’tenâ, kâle asâ rabbukum en yuhlike aduvvekum ve yestahlifekum fîl ardı fe yanzure keyfe ta’melûn(ta’melûne).
Şöyle dediler: “Sen, bize gelmeden önce de ve bize getirdiğin (hakk dinden) şeyden sonra da bize eziyet edildi, (Hz. Musa da) dedi ki: “Umulur ki; Rabbiniz sizin düşmanınızı helâk eder (yok eder) ve yeryüzünde sizleri halifeler yapar (onların yerine hakim kılar). Böylece nasıl amel edeceğinize (davranacağınıza) bakar.”

7/A’RÂF-130: Ve lekad ehaznâ âle fir’avne bis sinîne ve naksın mines semerâti leallehum yezzekkerûn(yezzekkerûne).
Ve andolsun ki; firavunun ailesini yıllarca ürünlerden kıtlığa uğrattık. Böylece onlar tezekkür etsinler diye.

7/A’RÂF-131: Fe izâ câethumul hasenetu kâlû lenâ hâzih(hâzihî), ve in tusibhum seyyietun yettayyerû bi mûsâ ve men meah(meahu), e lâ innemâ tâiruhum indallahi ve lâkinne ekserehum lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık onlara bir hasene (rahatlık huzur) geldiği zaman: “Bu bizim(hakkımız)dır.” dediler. Ve onlara bir kötülük isabet edince (onu) Musa (A.S) ve beraberindekilerin uğursuzluğu sayıyorlar. Fakat onların uğursuzluğu da Allah tarafından (bir izinle) değil mi? Ve lâkin onların çoğu bunu bilmiyorlar.

7/A’RÂF-132: Ve kâlû mehmâ te’tinâ bihî min âyetin li tesharenâ bihâ fe mâ nahnu leke bi mu’minîn(mu’minîne).
Ve şöyle dediler: “Onunla bizi büyülemek için bize âyetlerden (mucizelerden) ne getirsen gene de biz sana inanacak değiliz.”

7/A’RÂF-133: Fe erselnâ aleyhimut tûfâne vel cerâde vel kummele ved dafâdia ved deme âyâtin mufassalâtin festekberû ve kânû kavmen mucrimîn(mucrimîne).
Bundan sonra, onların üzerine ayrı ayrı  mucizeler, tufan, çekirge (afeti), bit (afeti), kurbağa (afeti) ve kan gönderdik. Buna rağmen kibirlendiler ve mücrim (günahkâr ve suçlu) bir kavim oldular.

7/A’RÂF-134: Ve lemmâ vakaa aleyhimur riczu kâlû yâ mûsed’u lenâ rabbeke bi mâ ahide indek(indeke), le in keşefte anner ricze le nu’minenne leke ve le nursilenne meake benî isrâîl(isrâîle).
Ve azap üzerlerine geldiği (vuku bulduğu) zaman: “Ya Musa (Allah’ın) seni sahip kıldığı ahid (dini hükümlere/İslam’a bağlılığın) sebebiyle bizim için Rabbine dua et. Eğer bizden azabı kaldırırsan, biz sana mutlaka inanırız ve mutlaka İsrailoğullarıcı seninle beraber göndeririz.” dediler.

7/A’RÂF-135: Fe lemmâ keşefnâ anhumur ricze ilâ ecelin hum bâligûhu izâ hum yenkusûn(yenkusûne).
Böylece onlar, o ecele (sona) ulaşana kadar onlardan azabı kaldırdığımız (açtığımız) zaman, onlar sözlerini nakzediyorlardı. (Azap üzerlerinden kaldırıldığı zaman kafirler hemen sözlerinden dönüyorlardı bkz: Araf suresi 99~102).

7/A’RÂF-136: Fentekamnâ minhum fe agraknâhum fîl yemmi biennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne).
Âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyle, böylece onlardan intikam aldık ve onları denizde boğduk.

7/A’RÂF-137: Ve evresnel kavmellezîne kânû yustad’afûne meşârikal ardı ve megâribehelletî bâreknâ fîhâ, ve temmet kelimetu rabbikel husnâ alâ benî isrâîle bi mâ saberû, ve demmernâ mâ kâne yasnau fir’avnu ve kavmuhu ve mâ kânû ya’rişûn(ya’rişûne).
Ve zayıf bırakılmış kavmi, arzın bereketlendirdiğimiz doğusuna ve batısına varis kıldık. Ve İsrailoğullarına sabırlarından dolayı Rabbinizin güzel sözü tamamlandı. Firavunun ve onun kavminin yapmış olduklarını ve kurdukları çardakları (köşkleri, binaları) harap ettik.

7/A’RÂF-138: Ve câveznâ bi benî israîlel bahre fe etev alâ kavmin ya’kufûne alâ asnâmin lehum, kâlû yâ mûsac’al lenâ ilâhen ke mâ lehum âlihetun, kâle innekum kavmun techelûn(techelûne).
Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik kendilerinin olan (yalnız onlara has) putlara devamlı tapan bir kavimle karşılaştılar. Şöyle dediler: “Ey Musa! Onların ilâhları gibi bize de ilâh yap.” Musa (A.S): “Muhakkak ki siz, cahillik eden bir kavimsiniz.” dedi.

7/A’RÂF-139: İnne hâulâi mutebberun mâ hum fîhi ve bâtılun mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Muhakkak ki; bunlar onların içinde bulundukları şey ( küfür İmanları sebebiyle) helâk olmuştur. Ve yapmış oldukları şey bâtıldır (şeytanın vesvesesidir.boştur).

7/A’RÂF-140: Kâle e gayrallâhi ebgîkum ilâhen ve huve faddalekum alel âlemîn(âlemîne).
(Hz Musa); “O, sizi âlemlere (İslam olmakla) üstün kılmışken, size Allah’tan başka bir ilâh mı isteyeyim?” dedi.

7/A’RÂF-141: Ve iz enceynâkum min âli fir’avne yesûmûnekum sûel azâb(azâbi), yukattilûne ebnâekum ve yestahyûne nisâekum ve fî zâlikum belâun min rabbikum azîm(azîmun).
Ve oysa sizi kötü azaba maruz bırakan firavun ailesinden Biz kurtarmıştık. Oğullarınızı öldürüyorlar, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Ve (görmüyormusunuz) bunda Rabbinizden büyük bir imtihan var. dedi.

7/A’RÂF-142: Ve vâadnâ mûsâ selâsîne leyleten ve etmemnâhâ bi aşrin fe temme mîkâtu rabbihî erbaîne leyleh(leyleten), ve kâle mûsâ li ahîhi hârûnahlufnî fî kavmî ve aslıh ve lâ tettebi’ sebîlel mufsidîn(mufsidîne).
Musa (A.S)’a otuz gece vaad ettik ve onu on ile tamamladık. Böylece onun Rabbinin kararlaştırdığı zaman, kırk geceye tamamlandı. Ve Musa (A.S), kardeşi Harun’a şöyle dedi: “Kavmimde bana halef ol (benim yerime vekil olarak yerime sen geç) ve ıslâh et ve müfsidlerin (batıl ile fesat çıkaranların) yoluna tâbî olma.”

7/A’RÂF-143: Ve lemmâ câe mûsâ li mîkâtinâ ve kellemehu rabbuhu kâle rabbi erinî enzur ileyk(ileyke), kâle len terânî ve lakininzur ilel cebeli fe inistekarre mekânehu fe sevfe terânî fe lemmâ tecellâ rabbuhu lil cebeli cealehu dekkan ve harra mûsâ saıkan, fe lemmâ efaka kâle subhâneke tubtu ileyke ve ene evvelul mu’minîn(mu’minîne).
Musa (A.S), tayin ettiğimiz (belirlediğimiz) zamanda gelince, Rabbi onunla (vahiy yoluyla başka bir boyutla dünyayı ayıran bir metafiziksel perde ardından Şura suresi 51) konuştu. (Musa A.S) şöyle dedi: “Rabbim, bana (Kendini) göster, Sana bakayım.” (Allahû Tealâ): “Beni asla göremezsin. Ve fakat dağa bak! O, mekânını kararlı tutabilirse (yerinde durabilirse); o zaman sen, Beni görürsün.” buyurdu. Rabbi, dağa tecelli ettiği zaman (kudreti ile dağa tecelli edince) onu (dağı) paramparça etti. Ve Musa (A.S), bayılarak yere düştü. Sonra ayıldığı zaman: “Sen Sübhan’sın (insan gibi ve insana benzeyen biri değilsin ki seni görebileyim. Seni her tür eksik ve noksan sıfatlardan tenzih ederim. bkz; İhlas suresi). Sana tövbe ederim. Ben, mü’minlerin ilkiyim.” dedi.

7/A’RÂF-144: Kâle yâ mûsâ innîstafeytuke alen nâsi bi risâlâtî ve bi kelâmî fe huz mâ âteytuke ve kun mineş şâkirîn(şâkirîne).
(Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “Ey Musa! Muhakkak ki; Ben, risaletimle ve kelâmımla seni insanların üzerine (Resul) seçtim. Artık (sadece) sana verdiğim şeyleri al. Ve şükredenlerden ol.”

7/A’RÂF-145: Ve ketebnâ lehu fîl elvâhı min kulli şey’in mev’ızaten ve tafsîlen li kulli şey’in fe huzhâ bi kuvvetin ve’mur kavmeke ye’huzû bi ahsenihâ seurîkum dârel fâsikîn(fâsikîne).
Ve Biz, ona (Hz. Musa’ya) levhalarda herşeyden vaaz ederek (öğüt vererek) ve herşeyi tafsil ederek (kesin hükümle ayrı ayrı açıklayarak) yazdırdık. Artık onu kuvvetlice tut ve kavmine emret. Onu, en güzel şekilde alsınlar (uygulasınlar). Yakında size fasıklar yurdunu göstereceğim.

7/A’RÂF-146: Seasrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hakkı ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minu bihâ ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîl(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne).
Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu; onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir.

7/A’RÂF-147: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve likâil âhireti habitat a’mâluhum, hel yuczevne illâ mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Ve âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı inkâr eden kimselerin amelleri, heba oldu (boşa gitti). Onlar, yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılır? (karşılık verilir)?

7/A’RÂF-148: Vettehaze kavmu mûsâ min ba’dihî min huliyyihim iclen ceseden lehu huvâr(huvârun), e lem yerev ennehu lâ yukellimuhum ve lâ yehdîhim sebîlen ittehazûhu ve kânû zâlimîn(zâlimîne).
Musa (A.S)’nın kavmi, ondan sonra (Musa A.S’ın Tur dağına gitmesinden sonra) ziynet eşyalarından, böğüren (ses çıkaran) bir buzağı heykeli (yapıp) onu (ilâh) edindiler. Onun, onlarla konuşmadığını ve onları yola hidayet etmediğini (hidayete erdirmediğini) görmüyorlar mı? Onu (ilâh) edindiler ve zalimler oldular.

7/A’RÂF-149: Ve lemmâ sukıta fî eydîhim ve reev ennehum kad dallû kâlû le in lem yerhamnâ rabbunâ ve yağfir lenâ le nekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne).
Ve başları ellerinin arasına düşürülünce (akılları başlarına gelince pişman oldular) dalâlete düşmüş olduklarını gördüler: “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi mağfiret etmezse, mutlaka biz hüsrana düşenlerden oluruz.” dediler.

7/A’RÂF-150: Ve lemmâ recea mûsâ ilâ kavmihî gadbâne esifen kâle bi’semâ haleftumûnî min ba’dî, e aciltum emre rabbikum, ve elkal elvâha ve ehaze bi re’si ahîhi yecurruhû ileyh(ileyhi), kâlebne umme innel kavmestad’afûnî ve kâdû yaktulûnenî fe lâ tuşmit biyel a’dâe ve lâ tec’alnî meal kavmiz zâlimîn(zâlimîne).
Ve Musa (A.S), (Allahû Tealâ’nın huzurundan) üzüntülü ve öfkeli olarak döndüğü zaman (Allahû Tealâ, ona kavminin saptığını söylemişti: Taha-85). Onlara şöyle dedi: (Ey Harun)“Benden sonra (benim yokluğumda vekilim olarak) bana ne kötü halef oldunuz. Rabbinizin emrine acele mi ettiniz (beklemediniz)?” Ve elindeki (ahid) levhaları bıraktı. Kardeşinin başını tuttu. Onu (hışımla öfkeyle) kendine doğru çekiyor(ken), (Harun A.S) şöyle dedi: “Ey annem oğlu! Muhakkak ki; (bu) kavim, beni zayıf (güçsüz) buldu. Neredeyse beni öldürüyorlardı. Artık benimle (bana böyle davranarak), düşmanlarımın yüzlerini güldürme (sevindirme) ve beni, zalim kavim ile beraber kılma.”

7/A’RÂF-151: Kâle rabbıgfirlî ve li ahî ve edhilnâ fî rahmetike ve ente erhamur râhımîn(râhımîne).
(Musa A.S) şöyle dedi: “Rabbim, beni ve kardeşimi mağfiret et ve bizi rahmetinin içine al (dahil et).Ve Sen, rahmet edenlerin en çok rahmet edenisin.”

7/A’RÂF-152: İnnellezînettehazûl ıcle seyenâluhum gadabun min rabbihim ve zilletun fîl hayâtid dunyâ, ve kezâlike neczîl mufterîn(mufterîne).
Muhakkak ki; buzağıyı (otorite/ilah) edinen kimseler, Rab’lerinden bir gazaba ve dünya hayatında bir zillete uğrayacaklar. Ve işte böyle, iftira edenleri cezalandırırız.

7/A’RÂF-153: Vellezîne amilûs seyyiâti summe tâbû min ba’dihâ ve âmenû inne rabbeke min ba’dihâ le gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve seyyiat (itaatsizlik) işleyenler, sonra da ondan (o seyyiatten) sonra tövbe ettiler ve âmenû oldular (ise) muhakkak ki; senin Rabbin, ondan (âmenû olduktan) sonra elbette Gafur (günahları sevaba çeviren)dur ve Rahîm (Müminlere rahmet gönderen)dir.

7/A’RÂF-154: Ve lemmâ sekete an mûsel gadabu ehazel elvâh(elvâha), ve fî nushatihâ huden ve rahmetun lillezîne hum li rabbihim yerhebûn(yerhebûne).
Ve Musa (A.S)’nın öfkesi yatışınca levhaları (Tevrat’ı)  aldı. Onun ( iki taş levhanın bir) nüshasında hidayet vardır. Ve o, (aracılar aracı ilahlar yerine) Rab’lerinden korkan kimseler için bir rahmettir.

7/A’RÂF-155: Vahtâra mûsâ kavmehu seb’îne raculen li mîkâtinâ, fe lemmâ ehazet humur recfetu kâle rabbi lev şi’te ehlektehum min kablu ve iyyâye, e tuhlikunâ bi mâ feales sufehâu minnâ, in hiye illâ fitnetuk(fitnetuke), tudıllu bihâ men teşâu ve tehdî men teşâu ente veliyyunâ fâgfirlenâ verhamnâ ve ente hayrûl gâfirîn(gâfirîne).
Ve Musa (A.S), Bizim belirlediğimiz buluşma zamanımız için kavminden yetmiş adam seçti. Onları, şiddetli sarsıntı (Rahman Allah kudreti ile dağa tecelli edince Araf 143) yakalayınca şöyle dedi: “Rabbim, şâyet dileseydin daha önce onları ve beni helâk ederdin. İçimizden sefihlerin yaptıklarından dolayı, bizi helâk mı edeceksin? O ancak Senin bir imtihanındır. Onunla dilediğini dalâlette bırakırsın ve dilediğini hidayete erdirirsin. Sen, bizim dostumuzsun. Artık bizi mağfiret et ve bize rahmet (merhamet) et. Sen, mağfiret edenlerin en hayırlısısın.”

7/A’RÂF-156: Vektub lenâ fî hâzihid dunyâ haseneten ve fîl âhıreti innâ hudnâ ileyk(ileyke), kâle azâbî usîbu bihî men eşâu ve rahmetî vesiat kulle şey’(şey’in), fe se ektubuhâ lillezîne yettekûne ve yu’tûnez zekâte vellezîne hum bi âyâtinâ yu’minûn(yu’minûne).
Bizim için bu dünyada da bir iyilik yaz, ahirette de. “Çünkü biz sana varan doğru yola yöneldik.” Allah, şöyle dedi: Azabım var ya, dilediğim kimseyi ona uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kapsamıştır. Onu, bana karşı gelmekten sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.

7/A’RÂF-157: Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli ye’muruhum bil ma’rûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Onlar ki, yanlarına (gönderilmiş Resul’leri de tasdik eden tahrif edilmemiş içinde Allah’ın indirdiği hak hükmü barındıran hakiki) Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. (O Resul’ler) Onlar ma’ruf ile (irfanla) emreder, onları münkerden nehyeder ve onlara tayyib olanları (temiz ve güzel olan şeyleri), helâl kılar. Habis olanları (kötü ve pis şeyleri), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını ( günah yüklerini böylece) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri,kaldırır. Artık onlar, O’na (geçmişte gönderilmiş Allah’ın indirdiği bozulmamış hükümlere ve o hak hükümleri insanlara bildiren Resullere ) îmân ettiler ve O’na saygı gösterdiler ve O’na yardım ettiler ve O’nunla beraber indirilen Nur’a (indirilen gerçek hükümlere/Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldular. İşte onlar, onlar felâha erenlerdir.

7/A’RÂF-158: Kul yâ eyyuhen nâsu innî resûlullâhi ileykum cemîanillezî lehu mulkus semâvâti vel ard(ardı), lâ ilâhe illâ huve yuhyî ve yumît(yumîtu), fe âminû billâhi ve resûlihin nebiyyil ummiyyillezî yu’minu billâhi ve kelimâtihî vettebiûhu leallekum tehtedûn(tehtedûne).
De ki: “Ey insanlar! Muhakkak ki; ben, sizin hepinize (gönderilen) Allah’ın resûlüyüm. O ki; semaların ve arzın mülkü, O’nundur. O’ndan başka ilâh yoktur. O, hayat verir (yaşatır) ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve O’nun ümmî, nebî, resûlüne îmân edin ki; O, bir Allah’a ve O’nun kelimelerine (sözlerine) inanır (îmân eder). Ve O’na tâbî olun ki; böylece siz de, hidayete eresiniz.”

7/A’RÂF-159: Ve min kavmi mûsâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî ya’dilûn(ya’dilûne).
Ve Musa (A.S)’ın kavminden bir ümmet vardır. (Vardı) Hakk’a hidayet ederler. Ve onunla (hak ile) adaletle hükmederler(di).

7/A’RÂF-160: Ve katta’nâhumusnetey aşrete esbâtan umemâ(umemen), ve evhaynâ ilâ mûsâ izisteskâhu kavmuhu enıdrıb bi asâkel hacer(hacere), fenbeceset minhusnetâ aşrete aynâ(aynen), kad alime kullu unâsin meşrebehum, ve zallelnâ aleyhimul gamame ve enzelnâ aleyhimul menne ves selvâ, kulû min tayyibâti mâ rezaknâkum, ve mâ zâlemûnâ ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn(yazlimûne).
Ve onları ümmet olarak on iki sıbt’a ayırdık. Kavmi ondan su istediği zaman, Musa (A.S)’a asasını taşa vurmasını vahyettik. Hemen ondan on iki pınar fışkırdı. Her grup insan, içeceği yeri bildi. Ve onların üzerini bulutla gölgeledik. Ve onlara, kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Sizi rızıklandırdığımız helâl şeylerden yeyin! Dedik. Ve (onlar nankörlükleriyle), bize zulmetmediler, fakat kendi nefslerine zulmettiler.

7/A’RÂF-161: Ve iz kîle lehumuskunû hâzihil karyete ve kulû minhâ haysu şi’tum ve kûlû hıttatun vedhulûl bâbe succeden nagfir lekum hatîâtikum, senezîdul muhsinîn(muhsinîne).
Ve onlara: “Bu şehirde yerleşin ve ondan dilediğiniz yerden yeyin, af dilediğinizi söyleyin ve kapıdan secde ederek girin.” denilmişti. “Sizin hatalarınızı mağfiret edelim ve muhsinlere daha da arttıralım.”

7/A’RÂF-162: Fe beddelellezîne zalemû minhum kavlen gayrellezî kîle lehum fe erselnâ aleyhim riczen mines semâi bi mâ kânû yazlimûn(yazlimûne).
Böylece onlardan zulmedenler, sözü; (Allah’ın indirdiği buyrukları) onlara söylenenden başka bir sözle değiştirdiler. (İslam dinini çok tanrılı aracılı şirk dinine tevil ettiler. Bkz Araf suresi 53 ) Bunun üzerine, yapmış oldukları zulümler sebebiyle, semadan onların üzerine bir azap gönderdik.

7/A’RÂF-163: Ves’elhum anil karyetilletî kânet hâdıratel bahri iz ya’dûne fîs sebti iz te’tîhim hîtânuhum yevme sebtihim şurre’an ve yevme lâ yesbitune lâ te’tîhim, kezâlike neblûhum bi mâ kânû yefsukûn(yefsukûne).
Ve onlara (bir zamanlar) deniz kenarında olan beldeden sor. Balıkları onlara yasak uygulama günlerinde (cumartesi günü) akın akın geldiği zaman, (o gün) cumartesi gününde haddi aşıyorlar (yasağı uygulamıyorlardı). Ve yasak uygulamama günü onlara (balıklar) gelmiyorlar. İşte böyle, fıska düşmüş olduklarından dolayı onları imtihan ediyorduk.

7/A’RÂF-164: Ve iz kâlet ummetun minhum lime teizûne kavmenillâhu muhlikuhum ev muazzibuhum azâben şedîdâ(şedîden), kâlû ma’zireten ilâ rabbikum ve leallehum yettekûn(yettekûne).
Ve onlardan bir ümmet: “Allah’ın helâk edeceği (yok edeceği) veya şiddetli bir azapla azap edeceği bir kavme niçin öğüt veriyorsunuz?” dedikleri zaman şöyle dediler: “Rabbinize bir özür olsun ve böylece (bu öğütle) takva sahibi olurlar.” diye.

7/A’RÂF-165: Fe lemmâ nesû mâ zukkirû bihî enceynellezîne yenhevne anis sûi ve ahaznellezîne zalemû bi azâbin beîsin bi mâ kânû yefsukûn(yefsukûne).
Artık onunla (İndirilmiş hükümleri terk ettikleri zaman) öğüt verildikleri şeyi unuttukları zaman, kötülükten men (nehy) edenleri kurtardık. Ve zulüm edenleri, fıska düşmüş olduklarından dolayı kötü bir azapla aldık (yakaladık).

7/A’RÂF-166: Fe lemmâ atev an mâ nuhû anhu kulnâ lehum kûnû kıredeten hâsiîn(hâsiîne).
Böylece onlar, ondan nehyedildikleri şeyde haddi aşınca, onlara: “Aşağılık maymunlar olun!” dedik.

7/A’RÂF-167: Ve iz teezzene rabbuke le yeb’asenne aleyhim ilâ yevmil kıyâmeti men yesûmuhum sûel azâb(azâbi), inne rabbeke le serîul ıkâbi ve innehu le gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve senin Rabbin kıyâmet gününe kadar, onlara azabın en kötüsünü yapacak kişileri mutlaka göndereceğini bildirmişti. Muhakkak ki senin Rabbin ikabı (cezası) çabuk olandır. Ve gerçekten O, elbette Gafur ve Rahîm’dir.

7/A’RÂF-168: Ve katta’nâhum fîl ardı umemâ(umemen), minhumus sâlihûne ve minhum dûne zâlike ve belevnâhum bil hasenâti ves seyyiâti leallehum yerciûn(yerciûne).
Ve yeryüzünde onları ümmetlere (topluluklara) ayırdık. Onlardan bir kısmı salihler ve bir kısmı bunlardan başkalarıdır (salih olmayanlardır). Ve onları, hasenat ve seyyiat ile imtihan ettik ki; böylece (din gününe,hesap gününe sınandıkları amellerle ) dönsünler diye.

7/A’RÂF-169: Fe halefe min ba’dihim halfun verisûl kitâbe ye’huzûne arada hâzel ednâ ve yekûlûne se yugferu lenâ ve in ye’tihim aradun misluhu ye’huzûh(ye’huzûhu), e lem yu’haz aleyhim mîsâkul kitâbi en lâ yekûlû alâllâhi illel hakka ve deresû mâ fîh(fîhî), ved dârul âhıretu hayrun lillezîne yettekûn(yettekûne), e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).
Artık onlardan sonra, sonraki nesil halef oldu (sınanmak üzere onların yerine geçti). Kitab’a varis oldular. Ve: “Yakında bize mağfiret edilecek (günahlarımız sevaba çevrilecek).” diyerek, bu değersiz dünya malını alırlar (aldılar). Ve onun gibi bir misli daha dünya malı onlara gelse, onu da alırlar. Allah’a karşı haktan başka bir şey söylememeleri için (Allah’ın indirdiği hakiki hükümleri tebliğ için) onlardan Kitab’ın misaki alınmadı mı? Ve (gönderilen paygamberler Allah’ın indirdiği kitabın hükümlerini) O’nun içindekileri, onlara okudular. Takva sahibi olanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl etmez misiniz?

7/A’RÂF-170: Vellezîne yumessikûne bil kitâbi ve ekâmus salâte innâ lâ nudîu ecrel muslihîn(muslihîne).
Onlar ki; Kitab’a sımsıkı sarılırlar ve namazı ikame ederler. Muhakkak ki Biz, salih olanların ecrini zayi etmeyiz.

7/A’RÂF-171: Ve iz netaknel cebele fevkahum ke ennehu zulletun ve zannû ennehu vâkıun bihim, huzû mâ âteynâkum bi kuvvetin vezkurû mâ fîhi leallekum tettekûn(tettekûne).
Ve dağı, bir gölge gibi onların üzerine çekip kaldırdığımız zaman onu, üzerlerine düşecek zannettiler. Size verdiğimiz şeyi, kuvvetle tutun ve onun içinde olanı (emir ve yasakları), hatırlayın (uygulayın). Böylece siz, takva sahibi olursunuz.

7/A’RÂF-172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).
Ve kıyamet günü senin Rabb’inin; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim ki ayetlerimden ayrıldınız ? sorusuna mukabil “Biz (indirilen kitaptan/Zikr hükümlerinden) gerçekten gafildik diye mazeret bulamamaları için, Ademoğullarından ve hepsi birbirlerinin zürriyetinden olan ardarda gönderdiği elçiler ile onların hepsini ardı sıra birbirlerine şahit tuttu.

7/A’RÂF-:173: Ev tekûlû innemâ eşreke âbâunâ min kablu ve kunnâ zurriyyeten min ba’dihim, e fe tuhlikunâ bimâ fealel mubtilûn(mubtilûne).
Veya fakat daha önce babalarımız da şirk koştu ve biz onlardan sonraki nesiliz. Hal böyle iken bâtılla amel edenlerin yaptıklarından dolayı mı bizi helâk edeceksin?” dersiniz diye.

7/A’RÂF-174: Ve kezâlike nufassılul âyâti ve leallehum yerci’ûn(yerci’ûne).
Ve işte böyle âyetlerimizi ayrı ayrı açıklıyoruz ki; böylece onlar, (din ve hesap gününe itaat amelleriyle) dönsünler diye.

7/A’RÂF-175: Vetlu aleyhim nebeellezî âteynâhu âyâtinâ fenseleha minhâ fe etbeahuş şeytânu fe kâne minel gâvîn(gâvîne).
Onlara, âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku (anlat). Sonra o, ondan (Allah’ın indirdiği âyetlerden) ayrıldı, artık şeytan onu kendisine tâbî kıldı. Ve böylece o zarar görenlerden (azgınlardan) oldu.

7/A’RÂF-176: Ve lev şi’nâ le refa’nâhu bihâ ve lâkinnehû ahlede ilel ardı vettebea hevâh(hevâhu), fe meseluhu ke meselil kelb(kelbi), in tahmil aleyhi yelhes ev tetrukhu yelhes, zâlike meselul kavmillezîne kezzebû bi âyâtinâ, faksusîl kasasa leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Ve şâyet dileseydik onu, onunla (Zikir âyetlerimizle) elbette yükseltirdik. Ve fakat o dünyaya meyletti ve hevasına (nefsinin heveslerine ve heveslerine onay veren batıl inanışlara ) tâbî oldu. Artık onun hali, köpeğin hali gibidir ki; onunla ilgilensen de solur, onu terketsen de (kendi haline bıraksan da) solur. Âyetlerimizi yalanlayan kavmin hali işte böyledir. Artık bu kısası anlat, böylece onlar tefekkür ederler.

7/A’RÂF-177: Sâe meselennil kavmullezîne kezzebû bi âyatinâ ve enfusehum kânû yazlimûn(yazlimûne).
Âyetlerimizi yalanlayan kavmin hali ne kötü. Ve (onlar) nefslerine zulmetmiş oldular.

7/A’RÂF-178: Men yehdillâhu fehuvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Allah kimi hidayete erdirirse, artık o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır.

7/A’RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).
Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (ölçüp tartıp derinlemesine düşünmekle, idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.

7/A’RÂF-180: Ve lillâhil esmâul husnâ fed’uhu bihâ ve zerûllezîne yulhıdûne fî esmâih(esmâihî), se yuczevne mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
En güzel isimler Allah’ındır, artık O’na onunla dua ediniz! Allah’ın isimlerini (sahte ilahlara isimler takarak hakk dini batıla tevil edenler bkz Araf suresi 71. Ve Ayrıca günümüzde kullanılan tahrif edilmiş Tevrat kitabında da tüm çok tanrılı dinlerde olduğu gibi; Allah insana benzetilerek yeryüzünde bir konutta ikamet ettiği yazılıdır ve bu tanrıya Yahve ismi verilmiştir) saptıranları terket! Yapmış oldukları şeyden dolayı yakında cezalandırılacaklar.

7/A’RÂF-181: Ve mimmen halâknâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî ya’dilûn(ya’dilûne).
Ve yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki, Hakk’a (Allah’ın hükümlerine) ulaştırırlar ve onunla (Kuran hükümleriyle) adaletle hükmederler.

7/A’RÂF-182: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ se nestedricuhum min haysu lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Âyetlerimizi yalanlayanları, onların derecelerini, bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaltacağız (böylece yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız).

7/A’RÂF-183: Ve umlî lehum, inne keydî metîn(metînun)
Ve onlara mühlet veririm, benim tuzağım (hilem) metindir (çetindir, katlanması zordur).

7/A’RÂF-184: E ve lem yetefekkerû mâ bi sâhıbihim min cinneh(cinnetin), in huve illâ nezîrun mubîn(mubînun).
Ve onların sahibinde (öğütleri getiren Hz Muhammed’de)  cinnetten (delilikten) yana bir şey olmadığını tefekkür etmezler mi? O ancak apaçık bir nezirdir.

7/A’RÂF-185: E ve lem yanzurû fî melekûtis semâvâti vel ardı ve mâ halakallâhu min şey’in ve en asâ en yekûne kadıkterebe eceluhum, fe bi eyyi hadîsin ba’dehu yu’minûn(yu’minûne).
Onlar yerlerin, göklerin hükümranlığına ve Allah’ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olması ihtimaline bakmıyorlar mı? Ondan sonra artık hangi söze inanırlar ?

7/A’RÂF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye leh(lehu), ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren herhangi bir aracı) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder.

7/A’RÂF-187: Yes’elûneke anis sâ’ati eyyâne mursâhâ, kul innemâ ilmuhâ inde rabbî, lâ yucellîhâ li vaktihâ illâ huv(huve), sekulet fîs semâvâti vel ard(ardı), lâ te’tîkum illâ bagtete(bagteten), yes’elûneke ke enneke hafiyyun anhâ, kul innemâ ilmuhâ indallâhi ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Sana saati (kıyâmet) ne zaman olacağını (karar kılındığını) soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. Yerlere ve göklere ağır geldi, o size ansızın gelir (ansızın olmaktan başka bir şekilde gelmez). Sen sanki ondan haberdarmışsın gibi soruyorlar. “Onun ilmi yalnızca Allah’ın katındadır.” de. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.

7/A’RÂF-188: Kul lâ emliku li nefsî nef’an ve lâ darran illâ mâşaallâh(mâşaallâhu), ve lev kuntu a’lemul gaybe lesteksertu minel hayri ve mâ messeniyes sûu in ene illâ nezîrun ve beşîrun li kavmin yu’minûn(yu’minûne).
De ki: “Allah’ın dilemesi hariç, ben kendime fayda veya zarar verecek güce malik değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, hayrı mutlaka çoğaltırdım, bana bir kötülük dokunmazdı. Ben ancak mü’min olan kavim için bir nezir (uyaran) ve müjdeleyiciyim.

7/A’RÂF-189: Huvellezî halakakum min nefsin vâhıdetin ve ceale minhâ zevcehâ li yeskune ileyhâ, fe lemmâ tegaşşâhâ hamelet hamlen hafîfen fe merret bihî, fe lemmâ eskalet deavâllâhe rabbehumâ lein âteytenâ sâlihan le nekûnenne mineş şâkirîn(şâkirîne).
Sizi bir nefsten yaratan ve onunla sükûn bulmanız için, (aynı mayadan) onun eşini yaratan O’dur. Böylece, eşi onu (sarılıp) örtünce, hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Artık bir müddet onunla dolaştı. Ağırlaştığı zaman ikisinin Rabbi olan Allah’a (birlikte) dua ettiler: “Eğer bize bir salih (evlât) verirsen mutlaka şükredenlerden oluruz.” dediler.

7/A’RÂF-190: Fe lemmâ âtâhumâ sâlihan cealâ lehu şurakâe fîmâ âtâhumâ, fe teâlâllâhu ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
O ikisine salih bir (evlât) verdiğimiz zaman ise, o ikisine verdiğimiz şeylerle (onlara verdiğimiz evlatlarla çoğalmış bir neslin içinden ölümlü aciz bir kişiyi/ aracıları, ruhbanları seçip) ona (Allah’a o aracı insanlarla) ortaklar kıldılar. (Kılıyorlar). Oysa Allahû Tealâ onların şirk koştuklarından yücedir (Âlî’dir).

7/A’RÂF-191: E yuşrikûne mâ lâ yahluku şey’en ve hum yuhlekûn(yuhlekûne).
Onlar kendileri (Allah’a ettikleri bir dua ile) yaratılıyorken, bir şey yaratamayan şeyleri (aracıları) şirk mi koşuyorlar?

7/A’RÂF-192: Ve lâ yestetîûne lehum nasran ve lâ enfusehum yansurûn(yansurûne).
Ve (Şirk koştukları şeyler) onlara bir yardıma güç yetiremezler. Ve onlar kendilerine (de) yardım edemezler.

7/A’RÂF-193: Ve in ted’ûhum ilel hudâ lâ yettebiûkum, sevâun aleykum e deavtumûhum em entum sâmitûn(sâmitûne).
Ve eğer onları hidayete çağırırsanız size tâbî olmazlar. Onları davet mi ettiniz yoksa siz sessiz mi kaldınız? Sizin için birdir (ne yapsanız değişmezler).

7/A’RÂF-194: İnnellezîne ted’ûne min dûnillâhi ıbâdun emsâlukum fed’ûhum felyestecibû lekum in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Muhakkak ki; Allah’tan başka dua ettikleriniz de sizler gibi kullardır. Öyleyse onları çağırın. Eğer doğru sözlü iseniz böylece size (sizin duanıza) icabet etsinler (duanızı yerine getirsinler).

7/A’RÂF-195: E lehum erculun yemşûne bihâ, em lehum eydin yabtışûne bihâ, em lehum a’yunun yubsırûne bihâ, em lehum âzânun yesmeûne bihâ, kulid’û şurekâekum summe kîdûni fe lâ tunzırûn(tunzırûne).
Onların, onlarla yürüdükleri ayakları mı var? Veya onlarla tuttukları elleri mi var? Veya onlarla gördükleri gözleri mi var? Veya onlarla işittikleri kulakları mı var? Söyle (onlara) ortaklarını çağırsınlar, sonra (yapabiliyorlarsa) Allah’a tuzak kursunlar. Böylece göz açtırmayın (Böylece İslam’a ve Resul’lerine fırsat vermeyin).

7/A’RÂF-196: İnne veliyyiyallâhullezî nezzelel kitâbe ve huve yetevelles sâlihîn(sâlihîne).
Muhakkak ki; Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) indiren Allah benim dostumdur. Ve O, sadece salihlere velîlik yapar (dosttur). De!

7/A’RÂF-197: Vellezîne ted’ûne min dûnihî lâ yestetîûne nasrakum ve lâ enfusehum yensurûn(yensurûne).
O’ndan başka dua ettiğiniz şeyler (aracılar) size yardım etmeye muktedir değillerdir ve onlar kendilerine bile yardım edemezler. De.

7/A’RÂF-198: Ve in ted’ûhum ilel hudâ lâ yesme’û, ve terâhum yenzurûne ileyke ve hum lâ yubsırûn(yubsırûne).
Ve onları eğer hidayete çağırırsanız işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün ve onlar görmezler.

7/A’RÂF-199: Huzil afve ve’mur bil urfi ve a’rıd anil câhilîn(câhilîne).
Affı ahzet (affı kendine usül edin) ve irfanla emret ve cahillerden yüz çevir.

7/A’RÂF-200: Ve immâ yenzeganneke mineş şeytâni nezgun festeiz billâh(billâhi), innehu semîun alîm(alîmun).
Ve fakat şeytandan sana bir dürtü gelirse, hemen Allah’a sığın. Muhakkak ki O; işitendir, bilendir.

7/A’RÂF-201: İnnellezînettekav izâ messehum tâifun mineş şeytâni tezekkerû fe izâhum mubsırûn(mubsırûne).
Muhakkak ki; takva sahibi kimseler şeytandan onlara gözü bürüyen bir vesvese dokunduğu zaman (Allah’ı) tezekkür ederler. İşte o zaman onlar, basar edenlerdir. (Allah’ı anıp sığınanların kalp gözlerinden gışavet perdesi kaldırılıldığı için tezekkür eden takva sahipleri o halde basar hassası ile görürler: Casiye-23).

7/A’RÂF-202: Ve ihvânuhum yemuddûnehum fîl gayyi summe lâ yuksirûn(yuksirûne).
Ve onların (şeytanların) kardeşleri onları cehenneme sürüklerler. Sonra (bundan) vazgeçmezler.

7/A’RÂF-203: Ve izâ lem te’tihim biâyetin kâlû lev lectebeytehâ, kul innemâ ettebiu mâ yûhâ ileyye min rabbî hâzâ besâiru min rabbikum ve huden ve rahmetun li kavmin yu’minûn (yu’minûne).
Ve onlara bir âyet getirmediğin zaman “Onu derleyip toplasaydın (bizim hevamıza isteğimize göre bir âyet düzenleseydin, bizim adetlerimize uyarlasaydın) olmaz mıydı?” dediler. De ki: “Rabbimden bana ne vahyolunursa ben ancak ona tâbî olurum.” Bu, Rabbinizden basiretler (kalp gözlerinizin görmesini sağlayacak olan yardımlar)dır. Ve hidayete erdiren (Allah’a ulaştıran)dır. Ve mü’min olan (kalbine îmân yazılan) bir kavim için rahmettir.

7/A’RÂF-204: Ve izâ kuriel kur’ânu festemiû lehu ve ensıtû leallekum turhamûn(turhamûne).
Kur’ân okunduğu zaman artık onu dinleyin! Ve susun ki; böylece rahmete kavuşturulursunuz.

7/A’RÂF-205: Vezkur rabbeke fî nefsike tedarruan ve hîfeten ve dûnel cehri minel kavli bil guduvvi vel âsâli ve lâ tekun minel gâfilîn(gâfilîne).
Ve sabah ve akşam vakitlerinde Rabbini kendi kendine, korkarak ve yalvararak, sözün sesli olmayanı ile (içinden kalben) zikret. Ve gâfillerden olma.

7/A’RÂF-206: İnnellezîne inde rabbike lâ yestekbirûne an ibadetihî ve yusebbihûnehu ve lehu yescudûn(yescudûne). (SECDE ÂYETİ)
Muhakkak ki Allah’ın katında olanlar, O’na ibadet etmekten kibirlenmezler. Ve O’nu tesbih ederler. Ve O’na secde ederler