A’RÂF SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

7/A’RÂF-1: Elif, lâm, mim, sâd
Elif, Lâm, Mim, Sâd.

7/A’RÂF-2: Kitâbun unzile ileyke fe lâ yekun fî sadrike haracun minhu litunzire bihî ve zikrâ lil mu’minîn(mu’minîne).
Sana indirilen Kitap, mü’minler için bir * Zikir’dir. Ve O kitapla  onları uyarman içindir. Artık bundan dolayı, göğsünde bir darlık (sıkıntı) olmasın.

Hükümlerine sadakat dairesinde sınamak gayesiyle yeryüzüne gönderdiği insanoğlu için; Hüküm ve Hikmet sahibi Hakim Allah, her dönem Resul’leri vasıtasıyla sınanma hükümlerini ihtiva eden buyruklarını iletmiştir. Her dönem {bkz; Beyyine suresi 3} gönderdiği hükümler aynı olduğu için, “hükümlerin tekrarı” manasıyla Kuran’ın ana ismi Zikir’dir. Kuran’ın ve Hz Musa’ya gönderilen Tevrat’ın ve Hz İsa’ya gönderilen İncil’in ve diğer Resul’lere gönderilen tüm kitapların ortak ismi, aynı hükümleri barındırdığı için “hükümlerin tekrarı” manasıyla zikr’dir. Zikr tek tanrılı “İslam dininin hüküm kitabının ortak ismi” iken; Kuran Tevrat veya İncil gibi isimler Zikr’in {bkz; Râd suresi 38} dönemsel adlarıdır. Geçmişte tarih boyu {bkz; Bakara suresi 100,101} gönderilen tüm kitaplar muktesim müşrikler tarafından tahrif edildiği için bu nedenle Aziz Allah  SÂD suresi 1. ayetinde Kur’an’dan “Zikr kitabının sahibi” yani “içinde İslam hükümlerini eksiksiz barındıran yegane kitap” olduğunu vurgulamıştır . Muktesim, bölen, parçalayan, taksim eden demektir. Muktesimler, şirk sömürü düzeni inançlarını halka empoze etmek için; Hz Musa’ya verilmiş mucizeler gibi önceki Zikr kitaplarında da mevcut olan benzeş/müteşabih ayetlerin bir kısmını almakla hak dine benzer gösterip, akabinde İslamın muhkem hükmü sayılan “sadakaların yoksunlara verilmesi”  gibi olmazsa olmaz hükümleri, “sadakaların ruhbanlığa, aracılara ve kırallığa aktarılması” gibi batıl şirk/sömürü hükümlerine dönüştürerek, tahrif ettikleri kitapla insanları Allah’ın otoritesi üzerinden aldatıp sömüren müşrik din adamlarıdır. Nitekim Ali İmran Suresi 50. ayetinde aynı fitnenin muktesim müşrikler tarafından Hz İsa döneminde de yapıldığı belirtilmekte ve Hz İsa’nın batıl ayetleri nesh etmek istediği halde büyük bir dirençle karşılaştığı açıklanmaktadır. Kuran’da muktesimler, Hicr suresinde detaylı açıklanmıştır ve 90. ayetinde çoğul haliyle muktesimler olarak kullanılmıştır. Bu nedenle Aziz Allah İslam Zikr hükümlerinin, değişmez korunmuş “ana kitap” olarak da anılan Levh-i Mahfuz’da {Büruc 21,21} saklı olduğunu ve geçmişte kitabı Tahrif edip yerine Tevrat’a kısım kısım yerleştirdikleri şirk ve sömürü sistemini ihtiva eden bölümleri/kısımları/ayetleri, Kuran ayetleriyle kaldırıp nesh ettiğini  Bakara 106. ayetiyle bildirmiştir. Araf suresinin hemen başında, “indirilen ayetlerin” “Zikr” olduğu tekrar vurgulanarak kitap muhtelif konularda tilavet edilmeye devam edilmektedir. . Zikri Tilavet etmek; Geçmişte müşriklerin tali olarak bozup tahrif etmiş oldukları Zikr hükümlerini hem yaptıkları tahrifatı göstererek hem de hükmün aslını işaret ederek tali düzeltmeler yapmakla layıkı hakikat içinde kitabı okumak demektir. Kuran’da Zikr farklı konular içeriğinde Tilavet edilir. Örneğin saffat suresinde ahirete iman hususunda kitap tilavet edilirken. Nisa suresinde ise Kadınlar yetimler engelliler köleler cariyeler vb gibi konularda sosyal yaşantı üzerine tilavet edilir. Örneğin;/ Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: “Allah, kadınların haklarını daha önceki indirdiği kitaplarda farz kılmış olduğu halde, onlara vermediğiniz hakları ve zulüm ile zorla nikâhlamak istediğiniz aciz yetim kız çocukları hakkında ve yetimlere adaletle davranmanız hususunda şimdi size Kitab’ında tilavet edilmekte olan âyetleriyle fetva veriyor. Ve hayır olarak ne yaparsanız, o taktirde muhakkak ki Allah, onu en iyi bilendir. Nisa suresi 127)
Araf suresi devam eden ayetlerinde de kitap/Zikr, Allah’ın indirdiği asıl orjinal haliyle geçmişte yaşamış çeşitli toplumlar üzerinden çeşitli örnekler verilerek tilavet edilecek.

7/A’RÂF-3: Ittebiû mâ unzile ileykum min rabbikum ve lâ tettebiû min dûnihî evliyâ(evliyâe), kalîlen mâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Rabbinizden size indirilene (Zikre/Kuran’a) tâbî olun. Ve ondan başka dostlar edinmeyin. Ne kadar az *tezekkür ediyorsunuz.

Tezekkür; Allah’ın eksiksiz kitabı olan Zikr/Kuran ayetleri ile bildirdiği hususlara iman edip Zikr ayetlerindeki bilgiler ile bir konuyu zihninde muhakeme edip karar vermek demektir. Örneğin “sadaka verin” diyen bir ayetini okurken sadakaların “yoksunlara verilmesini açıklayan” bir diğer ayetiyle zihninde birleştirip her ayetini Allah’ın açıklama getirdiği bir diğer Kuran ayetiyle zihninde örtüştürerek kavramakla ; Aziz Allah’ın kullarından isteklerini, menfaat uğruna değiştiren aracılara ihtiyaç duymadan, Zikr hükümleriyle yani Te-Zikr/Tezekkür yöntemiyle Allah’a aracısız yönelmek demektir. {bkz;Sad 29,İbrahim 52, Zumer 18 Mümin 54}  parantez içinde verdiğimiz konumuzu açıklayan te-Zikr örnekleri gibi. Ulul’elbab; Zikr ile tezekkür etmekle aracıların yalan yanlış eksik bilgilerine ihtiyaç hissetmeden, Allah’a aracısız yönelen kullarına ise Ulul’elbab denir. Ulul’elbab; “her dönem” {bkz; Zumer suresi 18 Rad suresi 10} tebliğ edileni saklamadan muktesim müşrikler gibi { bkz; hicr suresi 90} değiştirmeden dini açıklayıp yaşayıp yaşatanlar demektir. Ayrıca; Ulul’elbab kişilerin detaylı özellikleri için bkz; Rad suresi 19~25

7/A’RÂF-4: Ve kem min karyetin ehleknâhâ fe câehâ be’sunâ beyâten ev hum kâilûn(kâilûne).
(Geçmişte sizin toplumunuz gibi müşrik olmuş kafirlerin) Ülkeleriden nicesini helâk ettik. Artık azabımız onlara geceleyin veya onlar öğle uykusu uyurken geldi.

7/A’RÂF-5: Fe mâ kâne da’vâhum iz câehum be’sunâ illâ en kâlû innâ kunnâ zâlimîn(zâlimîne).
Azabımız onlara geldiği zaman, onların duaları (artık iş işten geçince Allah’a yalvarmaları): “Affet! Muhakkak ki; biz zalimler olduk.” demekten başka bir şey olmadı.

7/A’RÂF-6: Fe le nes’elennellezîne ursile ileyhim ve le nes’elennel murselîn(murselîne).
O zaman (hesap gününde) kendilerine resûller gönderilen o (fasık/müşrik) kimselere ve (üzerlerine şahit tuttuğumuz) kendileri için gönderilmiş olan resûllere muhakkak soracağız.

7/A’RÂF-7: Fe le nekussanne aleyhim bi ilmin ve mâ kunnâ gâibîn(gâibîne).
O halde orada (ahirette) onlara, (yeryüzünde yaşamış oldukları her şeyi) mutlaka bir ilim ile anlatacağız. Biz gaibler( Bkz; Mutafifin suresi 21 İnsanların yeryüzünde her yaptığını Hakim Allah adına kayıt altına alan Allah’ın görev verdiği biz “mukarrebin “melekleri), yeryüzünde yaptıklarından habersiz değildik. Diyeceğiz.

7/A’RÂF-8: Vel veznu yevme izinil hakk(hakku), fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).
İzin günü (din günü/hesap günü) tartı (ölçü) haktır. Kimin (hesap günü sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar, felâha erenlerdir.

7/A’RÂF-9: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum bimâ kânû biâyâtinâ yazlimûn(yazlimûne).
Ve kimin (sevap) tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize zulmettiklerinden dolayı böylece nefslerini (kendi kendilerine ahirette) hüsrana düşürmüş olanlardır.

7/A’RÂF-10: Ve lekad mekkennâkum fîl ardı ve cealnâ lekum fîhâ maâyiş’(maâyişe), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).
Andolsun ki, sizi (sınanmak gayesinde) yeryüzüne yerleştirdik ve orada size geçim kaynakları kıldık. Oysa Siz Ne kadar az şükrediyorsunuz?

7/A’RÂF-11: Ve lekad halaknâkum summe savvernâkum summe kulnâ lil melâiketiscudû li âdeme fe secedû illâ iblîs(iblîse), lem yekun mines sâcidîn(sâcidîne).
Ve andolsun ki; sizi (ahirette) Biz yarattık. Sonra size suret (insan şekli/yapısı) verdik. Sonra meleklere: “Âdem (A.S)’a secde edin.” dedik. İblis hariç, secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.

7/A’RÂF-12: Kâle mâ meneake ellâ tescude iz emertuk(emertuke), kâle ene hayrun minh(minhu), halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn(tînin).
(Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “Sana (secde etmeyi) emrettiğim zaman, seni secde etmekten men eden nedir?” İblis: “Ben ondan hayırlıyım, çünkü beni ateşten ve onu (Bkz: Hicr suresi 33 eskimeyen yıpranmayan “hamein mesnun salsalin” muhtevası bir özel bir) tinden (topraktan) yarattın.” dedi.

7/A’RÂF-13: Kâle fehbit minhâ fe mâ yekûnu leke en tetekebbere fîhâ fahruc inneke mines sâgirîn(sâgirîne).
(Allahû Tealâ): “Öyleyse oradan in! Artık orada artık senin kibirlenmen olmaz. Hemen oradan (cennetten) çık. Muhakkak ki, sen alçaklardansın.” buyurdu.

7/A’RÂF-14: Kâle enzırnî ilâ yevmi yub’asûn(yub’asûne).
(İblis): “Beas gününe (yeniden ahirette diriltileceğimiz güne/kıyâmet gününe) kadar bana izin (mühlet) ver.” dedi.

7/A’RÂF-15: Kâle inneke minel munzarîn(munzarîne).
(Allahû Tealâ): “Muhakkak ki sen izin (mühlet) verilenlerdensin.” buyurdu.

7/A’RÂF-16: Kâle fe bimâ agveytenî le ak’udenne lehum sırâtekel mustekîm(mustekîme).
(İblis): “Bundan sonra, beni azdırman sebebiyle, (hidayetlerine mani olmak için) mutlaka Senin Sıratı Mustakîmin’e (hidayet hükümlerine/Kuran’a) (çeşitli fitnelerle) karşı duracağım. dedi.

7/A’RÂF-17: Summe le âtiyennehum min beyni eydîhim ve min halfihim ve an eymânihim ve an şemâilihim, ve lâ tecidu ekserehum şâkirîn(şâkirîne).
Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim ve böylece Sen onların çoğunu sana şükredenlerden bulmayacaksın.

7/A’RÂF-18: Kâlehruc minhâ mez’ûmen medhûrâ(medhûren), le men tebiake minhum leemleenne cehenneme minkum ecmaîn(ecmaîne).
(Allahû Tealâ): “Kınanmış ve kovulmuş olarak oradan (cennetten) çık!” dedi. “Elbette yeryüzünde onlardan kim sana tâbî olursa, mutlaka tabi olanlarla birlikte sizin hepinizi (ahirete döndüğünüzde) cehenneme dolduracağım.”

7/A’RÂF-19: Ve yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete fe kulâ min haysu şi’tumâ ve lâ takrebâ hâzihiş şecerete fe tekûnâ minez zâlimîn(zâlimîne).
Ve oysa Biz; ey Âdem! Sen ve zevcen cennette yerleşin sonra da, dilediğiniz yerden yeyin. Ve fakat bu ağaca yaklaşmayın. O zaman (yaklaşırsanız ikiniz de Allah’ın emrine itaatsızlık etmekle) zalimlerden olursunuz. demiştik.

7/A’RÂF-20: Fe vesvese lehumuş şeytânu li yubdiye lehumâ mâ vuriye anhumâ min sev’âtihimâ ve kâle mâ nehâkumâ rabbukumâ an hâzihiş şecereti illâ en tekûnâ melekeyni ev tekûnâ minel hâlidîn(hâlidîne).
Şeytan, onların görünmesi ayıp olan ve kendilerinden örtülmüş yerlerinin açığa çıkarılması için onlara vesvese verdi ve sonra da şöyle dedi: “Rabbiniz sadece iki melek olursunuz veya (burada cennette) ebedî kalanlardan olursunuz, diye bu ağaçtan sizin ikinizi menetti.”

7/A’RÂF-21: Ve kâsemehumâ innî lekumâ le minen nâsıhîn(nâsıhîne).
Ve ikisine de: “Muhakkak ki ben, sizin ikinize nasihat edenlerdenim.” Diye yemin etti.

7/A’RÂF-22: Fedellâhumâ bi gurûr(gurûrin), fe lemmâ zâkâş şecerete bedet lehumâ sev’âtuhumâ ve tafikâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneh(cenneti), ve nâdâhumâ rabbuhumâ e lem enhekumâ an tilkumeş şecereti ve ekul lekumâ inneş şeytâne lekumâ aduvvun mubîn(mubînun).
Böylece o ikisini aldatarak (Allah’a) itaatsızlıklarına öncülük etti. Böylece onlar; Ağaçtan tadınca ayıp yerleri kendilerine o zaman göründü. Ve Rab’leri, ikisine şöyle seslendi: Ben “Sizin ikinizi bu ağaçtan (önceden nasihat ederek) nehyetmedim mi (yasaklamadım mı)? Ve şeytan muhakkak ki ikinizin de düşmandır.” diye size önceden beyan etmedim mi?

7/A’RÂF-23: Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne).
İkisi şöyle dedi: “Rabbimiz, biz (sana inanmayarak itaatsızlık ettik ve böylece) nefslerimize zulmettik, şâyet Sen bize mağfiret ve rahmet etmezsen, biz mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.”

7/A’RÂF-24: Kâlehbitû ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), ve lekum fîl’ardı mustekarrun ve metâun ilâ hîn(hînin).
(Allahû Tealâ): Sizi kandıran Şeytan ile birlikte şimdi yeryüzüne; “Birbirinize düşman olarak inin! Sizin için artık yeryüzünde bir süreye kadar (sınav mühletince) orada kalma ve (sınav mühletince yeme içme gibi nimetlerimle) geçinme vardır.” buyurdu.

7/A’RÂF-25: Kâle fîhâ tahyevne ve fîhâ temûtûne ve minhâ tuhrecûn(tuhrecûne).
Allahû Tealâ: “Sizler (sınanmak gayesinde) bir müddet artık orada yaşayacak ve orada öleceksiniz ve sonra oradan tekrar (ahirete) “tahric edileceksiniz.” (yaşlanmayan hamein mesnun salsalin bedeninize tekrar tahric edileceksiniz) buyurdu.

7/A’RÂF-26: Yâ benî âdeme kad enzelnâ aleykum libâsen yuvârî sev’âtikum ve rîşâ(rîşâen) ve libâsut takvâ zâlike hayr(hayrun), zâlike min âyâtillâhi leallehum yezzekkerûn(yezzekkerûne).
Ey Âdemoğulları! Sizlere yeryüzünde size ayıp yerlerinizi gizleyip örtecek elbise ve süslenecek şeyler ve (Allah’a aracısız iman, teslim ve tevekkül etmek demek olan) takva elbisesini indirdik. Ki; Bu sizler için en hayırlı olanıdır. İşte bu takvaya icabet ki; Allah’ın hükm-ü âyetlerindendir. (farz olan muhkem ayetlerindendir) Umulur ki böylece onlar tezekkür ederler.

7/A’RÂF-27: Yâ benî âdeme lâ yeftinennekumuş şeytânu kemâ ahrece ebeveykum minel cenneti yenziu anhumâ libâsehumâ li yuriyehumâ sev’âtihimâ innehu yerâkum huve ve kabîluhu min haysu lâ terevnehum innâ cealneş şeyâtîne evliyâe lillezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Ey Âdemoğulları! Şeytan, sizin ebeveyninizi (cennetteki ortak atanızı/Adem ve eşini), onların ayıp yerlerinin görünmesi için elbiselerini soyarak kandırıp, onları cennetten kovdurduğu gibi sakın sizleri de yeryüzünde (Allah’a ve hükümlerine/ Zikre itaatsızlıkla kandırıp) aynı fitneye düşürmesin. Muhakkak ki; o ve onun kabilesi, yeryüzünde sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Muhakkak ki; Biz şeytanları mü’min olmayan o kafirlerin dostları kıldık.

7/A’RÂF-28: Ve izâ faalû fâhişeten kâlû vecednâ aleyhâ âbâenâ vallâhu emerenâ bihâ kul innallâhe lâ ye’muru bil fahşâ(fahşâi), e tekûlûne alâllâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
(İşte bu yüzden şeytanın dostları) Kötü (çirkin) bir şey yaptıkları zaman: “Biz Babalarımızı onun üzerinde bulduk (atalarımızdan beri süregelen çok tanrılı şirk inançlarına tabi olduk) ve onu (batıl şirk inançlarımızı ) bize Allah emretti.” dediler. (Onlara şöyle) de: “Muhakkak ki; Allah, kullarına fahşayı (insanın hayrına olmayan şeyleri ve nefsani çirkinlikleri ) emretmez. Allah’a bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?”

7/A’RÂF-29: Kul emere rabbî bil kıst(kısti) ve ekîmû vucûhekum inde kulli mescidin ved’ûhu muhlisîne lehud dîn(dîne), kemâ bedeekum teûdûn(teûdûne).
De ki: “Rabbim, adaletle davranmanızı ve bütün mescidlerde tüm varlığınızla aracısız ve yalnızca Allah’a yönelmenizi buyurdu. Ve dînde ihlâsla O’na (aracıların sahte ilahlarını reddederek aracısız bir halde sadece Allah’a) dua edin. Çünkü unutmayın ki; Sizi yarattığı o yere (ahirete), tekrar O’nun yargı makamına dönecaksiniz.”

7/A’RÂF-30: Ferîkan hadâ ve ferîkan hakka aleyhimud dalâletu, innehumuttehazûş şeyâtîne evliyâe min dûnillâhi ve yahsebûne ennehum muhtedûn(muhtedûne).
Ve (Geçmişte, Sınamak için yeryüzüne gönderdiklerimizin) Bir kısmı (Zikr’e tabi olup Allah’a takva ile yönelenler ) hidayete erdi ve fakat (Bkz Araf suresi 101 küfür İmanını tercih ettikleri için ardından kalplerine ekkinet mühürü vurduğumuz o kafir) çoğunluğun üzerine dalâlet hak oldu. Muhakkak ki o dalalette olanlar, Allah’tan başka o şeytanları (Araf suresi 60 mutrafiler açıklamasına Bkz: Aziz Allah’ın af mağfiret şefaat hidayet vb gibi uluhiyet yetkileriyle insanları korkutup Allah’ın otoritesi üzerinden hükümler çıkaran mutrafileri ve onların çıkar payandası olan din adamlarını) dostlar edindiler. Ve oysa onlar da (Bkz İsra suresi 57 Zumer suresi 3 emanilerden iman dilenen Mekkeli müşrikler gibi) kendilerinin hidayette olduklarını zannediyorlardı.

7/A’RÂF-31: Yâ benî âdeme huzû zînetekum inde kulli mescidin ve kulû veşrebû ve lâ tusrifû, innehu lâ yuhıbbul musrifîn(musrifîne).
Ey Âdemoğulları! Bütün mescidlerde temiz pak giyinerek ziynetlerinizi (temiz selamlık dış giysilerinizi) alınız. Yeyiniz ve içiniz. Ve ancak israf etmeyiniz. Muhakkak ki O, müsrifleri sevmez.

7/A’RÂF-32: Kul men harreme zînetallâhilletî ahrece li ibâdihî vet tayyibâti miner rızk(rızkı), kul hiye lillezîne âmenû fîl hayâtid dunyâ hâlisaten yevmel kıyâmeh(kıyâmeti), kezâlike nufassılul âyâti li kavmin ya’lemûn(ya’lemûne).
De ki: “Kulları için çıkardığı Allah’ın ziynetini ve rızıktan temiz (helâl) olanını kim haram etti. O, dünya hayatında âmenû olanlar (Allah’a ve hükümlerine aracısız iman ve teslim olanlar) için haram değildir. Ve kıyâmet gününde de ( cennette güzel giysiler ve ziynetler) özellikle sadece âmenû olanlara aittir.” Böylece bilen bir kavim için âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.

Hz Musa (A.S)’ın ardından ve tarih boyu gönderilen tüm Resul’lere muhalefetle yahudi müşrikler tarafından {bkz; Bakara suresi 100,101} Tahrifatlarla değiştirilmiş olan Tevrat, içeriğine ‘kasıtla yapılan eklemeler” yüzünden toplam 40 kitap haline getirilmiştir ve içeriğine kasıtla, bir insanın asla ezberinde tutamayacağı onbinlerce haram ve helal yerleştirdikleri için böylece halkı, “her konuda ve her daim” din adamlarının bilgisine ve danışmanlığına mecbur bırakmışlardır. Ve {Bkz; Âl-i İmran suresi 93} Hükmün sahibi Hakim Allah kullarına haram kılmadığı halde; Müşrik İsrailoğullarının, yiyecekler üzerinde kendi hevalarına göre kasıtla çeşitli haramlar koymuş oldukları ve Allah’ın emriyle uydurdukları bu keyfi haramları kaldırmak isterken, yahudi müşriklerin, Hz İsa (A.S)’a da büyük bir muhalefetle direndikleri {Bkz; Ali İmran suresi 50} ayetinde açıklanmaktadır. Araf suresi 32. ayetinde muktesim müşriklerin yiyecekler üzerinde koymuş oldukları keyfi haramlar hatırlatılırken, aynı zamanda kitap “ziynet eşyaları” üzerinde tilavet edilmektedir.

7/A’RÂF-33: Kul innemâ harreme rabbiyel fevâhişe mâ zahere minhâ ve mâ batane vel isme vel bagye bi gayril hakkı ve en tuşrikû billâhi mâ lem yunezzil bihî sultânen ve en tekûlû alallâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
De ki: “Rabbim size, sadece günah olan fuhuşun açık ve gizlisini ve ona bir delil indirilmemişken, (böyle bir şey söylemediği halde aracıların uydurduğu haram helal yalanlarıyla) haksız yere zulmederek, (Tek hüküm koyucu olan) Allah’a (koyduğunuz hükümlerle) şirk koşmamanızı ve bilmediğiniz şeyleri Allah’a (zan ile/Allah’a iftira ederek/uydurma hükümlerle) söylemenizi haram kıldı.”

7/A’RÂF-34: Ve li kulli ummetin ecel(ecelun), fe izâ câe eceluhum lâ yeste’hırûne sâaten ve lâ yestakdimûn(yestakdimûne).
Bütün ümmetler için bir ecel (yeryüzünde bir sınanma süresi/ tayin edilmiş zaman dilimi) vardır. Onların ecelleri geldiği zaman ne bir saat ileri, ne bir saat geri alınmaz

7/A’RÂF-35: Yâ benî âdeme immâ ye’tiyennekum rusulun minkum yekussûne aleykum âyâtî fe menittekâ ve asleha fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Ey Âdemoğulları! Sizin içinizden, size âyetlerimi anlatan resûller geldiği zaman, bundan sonra kim (Allah’a) takva sahibi olur ve (Allah’ın Kitabı Zikr/Kuran ile) nefsini ıslâh ederse artık onlara korku yoktur. Ve onlar mahzun olmazlar.

7/A’RÂF-36: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ ulâike ashabun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Ve ayetlerimize karşı kibirlenerek ayetlerimizi yalanlayan kimseler ki; işte onlar ateş ehlidirler ve onlar, orada (cehennemde) devamlı kalıcıdır.

7/A’RÂF-37: Fe men azlemu mimmenifterâ alallâhi keziben ev kezzebe bi âyâtih(âyâtihi) ulâike yenâluhum nasîbuhum minel kitâb(kitâbi), hattâ izâ câethum rusulunâ yeteveffevnehum kâlû eyne mâ kuntum ted’ûne min dûnillâh(dûnillâhi) kâlû dallû annâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(kâfirîne).
Allah’a karşı yalanla iftira edenden veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim (var)dır? Kitab ile uyarılmış olan o (iftiracı) müfterilere resûllerimiz (olan ölüm melekleri) nasiplerini ulaştırmak üzere kendilerine geldiği zaman, onları vefat ettirirler(ken) şöyle derler: “Allah’tan başka dua etmiş olduğunuz şeyler (aracı kimseler) şimdi nerede?” (Onlar da): “Bizden saptılar (yardımcı olacaklarını şefaat edeceklerini söyledikleri halde şimdi yardım etmediler ).” derler. Ve böylece kendilerinin kâfir olduklarını, (acı bir hakikat üzerinde) kendi şahitlikleriyle yaşayarak işte böyle itiraf ederler.

7/A’RÂF-38: Kâledhulû fî umemin kad halet min kablikum minel cinni vel insi fîn nâr(nâri), kullemâ dehalet ummetun leanet uhtehâ, hattâ izeddârekû fîhâ cemîân kâlet uhrâhum li ûlâhum rabbenâ hâulâi edallûnâ fe âtihim azâben di’fen minen nâr(nâri) kâle li kullin di’fun ve lâkin lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
(Allahû Tealâ) buyurur ki: “ O halde, Sizden önce geçmişte (yaşamış) olan, ve şimdi ateşte bulunan insan ve cin topluluğuna sizler de katılın. Her ümmet, (sınanma süresi bitmiş ve canları alınmış olan diğerlerine dahil olduğu zaman) hepsi orada ard arda toplanınca, (sapmalarına sebep olan) kardeşlerine lânet ederler. Sonrakiler, (sonraki nesiller) kendilerini saptıran önceki nesiller/müşrik ataları ve aracıları için: “Rabbimiz, bizi dalâlette bırakanlar işte bunlar, artık onlara ateşten iki kat azap ver.” derler.(Allahu Tealâ) şöyle buyurur: “Herkes için iki kat azap vardır. Fakat siz bu hakikatı yeryüzündeyken kabul etmediniz.”

7/A’RÂF-39: Ve kâlet ûlâhum li uhrâhum fe mâ kâne lekum aleynâ min fadlin fe zûkûl azâbe bimâ kuntum teksibûn(teksibûne).
Ve onların evvel yaşamış ataları, sonrakiler için: “Sizin bizden bir farkınız ve üstünlüğünüz yok. Kazanmış olduğunuz şeyler (günahlar) sebebiyle o halde siz de azabı tadın.” derler.

7/A’RÂF-40: İnnellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ lâ tufettehu lehum ebvâbus semâi ve lâ yedhulûnel cennete hattâ yelicel cemelu fî semmil hiyât(hiyâti) ve kezâlike neczîl mucrimîn(mucrimîne).
Muhakkak ki yeryüzünde âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara karşı kibirlenenler; onlara gök kapıları (Bkz; Meryem suresi 68~72 Hesap İzin gününde herkesin toplandığı ve yargılandığı o Araf meydanından, Allah’ın izni ile sadece müminler için Cennete açılan o kapılar) onlara açılmaz. Deve iğne deliğinden geçmedikçe onlar asla cennete giremezler. Mücrimleri (suçluları) işte Biz böyle cezalandırırız.
(Araf meydanında yaşanacak olanlar aşağıda devam eden ayetlerinde detaylandırılacak Bkz; Araf 44-52)

7/A’RÂF-41: Lehum min cehenneme mihâdun ve min fevkıhim gavaş(gavaşın) ve kezâlike neczîz zâlimîn(zâlimîne).
Onlar için cehennemde (ateşten) bir döşek ve üzerlerinde(ateşten) örtüler vardır. Ve zalimleri işte böyle cezalandırırız.

7/A’RÂF-42: Vellezîne âmenû ve amilus sâlihâti lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ulâike ashâbul cenneh(cenneti), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Âmenû olanlar (Allah’a ve hükümlerine aracısız iman ve teslim olanlar ) ve (Allah’ı razı etmek için) salih amel işleyenler bilmelidir ki; Biz kimseyi gücünden başka bir şeyle sorumlu tutmayız. (Kapasitesinin potansiyelinin üzerinde mükellefiyet yüklemeyiz./Hastalar engelliler Ayet-i hükümlerini uygulayamayacak kadar aciz olanlar için ameller üzerinde bir mükellefiyet yoktur) İşte onlar (amenü olup Allah’ı razı etmek için salih amellerde bulunanlar) cennet ehlidirler, onlar orada ebedî kalanlardır.

7/A’RÂF-43: Ve neza’nâ mâ fî sudûrihim min gıllin tecrî min tahtihimul enhâr(enhâru), ve kâlûl hamdu lillâhillezî hedânâ li hâzâ ve mâ kunnâ li nehtediye levlâ en hedânallâh(hedânallâhu), lekad câet rusulu rabbinâ bil hakk(hakkı), ve nûdû en tilkumul cennetu ûristumûhâ bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Böylece Onların (amenü olup Allah’ın rızasına yöneldikleri için) göğüslerinde, afetlerine sebep olacak ne varsa çekip aldık. Cennette onların altlarından nehirler akar. “Bizi buna hidayet eden Allah’a hamdolsun. Allah’ın, bizi hidayete erdirmesi olmasaydı, biz şimdi burada hidayete erenlerden olamazdık. Andolsun ki; Rabbimizin resûlleri bize (yeryüzünde) hak ile (bize mutlak hakikatları açıklayan Zikr/Kur’anla) gelmiş.” derler. Onlara da; “yeryüzünde yapmış olduklarınızdan dolayı varis kılındığınız cennet işte budur.” diye nida olunur.

7/A’RÂF-44: Ve nâdâ ashâbul cenneti ashâben nâri en kad vecednâ mâ vâadenâ rabbunâ hakka(hakkan) fe hel vecedtum mâ vaade rabbukum hakka(hakkan) kâlû neam fe ezzene muezzinun beynehum en lâ’netullâhi alez zâlimîn(zâlimîne).
Ve (Orada Araf meydanında) cennet ehli, ateş (cehennem) ehline şöyle seslenir. “Biz, Rabbimizin bize vaadettiğini hak olarak bulduk. (Allah’ın Resul’lerinin yeryüzünde vaad ettiklerinin mutlak gerçek olduğunu burada gördük) Siz de, Rabbimizin size (yeryüzünde Zikr/Kuran ayetleriyle) vaadettiğini şimdi burada hak olarak buldunuz mu?” (O zaman onlar da yeryüzündeyken inanmadıkları ahiret hayatını bir gerçek olarak gözleri ile gördükleri için mecburen kabullenerek) “Evet” derler. O zaman onların arasında bir müezzin (münadi, seslenme görevi olan kişi) şöyle seslenir: “Allah’ın lâneti (Yeryüzündeyken İslam’ı ve ahiret hayatını reddeden) tüm zalimlerin üzerine olsun.”

7/A’RÂF-45: Ellezîne yasuddûne an sebîlillâhi ve yebgûnehâ ivecâ(ivecen) ve hum bil âhireti kâfirûn(kâfirûne).
Onlar ki; (Ahirete iman etmeyen İslam dinini reddeden müşrikler yeryüzünde) kulları (Bkz; Bakara suresi 78,79 çok tanrılı atalar dininin uydurulmuş ilahları ve emaniye hükümleri ile) Allah’ın hak yolundan alıkoyarlar. Ve onun (Kulların hidayet yolunun) eğri olmasını isterler. Ve onlar ki ahireti inkâr edenlerdir.

7/A’RÂF-46: Ve beynehumâ hicâb(hicâbun) ve alel a’râfi ricâlun ya’rifûne kullen bi sîmâhum ve nâdev ashâbel cenneti en selâmun aleykum lem yedhulûhâ ve hum yatmeûn(yatmeûne).
Ve orada onların (müşriklerle amenü olanların) aralarında bir perde ve A’rafın tepelerinde onların hepsini simalarından (yüzlerinden) tanıyan adamlar vardır. Henüz oraya (cennete) dahil olmamış ama ümit eden cennet ehline: “Selâmlanmak (selâmet) şimdi sizin üzerinize olsun!” diye nida ederler.

7/A’RÂF-47: Ve izâ surifet ebsâruhum tilkâe ashâbin nâri kâlû rabbenâ lâ tec’alnâ mealkavmiz zâlimîn(zâlimîne).
Onların (Araf ehli görevlilerinin) bakışları ateş (cehennem) ehlinin tarafına çevrilince: (Müşrikler;) “Rabbimiz, bizi zalim kavim ile beraber kılma.” diye korkuyla yalvarırlar.

7/A’RÂF-48: Ve nâdâ ashâbul’a’râfi ricâlen ya’rifunehum bi sîmâhum kâlû mâ agnâ ankum cem’ukum ve mâ kuntum testekbirûn(testekbirûne).
Ve onları (suçluları/günahkarları) yüzlerinden tanıyan A’raf ehli adamlar, onlara seslenerek şöyle derler: “Sizin yeryüzünde (aracılara ve aracılık kurumuna aldanarak amel olarak) topladıklarınız ve kibirlenmiş olduğunuz şeyler, (şefaat edeceği sandığınız/umduğunuz aracılar ve sahte ilahları) bakın şimdi size bir fayda vermedi.”

7/A’RÂF-49: E hâulâillezîne aksemtum lâ yenâluhumullâhu bi rahmeh(rahmetin) udhulûl cennete lâ havfun aleykum ve lâ entum tahzenûn(tahzenûne).
(Cehennemliklere şöyle sorulur): “Aracılar olmadan “Allah’ın rahmetiyle kimseye ulaşmayacağına dair” dünyadayken yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı?” diyerek amenü olmuş müminleri onlara gösterirler. Ve akabinde müminlere şöyle seslenilir: “Siz cennete girin! Size  artık korku yoktur ve siz artık asla mahzun olmayacaksınız.”

7/A’RÂF-50: Ve nâdâ ashâbun nâri ashâbel cenneti en efîdû aleynâ minel mâi ev mimmâ rezekakumullâh(rezekakumullâhu), kâlû innallâhe harremehumâ alel kâfirîn(kâfirîne).
Ve ateş ehli (cehennemlikler) cennet ehline o anda endişeyle şöyle nida ederler: “Sudan veya Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden bize de aktarın.” (Cennetlikler) şöyle der: “Muhakkak ki; Allah ikisini de siz inkarcı kâfirlere haram etti.”

7/A’RÂF-51: Ellezînettehazû dînehum lehven ve leiben ve garrethumul hayâtud dunyâ, felyevme nensâhum kemâ nesû likâe yevmihim hâzâ ve mâ kânû bi âyâtinâ yechadûn(yechadûne).
Onlar, (sınanmaları gayesinde) bir oyun olarak kurgulanmış (geçici) dünya hayatının onları aldattığı kimselerdir. Böylece onlar (ahiretteki) bu günlerine ulaşacaklarını (yeryüzündeyken) nasıl umursamayıp  unuttularsa ve nasıl âyetlerimizi bile bile inkâr ettilerse, bugün Biz de onları unutuyoruz.

7/A’RÂF-52: Ve lekad ci’nâhum bi kitâbin fassalnâhu alâ ilmin huden ve rahmeten li kavmin yu’minûn(yu’minûne).
Ve andolsun; onlara bir kitap (sınav yükümlülüklerini beyan eden Zikr/Kuran’ı) getirdik ve âmenû olan bir kavim için onu rahmet ve hidayete erdiren bir ilim (kitap) üzerinde ayrı ayrı açıkladık.

7/A’RÂF-53: Hel yanzurûne illâ te’vîleh(te’vîlehu), yevme ye’tî te’vîluhu yekûlullezîne nesûhu min kablu kad câet rusulu rabbinâ bil hakk(hakkı), fe hel lenâ min şufeâe fe yeşfeû lenâ ev nureddu fe na’mele gayrellezî kunnâ na’mel(na’melu), kad hasirû enfusehum ve dalle anhum mâ kânû yefterûn(yefterûne).
Onlar sadece onun tevîline mi ( tevil=bir sözü görünür anlamından çıkarıp başka bir anlam veya gerçek varmış gibi göstermeye çalışmak demektir. bkz: Araf suresi 162 ) bakıyorlar. Onun tevîlinin onlara, (bir hakikat üzerinde/ahirette gerçekleşmiş halde) geldiği gün daha önce  yeryüzündeyken ahireti ve ahirette yargılanmayı unutmuş olanlar: “Rabbimizin resûlleri hak ile gelmiş. Artık bize burada şefaat edecek şefaatçiler (aracılar) var mı ki; bize şefaat etsinler. Veya (şimdi dünyaya) döndürülmüş olsaydık, muhakkak geçmişte yapmış olduklarımızdan başkasını yapardık.” derler. İşte Onlar yeryüzündeyken nefslerini hüsrana uğratanlardır. Ve yeryüzünde uydurdukları şeyler (müşriklerin yalanlar üzerine kurguladıkları batıl uydurma ilahları ve yalanları) ancak ahireti gördüklerinde, bir hakikat üzerinde ve büyük bir pişmanlıkla zihinlerde tevil edilmiş olur.

7/A’RÂF-54: İnne rabbekumullâhullezî halakas semâvâti vel arda fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşı, yugşîl leylen nehâre yatlubuhu hasîsen veş şemse vel kamere ven nucûme musahharâtin bi emrih(emrihi), e lâ lehul halku vel emr(emru), tebârekallâhu rabbulâlemîn(âlemîne).
Semaları ve arzı altı günde yaratan, muhakkak ki sizin Rabbiniz Allah’tır. Sonra onları arşına {bkz; mearic suresi 4 Semaları ve arzı yarattıktan sonra onların sevk ve idaresini melek hızıyla 50 bin yılda ancak ulaşılan Arşı-Ala katına} * istiva etti. Gündüz, onu süratle talep eden (takip eden) gece ile örtülür. Ve güneş ve ay ve yıldızlar O’nun emrine musahhardır. Yaratma ve emir O’nun değil mi? Âlemlerin Rabbi mübarektir, şanı yücedir.

İstiva etmek= Tüm iş ve oluşların Allah’ın otoritesine bağlı olarak, Allah’ın emriyle yürütülmesi ve tedbir edilmesi demektir. Arş-ı İstiva, tezekkür ayetleri için bkz; Fussilet 9,10,11,12 /Bakara 29 / Taha 4,5 / Hadid 4 / Secde 4,5 / Furkan 59 / Rad 2,3 / Yunus 3 / Araf 54

7/A’RÂF-55: Ud’û rabbekum tedarruan ve hufyeh(hufyeten), innehu lâ yuhıbbul mu’tedîn(mu’tedîne).
Rabbinize yalvararak ve gizlice dua edin. Muhakkak ki O, haddi (Allah’ın koyduğu sınırları) aşanları sevmez.

7/A’RÂF-56: Ve lâ tufsidû fîl ardı ba’de ıslâhıhâ ved’ûhu havfen ve tamaâ(tamaân) inne rahmetallâhi karîbun minel muhsinîn(muhsinîne).
Islâh olduktan sonra (Allah’a ve hükümlerine teslim olduktan sonra) yeryüzünde (Allah’a oğullar kızlar isnad edip, o olmayan evlat tanrılar üzerinden sömürü hükümleri çıkararak) fesat çıkarmayın. Allah’a korkarak ve umutla yalvarın. Şüphesiz ki Allah’ın rahmeti muhsinlere yakındır.

Geçmişte tüm çok tanrılı inançlarda; Güneş tanrısı baş tanrı olarak kabul ediliyordu.  Ve yıldızlar; Tanrının dünyayı yönetmek adına muhtelif konularda vekili olarak yetkilendirdiği, kızları veya oğulları varsayılıyordu. Ve İslam haricinde geçmişte varolmuş ulusların tümü yıldızların isimlerine totemleştirdikleri gök tanrı putları üzerinden yıldız ilahlara tapınırlardı. Ve tanrıların/ilahların isteklerini put sahibi anılan “put hizmetkarı” kahinlerden öğrenirlerdi. Bu hakikat Kuran’da Enam suresi 75~83 ve Saffat suresi 83~98 ayetlerinde kıssa edilerek; Hz İbrahim üzerinden detaylı bir şekilde örneklenir. Ve gök Tanrı inançlarına göre (o dönem mesafe ölçer cihazlar henüz olmadığından) gökkubbeyi dünyanın tepesinde yüksek direkler üzerinde kurulu Tanrı’ların yaşadığı düz bir katman olarak tahayyül ederlerdi. Bu yüzden göktanrı inançlarına bir reddiye olarak {bkz;Lokman suresi 10 Rad suresi 2} ayetlerinde  “gökyüzünü direksiz yarattık” vurgusu yapılmıştır. Kuran indiği dönemde de atalarının gök Tanrı inançlarını kitaplarına uyarlamış olan Yahudi müşrikler ise kendi krallarını Tanrının oğlu ve vekili gösterip bu vasıtasıyla tanrının yeryüzünü idare ettiğini halka telkin ederek sömürürlerken; . Hristiyan müşrikler ise Hz İsa’yı diğer gök Tanrı inançlarında olduğu gibi Allah’ın oğlu ilan ederek onun üzerinden ruhbanlık/Kilise vasıtasıyla sömürü hükümleri yazarak halkı soyuyorlardı. Aynı fitne soygunu Arap müşriklerde Güneş Tanrı’sının kızları olarak andıkları Lat Menat ve Uzza üzerinden put sahibi kahinler tarafından gerçekleştiriliyordu. Dolayısıyla göktanrı ilahları üzerinden aldatılan halk Lat Uzza ve Menat olarak isimlendirdileri Allah’ın kızları olarak varsaydıkları, Putlar’ın hidayeti ve şefaatini umarak Allaha dolaylı yöneliyorlardı. Ve Put sahipleri Tanrının insanlardan istediği vergileri harçları miktarıyla halka iletiyordu. Put hizmetkarı aracılar Allah’ın (sözde!) Melek kızlarıyla cinler vasıtasıyla saffat 6~11 ve Hicr 17,18 ayetlerinde bu yalanları reddedildiği halde haberleştiklerini aktarıyordu. Yani halk putlar üzerinden aracılar vasıtasıyla {Bkz Zümer suresi 23 ve 31} şehrin mutrafileri olan elit hakim zenginler tarafından sömürülüyordu. {Detaylar için Bkz Mâide suresi 18 Necm 23 Nahl 55-60 Necm 23 Muminun 91} Aşağıda devam eden ayetlerinde tarihte; Tanrıya evlatlar nisbet edip halkı sömüren (fesat çıkaran) mutrafiler ve akibetleri dönem müşriklerine ibret edilecek.

7/A’RÂF-57: Ve huvellezî yursilur riyâha buşren beyne yedey rahmetih(rahmetihi), hattâ izâ ekallet sehâben sikâle suknâhu li beledin meyyitin fe enzelnâ bihil mâe fe ahrecnâ bihîmin kullissemerât(semerâti), kezâlikenuhricul mevtâ leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Rahmetin önünde müjdeleyici olarak rüzgârları gönderen O’dur. Ağır bulutları yüklendiği zaman onu ölü bir beldeye sevkederiz. Ve de ondan su indiririz. Bu şekilde onunla bütün ürünlerden (bir canlılık) çıkarırız. İşte bu örnekteki gibi ölüleri de (ahiret yaşantısına yeni bir dirilişle) çıkarırız. Umulur ki; Böylece sizler de tezekkür edersiniz.

7/A’RÂF-58: Vel beledut tayyibu yahrucu nebâtuhu bi izni rabbih(rabbihi), vellezî habuse lâ yahrucu illâ nekidâ(nekiden), kezâlike nusarriful âyâti li kavmin yeşkurûn(yeşkurûne).
Ve güzel belde, Rabbinin izniyle nebatı çıkarır. Ve kötü olan ise, faydasız, kıt bitkilerden başka bir şey çıkarmaz. İşte böylece şükreden bir kavim için âyetlerimizi (örneklerle) açıklıyoruz.

7/A’RÂF-59: Lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî fe kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), innî ehâfu aleykum azâbe yevmin azîm(azîmin).
Andolsun, Nuh’u kavmine gönderdik. O zaman şöyle demişti: “Ey kavmim, Allah’a kul olun! Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Muhakkak ki; ben, o büyük günün azabının üzerinize olmasından korkuyorum.”

7/A’RÂF-60: Kâlel meleu min kavmihî innâ le nerâke fî dalâlin mubîn(mubînin).
Kavminin ileri gelenleri: (*kavmin mutrafileri)“Muhakkak ki; biz seni apaçık bir dalâlet içinde görüyoruz.” dediler.

Mutrafiler ve inançları: Tüm çok tanrılı inançlarda ve çok tanrılı inançlardan devşirilmiş Arap veya Hristiyanlık veya Musevilik gibi aracı vekaleti ile Allah’tan başka hükümler koymaya, af ve mağfiret etmeye, kendilerini yetkilendiren şirk inançlarının tümünde, (günümüzde mevcut olan İncil ve Tevratta da) “ahiret hayatı inancı” yoktur. Dolayısıyla ahiret inancı taşımayan tüm inançlarda “bir insan dünyada ne kadar çok mal mülk evlat sahibi ise, Tanrı’nın da onları o nisbette sevdiğine ve mal mülk ile ödüllendirdiğine iman ederlerdi/hala ediyorlar. Oysa İslamda dünya yaşantısı ve dünya nimetleri tanrı sevgisine mukayese edilecek bir yer değildir. Bilakis maddenin aldatıcı bir meta sayıldığı kısa süre kalınan sadece bir sınav süreci hayatıdır. Müşrikler arasında; Mal mülk ve evlat çokluğu ilahlarının bir mükafatı olarak kabul gördüğü için; Müşrik halk da malı ve evladı çok olan kişileri tanrının sevgili kulu olarak görüp o kişilere o ülkenin/şehrin mutrafileri olarak olağanüstü itibar ederlerdi. {Bkz; Sebe suresi 34~39} ayetlerinde açıklandığı üzere; Bu yüzden tüm Müşrik inançlarda zengin varlıklı kişiler daima sözü dinlenip itibar ve itaat edilmesi gereken {bkz; Kalem suresi 14} “tanrının sevgili kul saydığı” “üstün sınıf” olarak kabul görüyordu. Tekasür suresi 1~3 ayetlerinde de vurgulandığı gibi, müşrikler bu çarpık inançla mezarlardaki ölülerini bile sayıp tanrı sevgisine nisbet ederek halk arasında kibirleniyorlardı. Hadid suresi 20~24. Ayetlerinde çokluk yarışıyla kibirlenen müşriklerin bu kibirlenmeleri Allah’ın sevgisine nisbet edilecek bir şey değildir bilakis yeryüzü sınavında bir fitne metasıdır. Bu durum müminleri asla yanıltmasın buyurulmaktadır.  Kehf suresi 32~46 ayetleri arasında iki adam üzerinden örnekler verilerek, tanrı sevgisinin madde/meta ile asla mukayese edilmemesi gerektiği ve mal mülk evlat çokluğunu imtiyazlı bir üstünlük olarak görüp kibirlenen kişilerin akibeti, çarpıcı bir kıssa üzerinde açıklanmıştır.. Ve {bkz Kasas suresi  78~82} ayetleri arasında; Yeryüzünün gelmiş geçmiş en zengin insanlarından sayılan; Karun, kendisine verilen servetin, kendi tanrıları tarafından çok sevildiği için bir ödül olarak verildiğini iddia ediyordu. Ve Aziz Allah Karun kıssasından ve Karun’un akibetinden müminlerin bir ders çıkarması gerektiğini Kasas suresi 78~82 âyetleriyle buyurmaktadır. Karun gibi, kendi ilahlarının sevgisine nisbet ederek mallarının çokluğu ile övünüp Allah’ın İnfak emrine riayet etmeyen ve Kalem suresi 17~33. ayetleri arasında kıssa edilen iki müşrik adamın akibeti de, Karun’un acı ve hazin akibetinin bir benzeridir. Araf suresi 60 Nuh suresi 21. ve Hud suresi 27. Ve Şuara suresi 111. ayetlerinde de vurgulandığı gibi; Mal ve evlat çokluğunu ilahlarının kendilerine bir armağanı olarak görüp Hz Nuh (as) ve İslam’a karşı kibirlenen ve halkı ruhbanlar yardımıyla düzmece ilahların/tanrıların otoritesi üzerinden sömüren “kavmin mutrafilerinin/elit müşriklerin” ve onlara tabi olanların akibetinin de, “helak edilen diğer müşrik kavimlerde olduğu gibi” hüsranla biteceğinin altı çizilmektedir. Nuh (as)’dan sonra ki dönemde yaşamış olan {bkz; Araf suresi 66} “Ad” kavminin ileri gelenleri/kavmin mutrafileri de varlıklarını tanrı sevgisine nisbet ederek şirk hükümleriyle halkı Allah’ın otoritesi üzerinden sömürürlerken; onların ardından Semud kavmi için gönderilmiş olan Salih (as)’ın tüm ikazlarına rağmen, kavmi sömüren {bkz; Araf suresi 75} müşrik mutrafilerin İslam’a karşı ölesiye direnciyle karşılaşmıştır. Onların ardınca gönderilmiş olan {bkz; Araf suresi 88. 90.} Lut ve Medyen kavmi de kavimlerindeki “müşrik elit zümre mutrafiler” tarafından sömürülmüşler ve Allah’ın Resul’leri Lut (as) Ve Şuayb (as)’ a karşı helak edilinceye kadar ölümüne direnmişlerdir. Erken Mısır döneminde Firavunlar kendilerini güneş tanrısının yeryüzündeki sureti olarak gösterirlerdi. Geç Mısır döneminde ise firavunlar kendilerini {bkz: Kasas suresi 38.} ayetinde de vurgulandığı üzere güneş Tanrı’sının oğulları olarak niteleyip {bkz ; Araf suresi 103 ve 127 ve Yunus suresi 88 } ülkenin” ileri gelenleri yani mutrafileri olan elit hakim zümre ile birlikte” nemalandıkları bir fitne üzerinde halkı kullanıp sömürmüşlerdir. Yunus suresi 78 ayetinde vurgulandığı üzere Malı ve mülkü tanrı sevgisine nisbet eden Firavun; Zuhruf suresi 53,54 ayetlerinde de aynı mantıkla; Hz Musa Resul olsaydı onun da tanrısı ona, “benim ellerimdeki gibi bilezikler ve mülk olarak böyle geniş topraklar verirdi” diyerek sömürdüğü halkının önünde Hz Musa’yı küçük düşürmeye çalışmıştır. ve Kuran indiği dönemde; Atalarından devraldıkları göktanrı şirk sömürü düzenini sürdüren ve: { Bkz : Zuhruf suresi 23 Sebe suresi 34,35 } Geçmişte yaşamış tüm müşrik kavimlerde olduğu gibi, “göktanrı inançlarının” “malı evladı çok olan zenginlere verdiği imtiyazı, bir sömürü fitnesi olarak kullanmayı sürdüren “Mekkeli elit hakim zümre {Bkz; Zuhruf suresi 31) karyenin mutrafileri de” sömürü düzenlerini devam ettirebilmek adına {bkz; Zuhruf suresi 57,58} ayetlerinde vurgulandığı üzere Hz Muhammed (S.A.V) nebiyi aynı Firavun’un yaptığı gibi “mal mülk” üzerinden küçümseyerek İslam’a muhalefet ediyorlardı. Bu nedenle müşrik inanç sömürü düzeninin tarih boyu her dönem elebaşılığını yapmış olan, “ülkenin/şehrin mutrafileri” yani o ülkeyi Allah’ın otoritesi üzerinden vergiler koyarak sömüren elit hakim zümrenin “öncelikli” uyarıldığı {bkz: İsra suresi 16} ayetiyle vurgulanmaktadır. Vakıa suresi 45. ayetinde ve Saffat suresi 27~38 ayetleri arasında, hem insanları aldatan mutrafilerin hem de mutrafilere aldanıp onlara tabi olanların sürekli cehennem azabında mahkum tutulacağı açıklanmaktadır.

7/A’RÂF-61: Kâle yâ kavmi leyse bî dalâletun ve lâkinnî resûlun min rabbil âlemîn(âlemîne).
Ey kavmim, ben dalâlette değilim! Ve fakat ben, âlemlerin Rabbinden bir resûlüm.

7/A’RÂF-62: Ubelligukum risâlâti rabbî ve ensahu lekum ve a’lemu minallahi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
Size Rabbimin risalelerini (vahy-i beyanlarını/Zikr’i) tebliğ ediyorum. Ve size nasihat ediyorum (onun hükümleriyle öğüt veriyorum). Ve sizin bilmediğiniz şeyleri ben Allah’tan öğreniyorum.

7/A’RÂF-63: E ve acibtum en câekum zikrun min rabbikum alâ raculin minkum li yunzirekum ve li tettekû ve leallekum turhamûn(turhamûne).
Belki rahmet olunursunuz diye, Sizi uyarması ve takva sahibi olmanız için, Rabbinizden inen Zikr’in içinizden bir adama gelmesine mi şaşırdınız?

7/A’RÂF-64: Fe kezzebûhu fe enceynâhu vellezîne meahu fil fulki ve agraknellezîne kezzebû bi âyâtinâ, innehum kânû kavmen amîn(amîne).
Fakat onu da yalanladılar, bu yüzden onu ve gemide onunla beraber iman etmiş olanları kurtardık. Ve âyetlerimizi yalanlayanları boğduk. Muhakkak ki; onlar artık âmâ (Hakka/İslam’a kör) bir kavim olmuşlardı.

7/A’RÂF-65: Ve ilâ âdin ehâhum hûdâ(hûden), kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), e fe lâ tettekûn(tettekûne).
Ve Ad (kavmine)’a onların kardeşi Hud (A.S) şöyle dedi: “Ey kavmim, Allah’a kul olun! Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Hâlâ takva sahibi olmayacak mısınız?”

7/A’RÂF-66: Kâlelmeleullezîne keferû min kavmihî innâ le nerâke fî sefâhetin ve innâ le nezunnuke minel kâzibîn(kâzibîne).
Onun kavminden, (İslam’ı) inkar eden ileri gelenleri (mutrafiler) şöyle dedi: “Muhakkak ki biz, seni bir sefihliğin (aptallığın) içinde görüyoruz. Ve gerçekten biz, seni kesinlikle yalancılardan olduğunu zannediyoruz.”

7/A’RÂF-67: Kâle yâ kavmi leyse bî sefâhetun ve lâkinnî resûlun min rabbil âlemîn(âlemîne).
(Hz. Hud) şöyle dedi: “Ey kavmim, ben sefih (akılsız) değilim! Ve fakat ben ancak âlemlerin Rabbinden bir resûlüm.”

7/A’RÂF-68: Ubelligukum risâlâti rabbî ve ene lekum nâsıhun emîn(emînun).
Rabbimin risalelerini size tebliğ ediyorum (ulaştırıyorum). Ve ben, emin bir nasihat ediciyim.

7/A’RÂF-69: E ve acibtum en câekum zikrun min rabbikum alâ raculin minkum li yunzirekum, vezkurû iz cealekum hulefâe min ba’di kavmi nûhın ve zâdekum fil halkı bastaten, fezkurû âlâallahi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ve sizi uyarması için sizden (içinizden ölümlü) bir adama Rabbinizden zikir (Allah’ın öğüt ve hükümlerinin) gelmesine mi şaşırdınız? Nuh kavminden sonra sizi halifeler kıldığını (onların yerine şimdi sizi getirdiğini) ve yaratılışta sizin gücünüzü arttırdığını hatırlayın. Artık Allah’ın bu üzerinizdeki ni’metlerini zikredin, umulur ki belki böylece kurtuluşa erersiniz.

Halife = Kelime anlamı olarak, “ardıl” demektir. Kuran’a göre Halife; Bir nesil diğerinin halefi olacak şekilde, yani biri diğerinin yerine geçip, yeryüzünde birbiri ardınca, Allah’ın hükümleri üzerinde sınanıp, Allah’ın hükümlerini sürdüren “birbirlerinin halefleri kılınmış kullar” manasında kullanılmıştır. Günümüzde kullanılan “Halife” kavramı, bir ülkenin başındaki kralın soyundan olan evlatlardan birisinin tahta geçmesi ve yönetimi ele alması demektir. Kuran’da kullanılan halife kavramı ise “birbirinin ardınca gönderilen diğer nesil ya da ardınca İslam’a halef olmuş Resuller” manasında kullanılır. Sâd suresi 26. ayetinde Hz Davud (A.S) için; Hz Musa ve Hz Harun (A.S) ardınca (İslam dininin) halefi olarak; Yeryüzünde İslam dininin tebliği görevini sürdüren Allah’ın Resûlü kılındığı ilan ve ifade edilmektedir. Ayrıca Resuller tebliğ görevlerini sürdürürlerken, İslam’ı kabul etmiş olan kavimlerin başında, (helak edilen kavimlerin haricinde) dönemsel  Ulü’l-emr yetkileriyle görevler de almışlardır. İslam devlet yönetiminin başındaki kişiler, Kuran’da “yönetici/Ulü’l-emr” olarak zikredilir. Kuran’a göre her insan bir diğerinin halefi manasında halifedir. Ya da her Resul bir diğerinin halefi olan Resûl manasında halifedir. Resul’lerin seçilmesi, Allah tarafından takdir görürken; Kullar arasında Allah’ın hükümleriyle hükmedecek olan, ulül-emr tayini, müminlerin seçimleriyle gerçekleşir. Her insan zaten halife olduğu için ; eğer aralarından bir kişi İslam devletini yönetmek için Ulü’l-emr olarak seçilirse, o kişi de yönetici sorumluluğunda Allah’ın hükümlerini sürdürüp, “Allah’ın hükümleriyle yönetme sorumluluğu” üzerinde Allah’a hesap verecek olan bir kuldur. Ve müminler İslam’i yaşantının en iyi şekilde ifa edilebilmesi için {Bkz: Nisa suresi 59} ulü’l-emr’e itaat etmek zorundadır. Ancak; Eğer Halifelerin arasından seçilmiş olan kişi, bir ulü’l-emr olsa dahi, o kişi hükümlerin dışına çıktığı an fasık (dinden çıkmış kafir) damgası yer ve yöneticilik yetkileri düşer. İslam hayatında asıl olan; İster yöneten ister yönetilen olsun, her halife Allah’ın indirdiği ile hükmedip Allah’ın indirdiği ile amel etmek sorumluluğundadır. Allah’ın nezdinde hiçbir cinsiyetin, hiçbir kulun ve hiçbir makamın diğerine üstünlüğü yoktur. {bkz Nahl suresi 60} Âla olma (üstün olma) durumu yalnızca Allah’a ait bir haktır. Ve {Bkz: Hucurat suresi 13} halifeler arasında Üstünlük Allah’a ve hükümlerine karşı doruk itina etmek demek olan “takva” iledir. Ancak birbirlerinin halefi olarak {bkz; Cinn suresi 27,28} Allah’a “bihakkın takva” ile tebliğ görevlerini ifa etmiş olan Resullerin {Bkz Bakara suresi 285} birbirlerine karşı üstünlükleri yoktur. {Halife için detaylı bkz; Fatr suresi 39 Neml suresi 62 Yunus suresi 14, 73 Enam suresi 165, Bakara suresi 30}

7/A’RÂF-70: Kâlû e ci’tenâ li na’budallâhe vahdehu ve nezere mâ kâne ya’budu âbâunâ, fe’tinâ bi mâ teidunâ in kunte mines sâdıkîn(sâdıkîne).
Dediler ki: “Tek bir Allah’a kul olmamız için ve babalarımızın da ibadet ettiği şeyleri terketmemiz için mi bize geldin? Eğer sen sadıklardan isen bize vaadettiğin şeyi (ahireti ve azabını) bize şimdi hemen getir.” (diye alay ederek Resul’e meydan okudular.)

7/A’RÂF-71: Kâle kad vakaa aleykum min rabbikum ricsun ve gadabun, e tucâdilûnenî fî esmâin semmeytumûhâ entum ve âbâukum mâ nezzelallâhu bihâ min sultânin, fentezırû innî meakum minel muntezırîn(muntezırîne).
(Hud A.S bu küstah meydan okuma üzerine) şöyle dedi: “Şimdi artık Rabbinizden üzerinize azap ve öfke vuku bulacaktır”. Allah’ın, haklarında hiçbir delil indirmediği, yalnızca sizin ve babalarınızın uydurduğu birtakım isimler (düzmece tanrılar) hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Öyleyse (başınıza gelecekleri) bekleyin! Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!” dedi.

7/A’RÂF-72: Fe enceynâhu vellezîne meahu bi rahmetin minnâ ve kata’nâ dâbirellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve mâ kânû mu’minîn(mu’minîne).
Bundan sonra onu ve onunla beraber olan (müminleri) katımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ve âyetlerimizi yalanlayan ve mü’min olmayan o kimselerin kökünü kestik (neslini bitirdik).

7/A’RÂF-73: Ve ilâ semûde ehâhum sâlihan kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruhu, kad câetkum beyyinetun min rabbikum hâzihî nâkatullâhi lekum âyeten fe zerûha te’kul fî ardıllâhi ve lâ temessûhâ bi sûin fe ye’huzekum azâbun elîm(elîmun).
Semud’a, (kavmine) onların kardeşi Salih şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kul olun. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Rabbinizden size beyyineleri (Allah’ın beyanları/Zikr) gelmiştir. İşte bu, Allah’ın dişi devesidir. Sizin için (hüküm edilmiş) bir âyettir. Artık onu, Allah’ın arzında (serbest) bırakın yesin, ona kötülükle (kötü niyetle) dokunmayın, yoksa sizi elim bir azap alır (yakalar).”

7/A’RÂF-74: Vezkurû iz cealekum hulefâe min ba’di âdin ve bevveekum fîl ardı tettehızûne min suhûlihâ kusûren ve tenhitûnel cibâle buyûten fezkurû âlâallâhi ve lâ ta’sev fîl ardı mufsidîn(mufsidîne).
Ve Ad (kavmin)den sonra, sizi halifeler kıldığını (onların yerine sınamak gayesinde şimdi sizleri yeryüzüne getirdiğini) hatırlayın. Ve sizi yeryüzünde yerleştirdi. Onun (Allah’ın) ovalarında saraylar ediniyorsunuz ve dağlarında evler oyuyorsunuz. Artık Allah’ın ni’metlerini hatırlayın, müfsidler  olarak (İslam dininin hükümlerini, çok tanrılı din hükümleriyle değiştirmekle fesat çıkaranlar olarak) bozgunculuk yapmayın.

7/A’RÂF-75: Kâlel meleullezînestekberû min kavmihî lillezînestud’ıfû li men âmene minhum e ta’lemûne enne sâlihan murselun min rabbihi kâlû innâ bimâ ursile bihî mu’minûn(mu’minûne).
Onun kavminin ileri gelenlerinden İslam’a karşı kibirlenenler, (kavmin mutrafileri) fakir halktan îmân eden mümin kişilere şöyle dediler: “Salih’in (as) gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğine şüphe etmeden inanıyor musunuz?” (Onlar da): “Muhakkak ki; biz onunla gönderilen şeye (dine) inananlarız.” dediler.

7/A’RÂF-76: Kâlellezînestekberû innâ billezî âmentum bihî kâfirûn(kâfirûne).
(Varlıklarıyla) Kibirlenenler (mutrafiler) ise şöyle dedi: “Muhakkak biz, sizin inandığınız şeyi inkâr edenleriz.”

7/A’RÂF-77: Fe akarûn nâkate ve atev an emri rabbihim ve kâlû yâ sâlihu’tinâ bimâ teidunâ in kunte minel murselîn(murselîne).
Sonra da deveyi kestiler ve böylece Rab’lerinin emrine isyan ettiler. Ve şöyle dediler: “Ya Salih, şâyet sen gönderilen resûllerden isen bize vaadettiğin şeyi (tehdit ederek korkutmaya çalıştığın azabı ) o halde şimdi getir.” dediler.

Aziz ve Celil Allah elçisine karşı direnen fesat içinde batıla yönelmiş olan Semud kavmini fitne üzerinde sınamak adına, bir devenin kendisine ait olduğunu ilan eder. Aslında tüm yeryüzü Malik-el Mülk Allah’ın mülkü olduğu için bu husu da vurgulayarak müşriklerin sahiplendiği otlakta devenin de otlayacağını ve bu yüzden kimsenin dokunmaması gerektiğini ve Kavmin su içtiği Pınar’dan da devenin su içeceğini ve deve su içerken insanların beklemesi gerektiğini ve herkesin devenin su içme hakkına  ve sırasına riayet etmesi gerektiğini bildirir. Aslında bu uyarılar İslam’a dönmedikleri halde kibirlenerek Allah’a meydan okuyan müşriklere İslama dönsünler diye son bir azap uyarısı ve ilanıdır. Buna rağmen  Salih (as)’a inanmayan çok tanrılı müşrikler, başlarına birşey gelmeyeceğini düşünerek ve inanmadıkları Allah’a meydan okumak adına küstahça bile isteye o deveyi kestiler. Buna rağmen  Aziz Allah yine de İslama dönmeleri için onlara son kez üç günlük mühlet verir ve üçüncü günün bitiminden sonra küfürde direnmekten hala vazgeçmedikleri için üzerlerini azapla kaplar ve o beldeyi sanki daha önce orada adeta kimse yaşamamış gibi dümdüz, yerle bir yapar. Tezekkür ayetleri bkz; Şems suresi 12~14  Hud suresi 64 Şuara suresi 155 Kamer suresi 27

7/A’RÂF-78: Fe ehazethumur recfetu fe asbahû fî dârihim câsimîn(câsimîne).
Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı aldı (yakaladı) ve kendi yurtlarında diz üstü (mecburi secdeye çökertilmiş halde) çöküp kaldılar.

7/A’RÂF-79: Fe tevellâ anhum ve kâle yâ kavmi lekad eblagtukum risâlete rabbî ve nesahtu lekum ve lâkin lâ tuhıbbûnen nâsıhîn(nâsıhîne).
O zaman (Salih A.S) onlardan yüz çevirdiğinde şöyle demişti: “Ey kavmim, andolsun ki; Rabbimin risaletini sizlere tebliğ ettim! Ve size nasihat ettim. Fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.”

7/A’RÂF-80: Ve lûtan iz kâle li kavmihî e te’tûnel fâhışete mâ sebekakum bihâ min ehadin minel âlemîn(âlemîne).
Ve Lut (A.S) kavmine şöyle demişti: “Sizden önce geçmiş olan âlemlerden (hiç) birinin yapmadığı fuhşu (kötülüğü) mü getiriyorsunuz ?”

7/A’RÂF-81: İnnekum le te’tûner ricâle şehveten min dûnin nisâi, bel entum kavmun musrifûn(musrifûne).
Gerçekten siz, kadınlardan başka erkeklere de geliyorsunuz. Hayır, siz (yeryüzü sınav fırsat hayatını sapkınlıklara yönelerek harcayıp israf eden) müsrif bir kavimsiniz.

7/A’RÂF-82: Ve mâ kâne cevâbe kavmihî illâ en kâlû ahricûhum min karyetikum, innehum unâsun yetetahherûn(yetetahherûne).
Ve kavminin cevabı: “kendilerini temiz gören bu insanları ülkemizden çıkarın.” demekten başka (bir şey) olmadı.

7/A’RÂF-83: Fe enceynâhu ve ehlehû illemreetehu kânet minel gâbirîn(gâbirîne).
Böylece Biz, onun eşi (hanımı) hariç, onu ve ailesini kurtardık. O, geride kalanlardan (helak edilenlerden) oldu.

7/A’RÂF-84: Ve emtarnâ aleyhim matarâ, fenzur keyfe kâne âkıbetul mucrimîn(mucrimîne).
Ve onların üzerine azap yağmuru yağdırdık. Bak, mücrimlerin (suçluların) akıbeti nasıl oldu. {bkz; Hûd suresi 82,83}

7/A’RÂF-85: Ve ilâ medyene ehâhum şuaybâ kâle yâ kavmi’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruhu kad câetkum beyyinetun min rabbikum fe evfûl keyle vel mîzâne ve lâ tebhasûn nâse eşyâehum ve lâ tufsidû fîl ardı ba’de ıslahıhâ zâlikum hayrun lekum in kuntum mu’minîn(mu’minîne).
Kardeşleri Şuayb; Medyen (kavmine)’e şöyle dedi: “Ey kavmim Allah’a kul olun! O’ndan başka sizin ilâhınız yoktur. Size Rabbinizin beyyineleri (Allah’ın beyanları olan Zikr) gelmiştir. Artık (Allah’ın zikri beyanındaki) ölçü ve tartıya vefa edin. (Allah’ın hükümlerini, nemalandığınız şirk sömürü hükümlerine tevil ederek) İnsanların eşyalarını eksiltmeyin. Yeryüzünde, O’nun ıslâhından sonra (hükümlerini/beyanlarını değiştirerek) fesat çıkarmayın. Şâyet mü’minler iseniz, işte bu sizin için hayırlıdır.”

7/A’RÂF-86: Ve lâ tak’udû bikulli sırâtın tû’ıdûne ve tasuddûne an sebîlillâhi men âmene bihî ve tebgûnehâ ivecen vezkurû iz kuntum kalîlen fe kesserekum vanzurû keyfe kâne âkıbetul mufsidîn(mufsidîne).
(İnsanları) Tehdit ederek her yola oturmayın. Ve O’na âmenû olan kimseleri (Allah’a aracısız iman ve teslim olanları) Allah’ın yolundan (Zikr’den) men etmeyin. Ve siz ki, o sırat-ı mustakim yolda daima bir eğrilik istiyorsunuz. Ve hatırlayın! Siz az idiniz, (kibirlenerek övündüğünüz mal ve evlatlar ile) o sizi çoğalttı. Ve bakın, ardından fesat çıkaranların sonları nasıl oldu.

7/A’RÂF-87: Ve in kâne tâifetun minkum âmenû billezî ursiltu bihî ve tâifetun lem yu’minû fasbirû hattâ yahkumallâhu beynenâ, ve huve hayrul hâkimîn(hâkimîne).
Ve eğer içinizden bir kısmınız (bir grup), benim vasıtamla gönderilmiş hak gerçeğe inanır ve bir kısmınız (diğer bir grup) inanmazsa, o taktirde Allah, aramızda hüküm verinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Dedi.

7/A’RÂF-88: Kâlel meleullezînestekberû min kavmihî le nuhricenneke yâ şuaybu vellezîne âmenû meake min karyetinâ ev le teûdunne fî milletinâ, kâle e ve lev kunnâ kârihîn(kârihîne).
Onun kavminden o kibirlenen kavmin ileri gelenleri (mutrafiler) şöyle dedi(ler): “Ya Şuayb, seni ve seninle beraber âmenû olanları (Allah’a aracısız iman ve teslim olanları) mutlaka ülkemizden çıkaracağız! Ya da siz mutlaka (zorla) bizim milletimize (dînimize) dönersiniz.” (Şuayb A.S): “Şâyet biz bunu kerih (iğrenç tiksindirici) görüyorsak da mı?” dedi.

7/A’RÂF-89: Kadiftereynâ alallâhi keziben in udnâ fî milletikum ba’de iz necceynallâhu minhâ, ve mâ yekûnu lenâ en neûde fîhâ illâ en yeşâallahu rabbunâ, vesia rabbunâ kulle şey’in ilmen, alallâhi tevekkelnâ, rabbeneftah beynenâ ve beyne kavminâ bil hakkı ve ente hayrul fâtihîn(fâtihîne).
“Allah’ın, bizi ondan (çok tanrılı aracılı şirk hükümlerinden) kurtarmasından sonra, sizin milletinize dönersek Allah’a yalanla iftira etmiş oluruz. Ve Rabbimizin dilemesi hariç bizim o inançlara tekrar geri dönmemiz mümkün değil. Rabbimiz ilmiyle herşeyi kuşatmıştır. Biz Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, (müşrik) kavmimiz ile bizim aramızı hak ile (Zikr ile/İslam hükümleriyle) ayır. Sen fethedenlerin en hayırlısısın.” dediler.

7/A’RÂF-90: Ve kâlel meleullezîne keferû min kavmihî le initteba’tum şuayben innekum izen le hâsirûn(hâsirûne).
Kavminden kâfir olanların ileri gelenleri mutrafiler insanlara şöyle dedi(ler): “Eğer, gerçekten Şuayb’a tâbî olursanız, o taktirde siz de mutlaka hüsranda olanlardan olursunuz.”

7/A’RÂF-91: Fe ehazethumur recfetu fe asbehû fî dârihim câsimîn(câsimîne).
Böylece şiddetli bir sarsıntı (hüsran) asıl onları yakaladı. Bunun üzerine kendi yurtlarında diz üstü (Allah’a mecburi bir secdeye) çökertilmiş oldular.

7/A’RÂF-92: Ellezîne kezzebû şuayben ke en lem yagnev fîhâ, ellezîne kezzebû şuayben kânû humul hâsirîn(hâsirîne).
Şuayb (A.S)’ı tekzib edenler (yalanlayanlar) sanki orada eskiden hiç var olmamış gibiydi. (yerle bir oldular) Şuayb (A.S)’ı yalanlayanlar, onlar hüsranda oldular.

7/A’RÂF-93: Fe tevellâ anhum ve kâle yâ kavmi lekad eblagtukum risâlâti rabbî ve nesahtu lekum, fe keyfe âsâ alâ kavmin kâfirîn(kâfirîne).
(Şuayb A.S) da (yaptığı tüm uyarılarının ardından) onlardan yüz çevirerek şöyle demişti: “Andolsun ki; Rabbimin risalelerini (uyarılarını) size tebliğ ettim (ulaştırdım). Ve size nasihat ettim. Artık kâfir bir kavme nasıl (niçin) üzüleyim?”

7/A’RÂF-94: Ve mâ erselnâ fî karyetin min nebiyyin illâ ehaznâ ehlehâ bil be’sâi ved darrâi leallehum yaddarraûn(yaddarraûne).
Ve Biz hangi ülkeye Resul’ler gönderdiysek, (aracıları ve sahte ilahlarını terkedip sadece) Allah’a yalvarıp yakarsınlar diye (Resuller’in tebliği ile bir uyarı olarak) önce halkı darlık ve sıkıntıya uğrattık. (Bkz; Araf suresi 130 örneği gibi)

7/A’RÂF-95: Summe beddelnâ mekânes seyyietil hasenete hattâ afev ve kâlû kad messe âbâenad darrâu ves serrâu fe ehaznâhum bagteten ve hum lâ yeş’urûn(yeş’urûne).
Sonra seyyiatin yerini hasenatla değiştirdik. (Sınanamak için verdiğimiz darlık ve sıkıntıdan sonra tekrar bolluk verdik) Ne zaman ki (tekrar ferahlayıp çoğaldıklarında mutrafiler) şöyle dediler. (Geçmişte) “Bizim Babalarımıza da şiddetli darlık ve ferahlık dokunmuştu. (Diyerek her durumu kendi ilahlarına/kendi inançlarına maledip olanları Allah’ın bir uyarısı/imtihanı olarak kabul etmek istemediler) Bunun üzerine biz de onları da farkına varmadan (helak ederek) aniden aldık.” (Detaylı Bkz: Araf suresi 131)

7/A’RÂF-96: Ve lev enne ehlel kurâ âmenû vettekav le fetahnâ aleyhim berekâtin mines semâi vel ardı ve lâkin kezzebû fe ehaznâhum bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
O ülkenin halkı eğer âmenû olsalardı (Allah’a aracısız iman edip Allah’ın hükümlerine teslim olsalardı) ve takva sahibi olsalardı elbette onlara semadan ve yerden (mal ve evlat üzerinde) bereketler açardık. Fakat onlar (malı ve evladın çokluğunu kendi ilahlarına maledip kibirlenenler) İslam’ı yalanladılar. Böyle bir azabı kendi kendilerine kazandıklarından dolayı onları (helak edip ahiret mekanına) aldık.

7/A’RÂF-97: E fe emine ehlul kurâ en ye’tiyehum be’sunâ beyâten ve hum nâimûn(nâimûne).
Yoksa o ülkelerin halkı şiddetli azabımızın onlara, onlar gece vakti uyurken aniden gelmeyeceğinden emin miydiler?

7/A’RÂF-98: E ve emine ehlul kurâ en ye’tiyehum be’sunâ duhan ve hum yel’abûn (yel’abûne).
Ve o ülkelerin (helak edilen kavimlerin) halkı şiddetli azabımızın onlara, onlar dünya ile oyalanırlarken kuşluk vakti aniden gelmeyeceğinden emin miydiler?

7/A’RÂF-99: E fe eminû mekrallahi, fe lâ ye’menu mekrallahi illel kavmul hâsirûn(hâsirûne).
Allah’ın hilesinden emin miydiler? ( helak edilmelerinden önce Allah’ın verdiği aldatıcı rahatlık ve huzura aldanan ve) böylece hüsranda olan kavim, ancak onlardır. Allah’ın hilesinden (Allah’ın kendilerine azap vermeyeceğinden) kimse emin olamaz.

7/A’RÂF-100: E ve lem yehdi lillezîne yerisûnel arda min ba’di ehlihâ en lev neşâu esabnâhum bi zunûbihim, ve natbeu alâ kulûbihim fe hum lâ yesme’ûn(yesme’ûne).
Ve de onun (o helak edilen ülkenin) halkından sonra, yeryüzüne varis olanları (bir diğer sonraki nesli, gönderdiği Resul’leri ve Zikr’i ile) hidayete erdirmez mi? Eğer dileseydik bir önceki neslin atalarının günahları sebebiyle ardınca yeni gelen nesile de (azabı ve helak edilmeyi) isabet ettirirdik. Ve kalplerinin üstünü (ekkinet mühürü ile) tabederdik de artık onlar da ( uyarılarımızı) asla işitmezlerdi.

7/A’RÂF-101: Tilkel kurâ nakussu aleyke min enbâihâ ve lekad câethum rusuluhum bil beyyinâti fe mâ kânû liyu’minû bi mâ kezzebû min kablu kezâlike yatbaullâhu alâ kulûbil kâfirîn (kâfirîne).
Sana haberlerini anlattığımız ülkeler (helak edilen kavimler) işte bunlar ki; Andolsun onlara, onlar için gönderilmiş resûlleri Allah’ın beyyineleri (Allah’ın kullarına beyanları Zikr ile ) geldiler. Artık daha önceki atalarının (islam’ı) tekzip ettiği gibi ardınca gelen nesil de onlar için gönderilen (Resul’lere) îmân etmediler. Böylece Allah (aracılık kurumuna yönelip küfürde direnen) kâfirlerin kalplerini tabederek mühürledi.

Aziz Allah’ı tek ve yegane otoriteleri olarak kabul etmedikleri gibi; Hakim Allah’ın hükmüne farklı ilahlarla ortak koşan müşriklerin kalplerine; “şirk küfür imanını seçmeleri yüzünden”; Aziz Allah tarafından Kuran’ı anlamalarını ve idrak etmelerini engelleyen, hicab-ı mesture/ algı idrak perdesi/örtüsü zikredilen; “ekkinet mührü” vurulduğunun 41. Sırada indirilen Yasin suresi 9,10. ayetleriyle açıklanması üzerine ve daha sonra 50. sırada indirilen İsra suresi 45,46 ayetlerinde ve 55. sırada indirilen Enam suresinde 25,26. Ayetlerinde ekkinet mührü konusunun detaylandırılarak açıklanmasından sonra, 61. Sırada indirilmiş olan Fussilet suresi 5. ayetinde müşriklerin hicab-ı mesture ekkinet mührü hususuna cevaben dile getirmiş oldukları bahaneler aktarılıyor. Ayrıca hicab-ı mesture vakra perdesi için {bkz;Fussilet suresi 44} Ve 92. sırada indirilmiş olan Bakara suresi 88. ayetinde de müşriklerin aynı bahaneleri Fussilet suresinde olduğu gibi devam ettirdikleri vurgulanıyor. Araf suresi 101. ayetinde vurgulandığı üzere geçmiş dönemlerde yaşamış tüm kavimlerde de, kullar önce İslam’a yani Allah’a aracısız teslim olmaya davet ediliyor. Ve ardından: Küfrü tercih eden istisnasız herkesin kalbine, “ölünceye kadar kişiyi dalalet içinde bırakan” ekkinet mührü vuruluyor.
“36/YÂSÎN-9: Ve (Allah’a aracısız yönelip amenü olmadıkları için/küfür İmanında direndikleri için) onların önlerine ve arkalarına set kılarak böylece onları hakk-i’kat’tan (Allah katından bildirilen/indirilen mutlak gerçekten/Kuran’dan) perdeledik. Artık onlar görmezler.”
36/YÂSÎN-10: Ve onları artık uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir. (Bkz ; İsra suresi 56 Enam suresi 25,26 Küfür İmanını tercih ettikleri için müşriklerin kalplerine vurulmuşekkinet mühürleri yüzünden artık onlar (Zikr’i/Kuran’ı idraka) perdelidirler) Artık Onlar âmenû olamazlar.”
17/İSRÂ-45: Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete inanmayanlar arasına hicab-ı mesture (algı/idrak örtüsü/perdesi) koyduk.
“17/İSRÂ-46: O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine koyduğumuz ekinnet mührü ile onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini (işinde ve hükmünde ortağı yardımcısı aracısı vekili olmadığını) zikrettiğin zaman onlar bu yüzden sana nefretle arkalarını döndüler./dönüyorlar.

7/A’RÂF-102: Ve mâ vecednâ li ekserihim min ahdin, ve in vecednâ ekserehum le fâsikîn(fâsikîne).
Onların ( o kavimlerin) çoğunu (Allah’a olan) ahdlerini (yeminlerini) yerine getirir bulmadık. Ve onların çoğunu gerçekten (küfürde direnen/dinden çıkmış) fasıklar olarak gördük..

7/A’RÂF-103: Summe beasnâ min ba’dihim mûsâ bi âyâtinâ ilâ fir’avne ve melâihi fe zalemû bihâ, fanzur keyfe kâne âkıbetul mufsidîn(mufsidîne).
Bir zaman sonra, onların arkasından, firavuna ve onun (kavminin) ileri gelenlerine (kavmin mutrafilerine) Musa (A.S)’ı âyetlerimizle, (mucizelerimizle) gönderdik (görevlendirdik). Fakat ona da zulmettiler. Bak fesat çıkaranların akibeti nasıl oldu. (Aşağıda Tevrat’ta da yazılı olan müteşabih ayetlerin aslı hakikatı tilavet edilecek)

7/A’RÂF-104: Ve kâle mûsâ yâ fir’avnu innî resûlun min rabbil âlemîn(âlemîne).
Ve Musa (A.S): “Ey firavun! Muhakkak ki; ben “Âlemlerin Rabbinden” bir resûlüm.” dedi.

7/A’RÂF-105: Hakîkun alâ en lâ ekûle alallâhi illel hakk(hakka), kad ci’tukum bi beyyinetin min rabbikum fe ersil maiye benî isrâîl(isrâîle).
Hak olan (gerçek olan) Allah’a karşı Hakk’tan başka bir şey söylemememdir. Size Rabbinizin beyyineleri (beyanları/Zikr) ile geldim. Artık İsrailoğullarını benimle beraber göndereceksiniz. Demişti.

7/A’RÂF-106: Kâle in kunte ci’te bi âyetin fe’ti bihâ in kunte mines sâdikîn(sâdikîne).
(Firavun şöyle) dedi: “Eğer Allah’tan bir (emr-i) âyet getirdinse, (Resul olduğun hususunda doğru söyleyen) sadıklardan isen onu bize hemen göster.” (İspat et)

7/A’RÂF-107: Fe elkâ asâhu fe izâ hiye su’bânun mubîn(mubînun).
Bunun üzerine (Musa A.S) asasını atınca o (asa) açıkça bir yılan oldu.

7/A’RÂF-108: Ve neze’a yedehu fe izâ hiye beydâu lin nâzırîn(nâzırîne).
Ve elini (göğsünden) çekip çıkardığı zaman bakanlar, onun (elinin) beyaz olduğunu (gördüler).

7/A’RÂF-109: Kâlel meleu min kavmi fir’avne inne hâzâ le sâhırun alîm(alîmun).
Firavun kavminden ileri gelenler: (mutrafiler) “Bu gerçekten âlim (çok usta) bir sihirbazdır.” dediler.

7/A’RÂF-110: Yurîdu en yuhricekum min ardıkum, fe mâzâ te’murûn(te’murûne).
(Firavun, Musa (A.S) hakkında kavminin ileri gelenlerine sordu) “Sizi topraklarınızdan çıkarmak istiyor. O halde ne dersiniz (ne yapılmasını istersiniz)?”

7/A’RÂF-111: Kâlû ercih ve ehâhu ve ersil fîl medâini hâşirîn(hâşirîne).
“Onu ve kardeşini geri bırak (beklet)! Ve şehirlere toplayıcılar yolla.” dediler.

7/A’RÂF-112: Ye’tûke bi kulli sâhırin alîm(alîmin).
En iyi sihir bilenlerin hepsini sana getirsinler.

7/A’RÂF-113: Ve câes seharatu fir’avne kâlû inne lenâ le ecren in kunnâ nahnul gâlibîn(gâlibîne).
Ve sihirbazlar firavuna geldiler. “Eğer gâlip gelenler biz olursak muhakkak bize bir ecir (mükâfat) vardır.” diye sordular.

7/A’RÂF-114: Kâle ne’am ve innekum le minel mukarrebîn(mukarrebîne).
(Firavun) şöyle dedi: “Evet siz de mutlaka bana en yakın olanlardan (mutrafilerden olacaksınız).”

7/A’RÂF-115: Kâlû yâ mûsâ immâ en tulkiye ve immâ en nekûne nahnul mulkîn(mulkîne).
“Ya Musa, sen mi (önce) atacaksın (ve de) yoksa biz mi atacağız (atanlar olacağız)?” dediler.

7/A’RÂF-116: Kâle elkû fe lemmâ elkav seharû a’yunen nâsi vesterhebûhum ve câû bi sihrin azîm(azîmin).
(Musa A.S): “Atın!” dedi. (Sihirbazlar asayı) attıkları zaman insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular ve büyük bir sihirle geldiler.

7/A’RÂF-117: Ve evhaynâ ilâ mûsâ en elkı asâke, fe izâ hiye telkafu mâ ye’fikûn(ye’fikûne).
Ve Musa’ya asasını atmasını vahyettik. Attığı zaman o, (onların) uydurdukları (sihirle yaptıkları) şeyleri yuttuğunda.

7/A’RÂF-118: Fe vakaal hakku ve batale mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Böylece hakk ve batıl olan (din) ortaya çıkmış oldu.

7/A’RÂF-119: Fe gulibû hunâlike venkalebû sâgırîn(sâgırîne).
Ve artık yenilerek küçük düşmüş olduklarından.

7/A’RÂF-120: Ve ulkıyes seharatu sâcidîn(sâcidîne).
(Bu mucizeyi Allah’ın gerçekleştirebileceğine kanaat etmiş olan) Sihirbazlar hemen öne atılarak secde ettiler.

7/A’RÂF-121: Kâlû âmennâ bi rabbil âlemîn(âlemîne).
Artık biz de “Âlemlerin Rabbine îmân ettik.” dediler.

7/A’RÂF-122: Rabbi mûsâ ve hârûn(hârûne).
Musa (A.S)’ın ve Harun (A.S)’ın Rabbine.

7/A’RÂF-123: Kâle fir’avnu âmentum bihî kable en âzene lekum, inne hâzâ le mekrun mekertumûhu fîl medîneti li tuhricû minhâ ehlehâ, fe sevfe ta’lemûn(ta’lemûne).
Firavun (sihirbazlara) şöyle dedi: “Benim size izin vermemden önce ona îmân (mı) ettiniz? Muhakkak ki bunlar, onun halkını (köle olarak tutulan İsrailoğullarını) şehirden çıkarmanız için kurduğunuz bir hiledir (tuzaktır). Artık yakında bileceksiniz (öğreneceksiniz).”

7/A’RÂF-124: Le ukattıanne eydiyekum ve erculekum min hilâfin summe le usallibennekum ecmaîn(ecmaîne).
Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı karşılıklı (çapraz) keseceğim. (Tevkif edeceğim) Sonra mutlaka (hepsini) hepinizi asacağım.

7/A’RÂF-125: Kâlû innâ ilâ rabbinâ munkalibûn(munkalibûne).
“Muhakkak biz, artık Rabbimize dönmüş kimseleriz.” dediler.

7/A’RÂF-126: Ve mâ tenkımu minnâ illâ en âmennâ bi âyâti rabbinâ lemmâ câetnâ, rabbenâ efrıg aleynâ sabren ve teveffenâ muslimîn(muslimîne).
Rabbimizin âyetleri bize geldiği zaman, O’na îmân ettik diye sen bizden intikam alıyorsun. Rabbim, bize sabır yağdır ve bizi sana teslim olmuş olarak öldür. (diye dua ettiler)

7/A’RÂF-127: Ve kâlel meleu min kavmi fir’avne e tezeru mûsâ ve kavmehu li yufsidû fìl ardı ve yezereke ve âliheteke, kâle senukattilu ebnâehum ve nestahyî nisâehum ve innâ fevkahum kâhirûn(kâhirûne).
Ve firavunun kavminden ileri gelenler (mutrafiler,) şöyle dedi: “Musa (A.S)’ı ve onun kavmini, yeryüzünde fesat çıkarsınlar ve seni ve ilâhlarını terketsinler diye bırakacak mısın?” (Firavun): “Onların (soylarını kurutmak için) oğullarını keseceğiz (öldüreceğiz) ve kadınlarını sağ (canlı) bırakacağız.” Ve muhakkak ki; biz onların üstünde kahharız (onlara güç kullanacak, tutup yakalayacak kuvvetteyiz).” dediler.

7/A’RÂF-128: Kâle mûsâ li kavmihisteînû billâhi vasbirû, innel arda lillâhi yûrisuhâ men yeşâu min ibâdih(ibâdihî), vel âkıbetu lil muttekîn(muttekîne).
Musa (A.S) kavmine şöyle dedi: “Allah’tan yardım isteyin ve sabredin! Şüphesiz yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona O varis kılar. Ve sonuç (zafer mutlaka) takva sahiplerinindir.”

7/A’RÂF-129: Kâlû ûzînâ min kabli en te’tiyenâ ve min ba’di mâ ci’tenâ, kâle asâ rabbukum en yuhlike aduvvekum ve yestahlifekum fîl ardı fe yanzure keyfe ta’melûn(ta’melûne).
Şöyle dediler: “Sen, bize gelmeden önce de ve bize getirdiğin (hakk dinden) şeyden sonra da bize eziyet edildi, (Hz. Musa da) dedi ki: “Umulur ki; Rabbiniz sizin düşmanınızı helâk eder (yok eder) ve yeryüzünde sizleri halifeler yapar (onların yerine hakim kılar). Böylece ardından sizin de nasıl amel edeceğinize bakar.”

7/A’RÂF-130: Ve lekad ehaznâ âle fir’avne bis sinîne ve naksın mines semerâti leallehum yezzekkerûn(yezzekkerûne).
Ve andolsun ki; firavunun ailesini yıllarca ürünlerden kıtlığa uğrattık. Böylece onlar tezekkür etsinler diye.

7/A’RÂF-131: Fe izâ câethumul hasenetu kâlû lenâ hâzih(hâzihî), ve in tusibhum seyyietun yettayyerû bi mûsâ ve men meah(meahu), e lâ innemâ tâiruhum indallahi ve lâkinne ekserehum lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık onlara bir hasene (rahatlık huzur bolluk) geldiği zaman: (O mutrafiler) “Bu bizim(hakkımız)dır.” dediler. Ve ardından onlara bir kötülük isabet edince de (onu) Musa (A.S) ve beraberindekilerin uğursuzluğu saydılar. Fakat onların uğursuzluğu da (kafirlerin başına bir bela olarak gönderilmiş olan Resul’leri de) Allah tarafından öyle değil mi? Ve lâkin onların çoğu bunu idrak etmiyorlar.

7/A’RÂF-132: Ve kâlû mehmâ te’tinâ bihî min âyetin li tesharenâ bihâ fe mâ nahnu leke bi mu’minîn(mu’minîne).
Ve şöyle dediler: “Onunla bizi büyülemek için bize âyetlerden (mucizelerden) ne getirirsen getir gene de biz sana inanacak değiliz.”

7/A’RÂF-133: Fe erselnâ aleyhimut tûfâne vel cerâde vel kummele ved dafâdia ved deme âyâtin mufassalâtin festekberû ve kânû kavmen mucrimîn(mucrimîne).
Bundan sonra, onların üzerine ayrı ayrı  mucizeler, tufan, çekirge (afeti), bit (afeti), kurbağa (afeti) ve kan gönderdik. Buna rağmen kibirlendiler ve mücrim (günahkâr ve suçlu) bir kavim oldular.

7/A’RÂF-134: Ve lemmâ vakaa aleyhimur riczu kâlû yâ mûsed’u lenâ rabbeke bi mâ ahide indek(indeke), le in keşefte anner ricze le nu’minenne leke ve le nursilenne meake benî isrâîl(isrâîle).
Ve böylece azap üzerlerine geldiği (vuku bulduğu) zaman: “Ya Musa (Allah’ın) seni sahip kıldığı ahid (dini hükümlere/İslam’a bağlılığın) sebebiyle bizim için Rabbine dua et. Eğer bizden azabı kaldırırsan, biz sana mutlaka inanırız ve mutlaka (köle olarak tutulan) İsrailoğulları’nı seninle beraber göndeririz.” dediler.

7/A’RÂF-135: Fe lemmâ keşefnâ anhumur ricze ilâ ecelin hum bâligûhu izâ hum yenkusûn(yenkusûne).
Böylece onlar, o ecele ulaşana kadar onlardan azabı her kaldırdığımız anda, onlar hemen vermiş oldukları sözlerini nakzediyorlardı. (Bkz; Araf suresi 133 tufan, çekirge (afeti), bit (afeti), kurbağa (afeti) ve kan afetini karşısında her defasında söz vermelerinin ardınca afeti üzerlerinden kaldırdığımız zaman kurtuldukları anda hemen verdikleri sözlerinden dönüyorlardı.)

7/A’RÂF-136: Fentekamnâ minhum fe agraknâhum fîl yemmi biennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne).
Âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyle, böylece onlardan intikam aldık ve onları denizde boğduk.

7/A’RÂF-137: Ve evresnel kavmellezîne kânû yustad’afûne meşârikal ardı ve megâribehelletî bâreknâ fîhâ, ve temmet kelimetu rabbikel husnâ alâ benî isrâîle bi mâ saberû, ve demmernâ mâ kâne yasnau fir’avnu ve kavmuhu ve mâ kânû ya’rişûn(ya’rişûne).
Ve zayıf bırakılmış kavmi, (İsrailoğullarını) arzın bereketlendirdiğimiz “doğusuna ve batısına” varis kıldık. Ve İsrailoğullarına sabırlarından dolayı; Rabbinizin güzel sözü (sizi kurtarma sözü) şimdi tamamlandı. Firavunun ve onun kavminin yapmış olduklarını ve kurdukları çardakları (köşkleri, binaları) harap ettik. Dedik.

Tüm çok tanrılı aracılı şirk inançlarında olduğu gibi; Ehli kitap inancına göre ve Musa’nın 5 kitabı anılan eski ahit ve günümüze kadar tahrif edilmiş içeriğini koruyarak gelmiş Tevrat ve İncilde de “İslamda ikinci Alem zikredilen” ahiret hayatı yoktur. Müşriklere göre Dünya Doğudan batıya doğru uzanan tepsi gibi düz bir yerdir. Kendi inançlarına göre dünyanın doğu istikametinde Fırat ve Dicle nehirleri arasında Aden isminde verimli bir bahçe vardır. {Bkz:Tevrat/Tekvin bölüm 2/6~14} Dünyanın batı istikameti ise yaratıcının onları sürgüne gönderdiği topraklardır. Buyruklarına İtaat etmeleri halinde Tanrı onları tekrar “aracı vekil” şefaatı ve hidayetiyle (tabii ki onları sömüren aracıların isteklerini yerine getirmek ve onlara bildirilen vergi bedelleri ödemek koşuluyla) tekrar Aden bahçesine kabul edecektir. Diğer anlamıyla müşrikler için “Doğu” “Fırat ve Dicle arasında olduğu tarif edilen Aden bahçesi” yani onların yeryüzünde olduğunu düşündükleri cennet demekti. Kuran indikten sonra cennet cehennem ve ahiret modeli detaylı olarak açıklandıkça taraftar kaybetmemek adına {bkz;mearic 36) müşrikler de cenneti sahiplenip dünyada doğuda Fırat ve Dicle arasında olduğunu iddia etmeye başladılar. Fırat ve Dicle arasında cennetin olmadığının kaşifler tarafından açıklanmasıyla bu kez İki doğu ve batı var demeye başladılar. Ahiret hayatını inkar etmekle Allah’ın tevbe af yetkilerini yeryüzünde kendi tekelinde tutan ve böylece kendilerini Tanrı’nın vekili olarak gösterip halkı sömüren tüm fitne dönemlerinde halkın algısında cennet’in diğer ismi “doğu” olmuştur. O devirde insanlarının algısında Doğunun ve batının Rabbi demek, insanın kovulduğu cennetin ve insanın cennetten sürgün edildiği toprakların Rabbi demektir.  Ve bu cennet Kuran’a göre müminlerin algısında ikinci alemdedir. Ve insanlar ikinci alemdeki cennetten yeryüzüne sürgün edilmiştir. Çok tanrılı şirk inançlarına göre ve çok tanrılı şirk inançlarına göre tahrif edilip batıla tevil edilmiş Tevrat ve incile göre ise Aden/Cennet “yeryüzünün doğusundadır”  ve insanların sürgün edildiği topraklar ise Fırat ve Dicle’nin batısında kalan dünya toprakları olduğu tarif edilmektedir. Araf suresi 137. ayetinde halkı doğuda cennet var diyerek aldatan müşriklerin iddialarının aksine; İsrailoğulları’nı Firavun’un mezaliminden kurtarıp, arzın (dünyanın) bereketli kaldığımız doğusuna ve batısına varis kıldık. Vurgusu yapılarak, yeryüzünün her iki yönünün de bereketli kılındığı ve yahudilerin yeryüzünde hem doğu hem de batıya istikamet edildikleri açıklanmaktadır. (siyonist) Tevrat’ta, ”yalnızca arzın doğusu ve doğusundaki (Sahte cennet) Aden bahçesi verimli topraklar olarak açıklanırken; Araf suresi 137. Ayetinde “arzın her iki istikametini verimli kaldık” vurgusu yapılmakla “tahrif Tevrat” inancına (tasvirine) ayrıca bir reddiye yapılmaktadır. Önemle altını çizmek gerekirse; Kuran indikten sonra  {bkz; mearic suresi 36} insanların akın akın İslam’a  geçmesiyle müşrikler sömürdükleri kişileri kaybetmemek adına; Ahiret inancı taşımadıkları  ve kitaplarında yazılı olmadığı halde;  “İslam’ın ikinci alemde bulunan” cennetini sahiplenmeye yeltenmişlerdir. Bu yüzden Yahudi ve hristiyan müşriklerden  bkz: Bakara 111 ayetiyle “kitaplarında cennet veya cehennem olduğuna dair kanıt göstermeleri” istenmiştir.

7/A’RÂF-138: Ve câveznâ bi benî israîlel bahre fe etev alâ kavmin ya’kufûne alâ asnâmin lehum, kâlû yâ mûsac’al lenâ ilâhen ke mâ lehum âlihetun, kâle innekum kavmun techelûn(techelûne).
Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik ve sonra (yolda) kendilerinin olan (o kavme özel ilahlara ) putlara tapan başka bir kavimle karşılaştılar. Ve Şöyle dediler: “Ey Musa! Onların ilâhları gibi bize de ilâh yap.” Musa (A.S): (yaşamış olduğunuz bunca yardım ve mucizeye rağmen mi?) “Muhakkak ki siz, cahillik eden bir kavimsiniz.” dedi.

7/A’RÂF-139: İnne hâulâi mutebberun mâ hum fîhi ve bâtılun mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Muhakkak ki; bunlar (bu ilahlar/putlar) onların içinde bulundukları batıl boş şeylerdir.

7/A’RÂF-140: Kâle e gayrallâhi ebgîkum ilâhen ve huve faddalekum alel âlemîn(âlemîne).
“O, sizi âlemlere (İslam olmakla) üstün kılmışken, ben size Allah’tan başka bir ilâh mı isteyeyim?” dedi.

7/A’RÂF-141: Ve iz enceynâkum min âli fir’avne yesûmûnekum sûel azâb(azâbi), yukattilûne ebnâekum ve yestahyûne nisâekum ve fî zâlikum belâun min rabbikum azîm(azîmun).
Ve oysa sizi azaba maruz bırakmış olan firavun ve yandaşlarından Biz kurtarmıştık. Onlar (çıkardıkları hükümle) sadece kadınlarınızı sağ bırakıyor ve oğullarınızı öldürüyorlardı. Ve işte şimdi bunda (bu kafir kavimle karşılaşmamızda; Allah’a şükredecek miyiz yoksa onlar gibi boş batıl İlahlara yönelip küfrü tercih edecek miyiz? diye ) Rabbinizden size büyük bir imtihan var. demişti.

7/A’RÂF-142: Ve vâadnâ mûsâ selâsîne leyleten ve etmemnâhâ bi aşrin fe temme mîkâtu rabbihî erbaîne leyleh(leyleten), ve kâle mûsâ li ahîhi hârûnahlufnî fî kavmî ve aslıh ve lâ tettebi’ sebîlel mufsidîn(mufsidîne).
Musa (A.S)’a (iki taş levhadan oluşan Tevrat’ı vermek için kavmine ayrı geçirecekleri sadece ) otuz gece vaad ettik ve onu (sonradan) on gün ilave ile tamamladık. Böylece onun Rabbinin kararlaştırdığı zaman, kırk geceye tamamlandı. Ve Musa (A.S), (Allah’ın kavme olan emirlerini/Tevrat’ı almak için dağa çıkmadan önce). kardeşi Harun’a şöyle demişti: “Kavmimde bana halef ol (benim yerime vekil olarak sen geç) ve sakın (batıl ile fesat çıkaran) o müfsitlerin yoluna tâbî olma.” ve onları Allah ile ıslah et. (Diye nasihat etti)

7/A’RÂF-143: Ve lemmâ câe mûsâ li mîkâtinâ ve kellemehu rabbuhu kâle rabbi erinî enzur ileyk(ileyke), kâle len terânî ve lakininzur ilel cebeli fe inistekarre mekânehu fe sevfe terânî fe lemmâ tecellâ rabbuhu lil cebeli cealehu dekkan ve harra mûsâ saıkan, fe lemmâ efaka kâle subhâneke tubtu ileyke ve ene evvelul mu’minîn(mu’minîne).
Musa (A.S), tayin ettiğimiz (belirlediğimiz) zamanda gelince, Rabbi onunla (vahiy yoluyla başka bir boyutla dünyayı ayıran bir metafiziksel perde ardından Şura suresi 51) konuştu. (Musa A.S) şöyle dedi: “Rabbim, bana (Kendini) göster, Sana bakayım.” (Allahû Tealâ): “Beni asla göremezsin. Ve fakat dağa bak! O, mekânını kararlı tutabilirse (yerinde durabilirse); o zaman sen, Beni görürsün.” buyurdu. Rabbi, dağa tecelli ettiği zaman (kudreti ile dağa tecelli edince) onu (dağı) paramparça etti. Ve Musa (A.S), bayılarak yere düştü. Sonra ayıldığı zaman: “Sen Sübhan’sın (insan gibi ve insana benzeyen biri değilsin ki seni görebileyim. Seni her tür eksik ve noksan sıfatlardan tenzih ederim. bkz; İhlas suresi). Sana tövbe ederim. Ben, mü’minlerin ilkiyim.” dedi.

7/A’RÂF-144: Kâle yâ mûsâ innîstafeytuke alen nâsi bi risâlâtî ve bi kelâmî fe huz mâ âteytuke ve kun mineş şâkirîn(şâkirîne).
(Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “Ey Musa! Muhakkak ki; Ben, risaletimle ve kelâmımla seni insanların üzerine (Resul) seçtim. Artık (sadece) sana verdiğim şeyleri al. Ve şükredenlerden ol.”

7/A’RÂF-145: Ve ketebnâ lehu fîl elvâhı min kulli şey’in mev’ızaten ve tafsîlen li kulli şey’in fe huzhâ bi kuvvetin ve’mur kavmeke ye’huzû bi ahsenihâ seurîkum dârel fâsikîn(fâsikîne).
Ve Biz, ona (Hz. Musa’ya) levhalarda herşeyden vaaz ederek (öğüt vererek) ve herşeyi tafsil ederek (ayrı ayrı açıklayarak) yazdırdık. Artık onu (vaaz edilen öğütleri/sınanma hükümlerini) öncelikli tut ve onunla kavmine emret. Onlar da Onu, en güzel şekilde uygulasınlar. Yakında onlara (vaaz edilen öğütlere sırtını dönüp batıla sapan inkarcılara) fasıklar yurdunu göstereceğim. Ki;

7/A’RÂF-146: Seasrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hakkı ve in yerev kulle âyetin lâ yu’minu bihâ ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîl(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne).
Yeryüzünde haksız yere kibirlenen o kimseleri, (kalplerine tabedeceğimiz ekkinet mührü ile) âyetlerimizden çevireceğim. Artık ondan sonra onlar; Bütün âyetleri görseler de, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu; mühür onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir.

7/A’RÂF-147: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ ve likâil âhireti habitat a’mâluhum, hel yuczevne illâ mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Ve âyetlerimizi ve ahireti inkâr eden o kimselerin amelleri, heba olur. Ve Onlar, yaptıklarından (küfre sapmanın cezasından) başka bir şeyle mi cezalandırılır?

7/A’RÂF-148: Vettehaze kavmu mûsâ min ba’dihî min huliyyihim iclen ceseden lehu huvâr(huvârun), e lem yerev ennehu lâ yukellimuhum ve lâ yehdîhim sebîlen ittehazûhu ve kânû zâlimîn(zâlimîne).
Musa (A.S)’nın kavmi, ondan sonra (Musa A.S’ın 30 günlüğüne Tur dağına gitmesinin hemen ardınca) onlar hemen, ziynet eşyalarından, ( yeryüzünde İnsanların faydası için yarattığımız) böğüren bir buzağıyı heykelden (yapıp) onu (ilâh) edindiler. Onun, onlarla konuşmadığını ve onları (sırat-ı mustakim) yola hidayet etmediğini görmüyorlar mıydı? (Yolda karşılaştıkları kafirlerin putlarına özendikleri gibi kendilerine Resul’den ayrı geçitecekleri kendilerine Allah tarafından vaadedilen 30 güne bile sabretmeden kendilerini Firavun’un elinden mucizelerle kurtardığımız o nankörler bu kez de hemen) Onu (ilâh) edindiler ve muhakkak ki onlar zalimler oldular. ( Samirinin buzağı fitnesi için Detaylı Bkz; Taha suresi 80~99)

7/A’RÂF-149: Ve lemmâ sukıta fî eydîhim ve reev ennehum kad dallû kâlû le in lem yerhamnâ rabbunâ ve yağfir lenâ le nekûnenne minel hâsirîn(hâsirîne).
Ve (Bkz; 150 Musa A.S dağdan geri döndüğünde kavminin duruma öfkelenip kardeşi Harun’a ve kavmine hışımla çıkıştıktan sonra Musa (AS) tarafından) başları ellerinin arasına (pişmanlıkla) düşürülünce böylece yaptıklarına sonradan pişman oldular ve dalâlete düşmüş olduklarını gördüler: “Eğer Rabbimiz bize merhamet etmez ve bizi mağfiret etmezse, mutlaka biz hüsrana düşenlerden oluruz.” dediler.

7/A’RÂF-150: Ve lemmâ recea mûsâ ilâ kavmihî gadbâne esifen kâle bi’semâ haleftumûnî min ba’dî, e aciltum emre rabbikum, ve elkal elvâha ve ehaze bi re’si ahîhi yecurruhû ileyh(ileyhi), kâlebne umme innel kavmestad’afûnî ve kâdû yaktulûnenî fe lâ tuşmit biyel a’dâe ve lâ tec’alnî meal kavmiz zâlimîn(zâlimîne).
Ve Musa (A.S), (Allahû Tealâ’nın huzurundan) üzüntülü ve öfkeli olarak döndüğü zaman (Bkz; Taha suresi-85 Allahû Tealâ, Hz Musa henüz dağda iken kavminin saptığını söylemişti). Onlara şöyle dedi: (Ey Harun)“Benden sonra (benim yokluğumda vekilim olarak) bana ne kötü halef oldunuz. Rabbinizin (30 günlük vaad) emrine çok acele miydi de beklemediniz?” Ve elindeki (ahid) levhaları bıraktı. Kardeşinin başını tuttu. Onu (hışımla öfkeyle) kendine doğru çekiyorken, (Harun A.S) şöyle dedi: “Ey annem oğlu! Muhakkak ki; (bu) kavim, (senin yokluğunda) beni zayıf (güçsüz) buldu. Neredeyse beni öldürüyorlardı. Artık benimle (bana böyle davranarak), düşmanlarımızın yüzlerini güldürme (sevindirme) ve (sanki ben de onlar la beraber buzağı ilahını istemişim gibi) beni o, zalim kavim ile beraber kılma.”

7/A’RÂF-151: Kâle rabbıgfirlî ve li ahî ve edhilnâ fî rahmetike ve ente erhamur râhımîn(râhımîne).
(Musa A.S) şöyle dedi: “Rabbim, beni ve kardeşimi mağfiret et ve bizi rahmetinin içine al (dahil et).Ve Sen, rahmet edenlerin en çok rahmet edenisin.” Demişti.

7/A’RÂF-152: İnnellezînettehazûl ıcle seyenâluhum gadabun min rabbihim ve zilletun fîl hayâtid dunyâ, ve kezâlike neczîl mufterîn(mufterîne).
Muhakkak ki; buzağıyı (otorite/ilah) edinen kimseler, Rab’lerinden bir gazaba ve dünya hayatında bir zillete uğrayacaklar. Ve işte, iftira edenleri (herkesi Allah’ın bir sünneti olarak) biz böyle cezalandırırız.

7/A’RÂF-153: Vellezîne amilûs seyyiâti summe tâbû min ba’dihâ ve âmenû inne rabbeke min ba’dihâ le gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve o seyyiatı (Allah’a itaatsizliği) işleyenler, sonra da ondan tövbe ettiler ve tekrar âmenû oldular (ise) muhakkak ki; senin Rabbin, ondan (âmenû olduktan) sonra elbette Gafur (günahları sevaba çeviren)dur ve Rahîm (Müminlere rahmet gönderen)dir.

7/A’RÂF-154: Ve lemmâ sekete an mûsel gadabu ehazel elvâh(elvâha), ve fî nushatihâ huden ve rahmetun lillezîne hum li rabbihim yerhebûn(yerhebûne).
Ve Musa (A.S)’nın öfkesi yatışınca levhaları (Tevrat’ı)  aldı. Onun ( iki taş levhanın) nüshalarında hidayet vardır. Ve o, (nüshalar) Rab’lerinden korkan kimseler için bir rahmetti.

7/A’RÂF-155: Vahtâra mûsâ kavmehu seb’îne raculen li mîkâtinâ, fe lemmâ ehazet humur recfetu kâle rabbi lev şi’te ehlektehum min kablu ve iyyâye, e tuhlikunâ bi mâ feales sufehâu minnâ, in hiye illâ fitnetuk(fitnetuke), tudıllu bihâ men teşâu ve tehdî men teşâu ente veliyyunâ fâgfirlenâ verhamnâ ve ente hayrûl gâfirîn(gâfirîne).
Ve Musa (A.S), Bizim belirlediğimiz buluşma zamanımız için kavminden yetmiş adam seçti. (Allah’ı çok tanrılı şirk inançlarının tanrıları gibi insana benzeterek ve onca mucizeye ve rağmen ve Musa (A.S) inanmak için onlar da, Allah’ı görmek için diretince ve ardından Rahman Allah kudreti ile dağa tecelli edince Araf 143) onları şiddetli bir sarsıntı yakaladı ve Musa şöyle dedi: “Rabbim, şâyet dileseydin daha önce onları ve beni helâk ederdin. İçimizden bazı sefihlerin (akılsızların) yaptıklarından dolayı, bizi helâk mı edeceksin? O ancak Senin bir imtihanındır. Onunla dilediğini dalâlette bırakırsın ve dilediğini hidayete erdirirsin. Sen, bizim dostumuzsun. Artık bizi mağfiret et ve bize rahmet (merhamet) et. Sen, mağfiret edenlerin en hayırlısısın.”

7/A’RÂF-156: Vektub lenâ fî hâzihid dunyâ haseneten ve fîl âhıreti innâ hudnâ ileyk(ileyke), kâle azâbî usîbu bihî men eşâu ve rahmetî vesiat kulle şey’(şey’in), fe se ektubuhâ lillezîne yettekûne ve yu’tûnez zekâte vellezîne hum bi âyâtinâ yu’minûn(yu’minûne).
Bizim için bu dünyada da bir iyilik yaz, ahirette de. “Çünkü biz sana varan doğru yola (aracısız İslam’a) yöneldik.” Allah, şöyle dedi: Azabım var ya, dilediğim kimseyi ona uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kapsamıştır. Onu, bana karşı gelmekten sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.

7/A’RÂF-157: Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî yecidûnehu mektûben indehum fît tevrâti vel incîli ye’muruhum bil ma’rûfi ve yenhâhum anil munkeri ve yuhıllu lehumut tayyibâti ve yuharrimu aleyhimul habâise ve yedau anhum ısrahum vel aglâlelletî kânet aleyhim, fellezîne âmenû bihî ve azzerûhu ve nasarûhu vettebeûn nûrellezî unzile meahu ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Onlar ki, yanlarına (gönderilmiş Resul’leri de tasdik eden tahrif edilmemiş içinde Allah’ın indirdiği hak hükmü barındıran hakiki) Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları ümmî, nebî, resûle tâbî olurlar. (O Resul’ler) Onlar ma’ruf ile (Zikr/Kuran ile) emreder, onları münkerden ( batıldan) nehyeder ve onlara tayyib olanları (Kuran’ın/Allah’ın helal kıldıklarını), helâl kılar. Habis olanları (Aracıların koydukları helal ve haramları), onlara haram kılar. Ve onların, ağırlıklarını ( üzerlerindeki günah yüklerini böylece) kaldırır. Ve üzerlerindeki zincirleri,kaldırır. Artık kim ki, O’na (geçmişte gönderilmiş Allah’ın indirdiği bozulmamış hükümlere ve o hak hükümleri insanlara bildiren Resullere ) îmân ettilerse ve O’na saygı gösterdilerse ve O’na yardım ettilerse ve O’nunla beraber indirilen Nur’a (indirilen gerçek hükümlere/Zikr’e/Kur’ân-ı Kerim’e) tâbî oldularsa. İşte onlar, felâha erenlerdir.

7/A’RÂF-158: Kul yâ eyyuhen nâsu innî resûlullâhi ileykum cemîanillezî lehu mulkus semâvâti vel ard(ardı), lâ ilâhe illâ huve yuhyî ve yumît(yumîtu), fe âminû billâhi ve resûlihin nebiyyil ummiyyillezî yu’minu billâhi ve kelimâtihî vettebiûhu leallekum tehtedûn(tehtedûne).
De ki: “Ey insanlar! Muhakkak ki; ben, hepinize (gönderilen) Allah’ın resûlüyüm. O ki; semaların ve arzın mülkü, O’nundur. O’ndan başka ilâh yoktur. O, hayat verir ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve O’nun ümmî, nebî, resûlüne îmân edin ki; O, bir Allah’a ve O’nun kelimelerine (sözlerine) inanır (îmân eder). Ve O’na tâbî olun ki; böylece siz de, hidayete eresiniz.”

7/A’RÂF-159: Ve min kavmi mûsâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî ya’dilûn(ya’dilûne).
Ve Musa (A.S)’ın kavminden bir ümmet vardı. Hakk’a (Allah’ın hükümlerine/Tevrat’a/Zikr’e) hidayet ederler. Ve onunla (Allah’ın hükümleriyle) adaletle hükmederler(di).

7/A’RÂF-160: Ve katta’nâhumusnetey aşrete esbâtan umemâ(umemen), ve evhaynâ ilâ mûsâ izisteskâhu kavmuhu enıdrıb bi asâkel hacer(hacere), fenbeceset minhusnetâ aşrete aynâ(aynen), kad alime kullu unâsin meşrebehum, ve zallelnâ aleyhimul gamame ve enzelnâ aleyhimul menne ves selvâ, kulû min tayyibâti mâ rezaknâkum, ve mâ zâlemûnâ ve lâkin kânû enfusehum yazlimûn(yazlimûne).
Ve onları ümmet olarak on iki sıbt’a ayırdık. Kavmi ondan su istediği zaman, Musa (A.S)’a asasını taşa vurmasını vahyettik. Hemen ondan on iki pınar fışkırdı. Her grup insan, içeceği yeri bildi. Ve onların üzerini bulutla gölgeledik. Ve onlara, kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Sizi rızıklandırdığımız helâl şeylerden yeyin! Dedik. Ve (onlar tekrar küfre saparak nankörlükleriyle), bize zulmetmediler, kendi nefslerine zulmettiler.

7/A’RÂF-161: Ve iz kîle lehumuskunû hâzihil karyete ve kulû minhâ haysu şi’tum ve kûlû hıttatun vedhulûl bâbe succeden nagfir lekum hatîâtikum, senezîdul muhsinîn(muhsinîne).
Ve onlara: “Bu şehirde yerleşin ve ondan dilediğiniz yerden yeyin, af dilediğinizi söyleyin ve kapıdan secde ederek girin.” denilmişti. “Sizin hatalarınızı mağfiret edelim ve muhsinlere daha da arttıralım.”

7/A’RÂF-162: Fe beddelellezîne zalemû minhum kavlen gayrellezî kîle lehum fe erselnâ aleyhim riczen mines semâi bi mâ kânû yazlimûn(yazlimûne).
Böylece onlardan zulmedenler, sözü; (Allah’ın indirdiği buyrukları) onlara söylenenden başka bir sözle değiştirdiler. (İslam dinini çok tanrılı aracılı şirk dinine tevil ettiler. Bkz Araf suresi 53 ) Bunun üzerine, yapmış oldukları zulümler sebebiyle, semadan onların üzerine bir azap gönderdik.

7/A’RÂF-163: Ves’elhum anil karyetilletî kânet hâdıratel bahri iz ya’dûne fîs sebti iz te’tîhim hîtânuhum yevme sebtihim şurre’an ve yevme lâ yesbitune lâ te’tîhim, kezâlike neblûhum bi mâ kânû yefsukûn(yefsukûne).
Ve (Ey Muhammed)! Onlara, Cumartesi yasağı konusunda haddi (Allah’ın koyduğu ölçü yasak sınırlarını) aşan deniz kıyısında bulunan kent halkının durumunu sor. Zira tatil yaptıkları Cumartesi günü balıklar onlara akın akın geliyor, tatil yapmadıkları (diğer) günlerde ise gelmiyorlardı. İşte böylece, fıska düşmüş olduklarından dolayı (kuralları çiğneyip dinden çıkmış oldukları halde (ibret-i mucize ile) onları imtihan ediyorduk.

7/A’RÂF-164: Ve iz kâlet ummetun minhum lime teizûne kavmenillâhu muhlikuhum ev muazzibuhum azâben şedîdâ(şedîden), kâlû ma’zireten ilâ rabbikum ve leallehum yettekûn(yettekûne).
Ve onlardan bir ümmet: (O halde) “Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azapla azap edeceği bir kavme hala niçin öğüt veriyorsunuz?” dedikleri zaman onlar da şöyle dediler: “Rabblerine bir özür beyan edip belki de takva sahibi olurlar.” diye.

7/A’RÂF-165: Fe lemmâ nesû mâ zukkirû bihî enceynellezîne yenhevne anis sûi ve ahaznellezîne zalemû bi azâbin beîsin bi mâ kânû yefsukûn(yefsukûne).
Artık ısrarla öğüt verildikleri şeyi (Zikr’i/Allah’ın hükümlerini) ısrarla unuttukları zaman, biz de sadece o öğüt vererek kötülükten men (nehy) edenleri kurtardık. Ve zulüm edenleri, fıska düşmüş olduklarından dolayı kötü bir azapla aldık.

7/A’RÂF-166: Fe lemmâ atev an mâ nuhû anhu kulnâ lehum kûnû kıredeten hâsiîn(hâsiîne).
Böylece onlar, nehyedildikleri şeyde haddi aşınca, (Allah’ın koyduğu yasakları çiğneyince,) onlara: “Aşağılık maymunlar olun!” dedik.

7/A’RÂF-167: Ve iz teezzene rabbuke le yeb’asenne aleyhim ilâ yevmil kıyâmeti men yesûmuhum sûel azâb(azâbi), inne rabbeke le serîul ıkâbi ve innehu le gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve senin Rabbin kıyâmet gününe kadar, onlara azabın en kötüsünü yapacak kişileri mutlaka göndereceğini önceden bildirmişti. Muhakkak ki senin Rabbin ikabı (cezası) çabuk olandır. Ve gerçekten O, elbette Gafur ve Rahîm’dir.

7/A’RÂF-168: Ve katta’nâhum fîl ardı umemâ(umemen), minhumus sâlihûne ve minhum dûne zâlike ve belevnâhum bil hasenâti ves seyyiâti leallehum yerciûn(yerciûne).
Ve yeryüzünde onları, hasenat ve seyyiat üzerinde imtihan ettik ki; böylece (din gününe,hesap gününe sınandıkları amellerle ) salihler ve Salih olmayanlar olarak iki kısıma ayrılmış olarak dönsünler diye.

7/A’RÂF-169: Fe halefe min ba’dihim halfun verisûl kitâbe ye’huzûne arada hâzel ednâ ve yekûlûne se yugferu lenâ ve in ye’tihim aradun misluhu ye’huzûh(ye’huzûhu), e lem yu’haz aleyhim mîsâkul kitâbi en lâ yekûlû alâllâhi illel hakka ve deresû mâ fîh(fîhî), ved dârul âhıretu hayrun lillezîne yettekûn(yettekûne), e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).
Artık sonraki nesil onlara halef, oldu (sınanmak üzere onların yerine geçti ve). Onlar Kitab’a varis oldular. Ve onların da (çoğunluğu): “Yakında (aracılarımız tarafından) bize mağfiret edilecek (günahlarımız sevaba çevrilecek).” diyerek, bu değersiz dünya malını aldılar. Ve onun gibi bir misli daha dünya malı gelse, onu da alırlardı. Allah’a karşı haktan (Allah’ın indirdiğinden) başka bir şey söylememeleri için onlardan Kitab’ın misaki alınmadı mı? Ve (oysa gönderilen Resuller Allah’ın indirdiği kitabın hükümlerini) O’nun içindekileri, onlara okudular. Muhakkak ki; (Allah’ın davetine icabet edip) Takva sahibi olanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl etmez misiniz?

7/A’RÂF-170: Vellezîne yumessikûne bil kitâbi ve ekâmus salâte innâ lâ nudîu ecrel muslihîn(muslihîne).
Onlar ki; Kitab’a sımsıkı sarılırlar ve namazı ikame ederler. Muhakkak ki Biz de, o salih olanların ecrini zayi etmeyiz.

7/A’RÂF-171: Ve iz netaknel cebele fevkahum ke ennehu zulletun ve zannû ennehu vâkıun bihim, huzû mâ âteynâkum bi kuvvetin vezkurû mâ fîhi leallekum tettekûn(tettekûne).
Ve dağı, bir gölge gibi onların üzerine çekip kaldırdığımız zaman onu, üzerlerine düşecek zannettiler. Size verdiğimiz şeyi, (Zikr’i/Tevrat’ı) öncelikli tutun ve onun içinde olanı (emir ve yasakları), uygulayın. Böylece siz, takva sahibi olursunuz. Demiştik.

7/A’RÂF-172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).
Ve kıyamet günü senin Rabb’inin; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim ki ayetlerimden ayrıldınız ? sorusuna; “Biz (indirilen kitaptan/Zikr hükümlerinden/Resûllerinden) gerçekten gafildik diye mazeret bulunmaması için, hepsi birbirlerinin zürriyetinden olan ardarda gönderdiği elçileri ile Ademoğullarının hepsini ardı sıra birbirlerine yeryüzünde şahit tuttu.

7/A’RÂF-:173: Ev tekûlû innemâ eşreke âbâunâ min kablu ve kunnâ zurriyyeten min ba’dihim, e fe tuhlikunâ bimâ fealel mubtilûn(mubtilûne).
Veya “fakat daha önce babalarımız da şirk koştu ve biz onlardan sonraki nesiliz. Hal böyle iken bâtılla amel edenlerin yaptıklarına uyduğumuzdan dolayı bizi de mi helâk edeceksin?” dersiniz diye.

7/A’RÂF-174: Ve kezâlike nufassılul âyâti ve leallehum yerci’ûn(yerci’ûne).
Ve işte böyle âyetlerimizi ayrı ayrı açıklıyoruz ki; böylece onlar, (din ve hesap gününe itaat amelleriyle mazeretsiz) dönsünler diye.

7/A’RÂF-175: Vetlu aleyhim nebeellezî âteynâhu âyâtinâ fenseleha minhâ fe etbeahuş şeytânu fe kâne minel gâvîn(gâvîne).
Onlara, âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku (anlat). Sonra o, ondan (Allah’ın indirdiği âyetlerden) ayrıldı, ve artık şeytan onu kendisine tâbî kıldı. Ve böylece o zarar görenlerden (azgınlardan) oldu.

7/A’RÂF-176: Ve lev şi’nâ le refa’nâhu bihâ ve lâkinnehû ahlede ilel ardı vettebea hevâh(hevâhu), fe meseluhu ke meselil kelb(kelbi), in tahmil aleyhi yelhes ev tetrukhu yelhes, zâlike meselul kavmillezîne kezzebû bi âyâtinâ, faksusîl kasasa leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne).
Ve şâyet dileseydik onu, âyetlerimizle elbette yükseltirdik. Ve fakat o dünyaya meyletti ve hevasına tâbî oldu. Artık onun (kalbine ekkinet tabedilmiş o kafirin) hali, köpeğin hali gibidir ki; onunla ilgilensen de solur, onu terketsen de solur. Âyetlerimizi yalanlayan kavmin hali işte böyledir. Artık bu örneği anlat, belki böylece onlar da tefekkür ederler.

7/A’RÂF-177: Sâe meselennil kavmullezîne kezzebû bi âyatinâ ve enfusehum kânû yazlimûn(yazlimûne).
Âyetlerimizi yalanlayan kavmin hali ne kötü. Ve (onlar) böylece nefslerine zulmetmiş oldular.

7/A’RÂF-178: Men yehdillâhu fehuvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).
Allah kimi hidayete erdirirse, artık o hidayete ermiştir. Ve (ekkinet mühürü ile) kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır.

7/A’RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).
Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık. Onların kalpleri vardır, fakat onunla fıkıh etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.

7/A’RÂF-180: Ve lillâhil esmâul husnâ fed’uhu bihâ ve zerûllezîne yulhıdûne fî esmâih(esmâihî), se yuczevne mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
En güzel isimler Allah’ındır, artık O’na onunla dua ediniz! Allah’ın isimlerini saptıranları terket! Yapmış oldukları şeyden dolayı yakında cezalandırılacaklar.

Kendi uydurdukları, sahte düzmece ilahlara birtakım isimler takarak hak dini kendi yazdıkları sömürü hükümleriyle batıla tevil eden kişiler kastedilmektedir. Örneğin {bkz Araf suresi 71.} Ve günümüzde kullanılan Tevrat ve İncil kitabında da; tanrı insana benzer ve “yahve” ismini verdikleri tanrılarının yeryüzünde siyon dağında bir konutta ikamet ettiği yazılıdır.

7/A’RÂF-181: Ve mimmen halâknâ ummetun yehdûne bil hakkı ve bihî ya’dilûn(ya’dilûne).
Ve yarattıklarımızdan bir ümmet, insanları daima Hakk’a (Zikre/Kuran’a/Allah’ın hükümlerine) ulaştırırlar ve Allah’ın o adaletiyle (Allah’ın indirdiği hükümleriyle) hüküm ederler.

7/A’RÂF-182: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ se nestedricuhum min haysu lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Âyetlerimizi yalanlayanları, onların derecelerini, bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş azaltacağız (böylece yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız).

7/A’RÂF-183: Ve umlî lehum, inne keydî metîn(metînun)
Ve onlara sağlam kurulmuş tuzakları olan bir mühlet verilmiştir.

7/A’RÂF-184: E ve lem yetefekkerû mâ bi sâhıbihim min cinneh(cinnetin), in huve illâ nezîrun mubîn(mubînun).
Ve onlara ancak apaçık bir nezir (uyarıcı) olanda (Hz Muhammed S.A.V Nebide)  (iftira ettikleri gibi) cinnetten (delilikten) yana bir şey olmadığını hala tefekkür etmezler mi?

7/A’RÂF-185: E ve lem yanzurû fî melekûtis semâvâti vel ardı ve mâ halakallâhu min şey’in ve en asâ en yekûne kadıkterebe eceluhum, fe bi eyyi hadîsin ba’dehu yu’minûn(yu’minûne).
Onlar yerlerin, göklerin hükümranlığına ve Allah’ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olması ihtimaline bakmıyorlar mı? Ondan sonra artık (Kuran’dan başka) hangi söze inanırlar ?

7/A’RÂF-186: Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye leh(lehu), ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne).
Allah kimi (kalb-i suduruna ekkinet tabederek) dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdirecek herhangi bir aracı) yoktur. Ve (Allah) onları azgınlıkları (şirk küfür imanı) içinde öylece şaşkın (bir halde) terkeder.

7/A’RÂF-187: Yes’elûneke anis sâ’ati eyyâne mursâhâ, kul innemâ ilmuhâ inde rabbî, lâ yucellîhâ li vaktihâ illâ huv(huve), sekulet fîs semâvâti vel ard(ardı), lâ te’tîkum illâ bagtete(bagteten), yes’elûneke ke enneke hafiyyun anhâ, kul innemâ ilmuhâ indallâhi ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Sana saati (kıyâmet) ne zaman olacağını (karar kılındığını) soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. Yerlere ve göklere büyük bir ağırlıkla/baskıyla gelecek olan o kıyametin vuku bulmasından sanki sen haberdarmışsın gibi sana soruyorlar. “Onun ilmi yalnızca Allah’ın katındadır.” de. Ve lâkin insanların çoğu bilmezler.

7/A’RÂF-188: Kul lâ emliku li nefsî nef’an ve lâ darran illâ mâşaallâh(mâşaallâhu), ve lev kuntu a’lemul gaybe lesteksertu minel hayri ve mâ messeniyes sûu in ene illâ nezîrun ve beşîrun li kavmin yu’minûn(yu’minûne).
De ki: “Allah’ın dilemesi hariç, ben kendime fayda veya zarar verecek güce malik değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, hayrı mutlaka çoğaltırdım, bana da bir kötülük dokunmazdı. Ben ancak mü’min olan kavim için bir nezir (uyarıcı) ve müjdeleyiciyim.

7/A’RÂF-189: Huvellezî halakakum min nefsin vâhıdetin ve ceale minhâ zevcehâ li yeskune ileyhâ, fe lemmâ tegaşşâhâ hamelet hamlen hafîfen fe merret bihî, fe lemmâ eskalet deavâllâhe rabbehumâ lein âteytenâ sâlihan le nekûnenne mineş şâkirîn(şâkirîne).
Sizi (ilk önce ahirette) bir nefsten yaratan ve onunla sükûn bulmanız için, (aynı mayadan) onun eşini yaratan O’dur. Böylece, yeryüzünde eşi onu (sarılıp) örtünce, hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Artık bir müddet onunla dolaştı. Ağırlaştığı zaman ikisinin Rabbi olan Allah’a (birlikte) dua ettiler: “Eğer bize bir salih (evlât) verirsen mutlaka şükredenlerden oluruz.” dediler.

7/A’RÂF-190: Fe lemmâ âtâhumâ sâlihan cealâ lehu şurakâe fîmâ âtâhumâ, fe teâlâllâhu ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).
O ikisine salih bir (evlât) verdiğimiz zaman ise, o ikisine verdiğimiz evlatlarla (çoğalmış olan bir neslin içinden ölümlü aciz bir kişiyi/ aracıları ya da ruhbanları, Aziz Allah’ın, af, mağfiret, şefaat, hidayet vb gibi uluhiyet yetkileri üzerinde vekiller kılıp, o aracı kimseleri hükmünde) Allah’a ortaklar kıldılar. (hala kılıyorlar). Oysa Allahû Tealâ onların şirk koştuklarından yücedir (Âlî’dir).

7/A’RÂF-191: E yuşrikûne mâ lâ yahluku şey’en ve hum yuhlekûn(yuhlekûne).
Onlar kendileri yaratılıyorlarken, bir şey yaratamayan şeyleri şirk mi koşuyorlar?

7/A’RÂF-192: Ve lâ yestetîûne lehum nasran ve lâ enfusehum yansurûn(yansurûne).
Ve (Şirk koştukları şeyler) asla onlara bir yardıma güç yetiremezler. Ve aslında onlar kendilerine bile yardım edemezler.

7/A’RÂF-193: Ve in ted’ûhum ilel hudâ lâ yettebiûkum, sevâun aleykum e deavtumûhum em entum sâmitûn(sâmitûne).
Ve eğer onları hidayete çağırırsanız (kalplerine ekinnet vurulduğu için) muhakkak size tâbî olmazlar. Onları davet mi ettiniz yoksa siz sessiz mi kaldınız? birdir. (kalplerindeki ekkinet mühürü yüzünden ne yapsanız değişmezler).

7/A’RÂF-194: İnnellezîne ted’ûne min dûnillâhi ıbâdun emsâlukum fed’ûhum felyestecibû lekum in kuntum sâdıkîn(sâdıkîne).
Muhakkak ki; Allah’tan başka dua ettikleriniz de (o Aracılar da) sizler gibi kullardır. Öyleyse onları çağırın. Eğer doğru sözlü iseler, sizin duanıza icabet etsinler (duanızı yerine getirsinler).

7/A’RÂF-195: E lehum erculun yemşûne bihâ, em lehum eydin yabtışûne bihâ, em lehum a’yunun yubsırûne bihâ, em lehum âzânun yesmeûne bihâ, kulid’û şurekâekum summe kîdûni fe lâ tunzırûn(tunzırûne).
Onların, (Aracıların) onlarla ( uydurdukları düzmece ilahlarla) birlikte yürüyen ayakları mı var? Veya onlarla birlikte tutan elleri mi var? Veya onlarla birlikte gören gözleri mi var? Veya onlarla birlikte işiten kulakları mı var? O halde: Söyle onlara O ortaklarını (uydurdukları düzmece ilahlarını) çağırsınlar, sonra yapabiliyorlarsa Allah’a tuzak kursunlar. Böylece (Allah’ın Resul’üne ve müminlere) göz açtırmasınlar.

7/A’RÂF-196: İnne veliyyiyallâhullezî nezzelel kitâbe ve huve yetevelles sâlihîn(sâlihîne).
Muhakkak ki; Benim Velim Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) indiren Allah’tır. Ve muhakkak ki O, yardımlarını sadece salihlere yapar. De!

7/A’RÂF-197: Vellezîne ted’ûne min dûnihî lâ yestetîûne nasrakum ve lâ enfusehum yensurûn(yensurûne).
Oysa, O’ndan başka dua ettiğiniz şeyler (aracılar ve düzmece ilahları) size yardım etmeye muktedir değillerdir ve onlar kendilerine bile yardım edemezler.

7/A’RÂF-198: Ve in ted’ûhum ilel hudâ lâ yesme’û, ve terâhum yenzurûne ileyke ve hum lâ yubsırûn(yubsırûne).
Ve onları eğer hidayete çağırırsanız işitmezler. Onları sana bakar görürsün fakat onlar aslında görmezler.

7/A’RÂF-199: Huzil afve ve’mur bil urfi ve a’rıd anil câhilîn(câhilîne).
Affı ahzet (geçmişte size karşı olsalar da küfür îmânından vazgeçmeleri halinde affı kendine usül edin ) ve irfanla (Kuran ve ölçüsüyle) emret ve (küfürde direnen o) cahillerden yüz çevir.

7/A’RÂF-200: Ve immâ yenzeganneke mineş şeytâni nezgun festeiz billâh(billâhi), innehu semîun alîm(alîmun).
Ve fakat bu esnada şeytandan sana bir dürtü gelirse, (kalbin o an af etmiyorsa) hemen Allah’a sığın. Muhakkak ki O; işitendir, bilendir.

7/A’RÂF-201: İnnellezînettekav izâ messehum tâifun mineş şeytâni tezekkerû fe izâhum mubsırûn(mubsırûne).
Muhakkak ki; takva sahibi kimseler şeytandan onlara gözü bürüyen bir vesvese dokunduğu zaman (Allah’ı) tezekkür ederler. İşte o zaman onlar, basar edenlerdir.

Allah’a sığınanların kalp gözlerinden gışavet perdesi kaldırılıldığı için tezekkür eden takva sahipleri artık basar hassası ile görürler buyurulmaktadır. Bkz: Casiye-23).

7/A’RÂF-202: Ve ihvânuhum yemuddûnehum fîl gayyi summe lâ yuksirûn(yuksirûne).
Ve onların (şeytanların) kardeşleri onları cehenneme sürüklerler. Sonra (bundan) vazgeçmezler.

7/A’RÂF-203: Ve izâ lem te’tihim biâyetin kâlû lev lectebeytehâ, kul innemâ ettebiu mâ yûhâ ileyye min rabbî hâzâ besâiru min rabbikum ve huden ve rahmetun li kavmin yu’minûn (yu’minûne).
Ve Sen onlara, (mutrafi müşriklere) bir âyet getirmeden önce “Onu bizim isteğimize göre düzenleyip toplasan olmaz mıydı?” dediler. (Bkz; Taha suresi 133,134 O dönemin mutrafileri kendi çıkarlarını koruyan ayetlerin gelmesiyle İslam’a tabi olacaklarını söyleyip Hz Muhammed (S.AV) Nebi ile pazarlık yapmaya kalktılar) De ki: “Rabbimden bana ne vahyolunursa ben ancak ona tâbî olurum.” Bu, Rabbinizden size basiretlerdir. (Onun indirdiği hükmüne pazarlıksız itaat etmeniz halinde, ekkinet mühürlerinizin kaldırılıp basar hassalarınızın/kalp gözlerinizin tekrar görmesini sağlayacak olan Allah’ın size lütuf ettiği yardımlarıdır.) Ve (kulları) hidayete erdiren yegane yoldur. Ve mü’min olan (kalbine îmân yazılan) bir kavim için rahmettir.

Araf suresi, iniş sırasına göre 39 sıradadır. Araf suresi tebliği dönemi, mutrafi müşrikler, çığ gibi büyümekte olan İslam karşısında, Allah’ın otoritesi üzerinden sömürdükleri kitleyi artık kaybedecekleri endişesiyle, “Mutrafilerin şirk sömürü düzenini kayıran/koruyan“ ayetler gelmesi hususunda, Allah’ın Resul’ü Hz Muhammed (S.A.V) Nebi ile pazarlıklar etmeye başlamışlardı. Taha suresi ise iniş sırasına göre 45. sıradadır.
Taha suresi 126~134 ayetleri arasında, mutrafilerin o dönem yaptıkları pazarlıklar, örnekler üzerinden daha kapsamlı aktarılmaktadır. Ve Taha suresi ayetlerinde, mutrafi müşriklere cevaben; Allah’ın kullarına indirdiği beyanları/hükümleri {bkz; açıklama Araf suresi 2} her dönem aynı olduğu için, tüm kulların yeryüzünde aynı hükümler üzerinden sınanacağı ve bu durumun asla değişmeyeceği bildirmektedir. Ve Hz Muhammed S.A.V) Nebi’ye ölesiye muhalefet eden, Mekke ve taif eşrafından oluşan mutrafilerin, İslam’a karşı direndikleri için geçmişte helak edilmiş olan müşrik kavimlerin akibetlerine bakıp, “pazarlık etmek yerine ibret almaları” ve ısrar etmeleri halinde ise, aynı duruma kendilerinin de akibet edilecekleri vurgulanmaktadır.

7/A’RÂF-204: Ve izâ kuriel kur’ânu festemiû lehu ve ensıtû leallekum turhamûn(turhamûne).
Ve Size Kur’ân (Zikr) okunduğu zaman artık onu dinleyin! Ve artık susun ısrar etmeyin ki; böylece rahmete kavuşturulursunuz.

7/A’RÂF-205: Vezkur rabbeke fî nefsike tedarruan ve hîfeten ve dûnel cehri minel kavli bil guduvvi vel âsâli ve lâ tekun minel gâfilîn(gâfilîne).
Ve sabah ve akşam vakitlerinde Rabbini kendi kendine, korkarak ve yalvararak, sözün sesli olmayanı ile (içinden kalben) zikret. Ve sakın o gâfillerden olma.

7/A’RÂF-206: İnnellezîne inde rabbike lâ yestekbirûne an ibadetihî ve yusebbihûnehu ve lehu yescudûn(yescudûne). (SECDE ÂYETİ)
Muhakkak ki Allah’ın katında olanlar (yeryüzündeki tüm iş ve oluşları sevk idare ve tedbir eden Allah’ın melekleri), O’na ibadet etmekten kibirlenmezler. Ve yalnızca O’nu tesbih ederler. Ve ancak ve sadece O’na secde ederler